Olgun Kişi – Doğan Cüceloğlu

 Olgun Kişi Verdiği Anlamdan Sorumluluk Alır

 Olaylara otomatikman anlam veriyor ve yorumluyoruz. İki neden insanın anlam verme işleminin farkına varmasını önlüyor:

1- Anlam verme süreci çok hızla gerçekleşiyor

2- Anlam vermede kullandığımız zeminin ayırtında değiliz.

Neden algılama zeminin ayırtında değiliz?

 Çünkü bu zeminleri çocukken farkına varmadan, bilinç dışı öğreniyoruz.

 Çocuk içine doğduğu toplumun dilini ve kültürünü farkına varmadan kendiliğinden öğrenir. İçine doğduğumuz toplumda nasıl konuşulduğunu öğrendiğimiz gibi, o toplumda olaylara nasıl anlam verildiğini, yani toplumun fenomenolojik dilini de öğreniriz.

 Çocukların konuşulan dili öğrenme süreci özellikle 1970 yıllarından bu yana bilimsel çalışma konusu olmuştur. Bu çalışmaların sonunda oluşan bilimsel kanı odur ki, insanoğlu doğuştan, insan olmanın bir gereği olarak konuşmaya programlanmıştır. Çocuk hangi dil grubuna doğmuşsa o dili mükemmel öğrenmektedir.

 Dil öğrenme çalışmalarına paralel olarak çocuk gelişimi üstüne de araştırmalar önem kazanmıştır. Çocuk gelişiminin en önemli yönlerinden biri çocuğun o toplumun anlam verme sisteminin bir parçası haline gelişidir. Psikolojide bu sürece çocuğun toplumsallaşması adı verilmektedir. Toplumsallaşma süreci bireyin çocukluğunda yer alan en önemli süreçtir. O nedenle, insan davranışını açıklamak isteyen düşünür ve bilim insanları toplumsallaşma süreci üzerinde önemle dururlar.

 Aslında toplumsallaşma, çocuğun içine doğduğu kültürün kurallarını öğrenerek o topluma uygun anlam vermeyi ve davranmayı öğrenmesi demektir. Nasıl ki bilgisayar programcıları belirli işlemleri yaptırmak için bilgisayarları programlarlar, bir anlamda, toplum da yeni doğan çocuğu farkına varmadan o topluma uygun davranmak üzere programlamaktadır. Toplumsallaşma, bu programlama sürecinin gelişim psikolojisindeki adıdır.

 Toplumsallaşma süreci yoluyla toplumunda kiminle, nerede, ne zaman, ne konuşacağını ve nasıl konuşacağını çocuk öğrenir. Öğrenilen tek şey konuşma değildir; nasıl davranılacağı, nasıl giyinileceği, kime ne kadar yakında veya uzak durulacağı da öğrenilir. Genel olarak söylersek, insan ilişkilerinin o toplum için önemli olan her boyutu toplumsallaşma döneminde öğrenilir.

 Özet olarak toplumsallaşma süreci aracılığıyla çocuk kendine, ilişkilerine, topluma, genel olarak yaşama, o toplumun bir üyesi olarak nasıl anlam vereceğini öğrenir.

 Olaylara anlam vermedeki benzerlikler toplum üyelerini bir arada tutan, topluluk olarak birlikte yaşamalarını sağlayan, insanları birbirlerine değerli ve anlamlı kılan, bir anlamda o toplum üyelerini toplum olarak işlev görmelerini sağlayan en önemli etkendir. Anlam vermedeki bu benzerliğe o toplumun fenomenolojik dili adını verelim. Bu fenomenolojik dil insanları birbirine bağlayan sanki bir zamktır. Benim fenomenolojik dil dediğim bu olaya Alman filozofu Heidegger kültürün niyetliliği adını verir. Böyle bir niyet birliği olmadan insanların anlamlı bir toplum oluşturması olanaksızdır.

 Farkında Değiliz

 Türkçe’yi mükemmel konuşan birine konuşmasının temelinde yatan gramer kurallarını sorun, söyleyemez.

 Türkçe’yi mükemmel konuşan ile Türkçe’yi hiç konuşamayan iki kişiyi karşılaştırdığınızda, birinin Türkçe’yi konuşmasının diğerinin konuşamamasının altında birinin Türkçe’yi bilmesinin, diğerinin bilmemesinin yattığını görürsünüz.

 Ne demek Türkçe’yi bilmek?

 Türkçe’yi bilmek demek Türkçe’nin cümle kuruluş yapısını (sentaks), söylenişini (fonoloji), anlamlandırılışını (semantik) yöneten kuralları bilmek demektir. Bu kuralların tümüne Türkçe Grameri deriz.

 Demek ki Türkçe’yi mükemmel konuşan bu kuralların tümünü biliyor ki dilini böyle mükemmel konuşabiliyor. Ama, Türkçe’yi mükemmel konuşan kişinin bilgisi bilinç dışı bir bilgidir; o nedenle konuşmasını yöneten kuralları sorun, söyleyemez.

 Ama Türkçe üzerinde çalışmış bir dilbilimci bu kuralların ne olduğunu söyleyebilir.

 Çocuk hiç kimsenin öğretisine gereksinim duymadan çevresinde konuşulan dili öğrenebilmektedir. Ama bir yetişkine yeni bir dil öğretilirken, öğrenilen dilin gramer kurallarını bilen bir öğretmene gereksinim vardır.

 Demek ki gayet rahatlıkla konuştuğumuz kendi dilimizin gramerini bilinç dışı biliyoruz. Onun bilinçli bir bilgi haline getirmemiz için özel olarak çalışmamız gerekiyor.

 İşte biz insanlar kuşun havanın, balığın suyun farkından olmadığı gibi, içinde yaşadığımız kültürün fenomenolojik dilinin gramerinin, başka bir ifadeyle toplumun temel niyetliliğinin farkında değiliz. Farkında olmadan toplumun beklentileri yönünde olaylara anlam verir ve yaşamımızı düzene sokarız.

 Farkında Olmayınca

 Büyürken toplumun bize öğrettiği olaylara bakış tarzının, yani zeminin farkında değiliz ama, o zeminin olaylara verdiği anlamın farkındayız. Dilde de buna benzer bir paralellik vardır; konuşmamızı yöneten kuralların farkında değiliz ama, dediğimiz şeylerin ne anlama geldiğinin farkındayız.

 Başka birisi yanlış söylerse, onun yanlışının hemen farkına varır ve, öyle değil şöyle söylemen gerekir, diye onu düzeltebiliriz. Konuşmasını düzelttiğimiz kişi, neden öyle söylemem gerekiyor, diye sorarsa, bu soruyu yanıtlayamayız; yani gramer kurallarına giderek onun yanlışının temellerini ona gösteremeyiz. Verebileceğimiz en dürüst cevap, Türkler senin gibi konuşmazlar, demekten öteye gidemez.

 Fenomenolojik dilde de aynen bu olmaktadır. Bir kişi olaya “A” anlamını verirken diğeri “B” anlamını verince, birbirlerine hayret, öfke, şaşkınlık, korku gibi duygularla bakmakta ve her ikisi de diğerini göstererek, yanlış görüyorsun demektedir. “A” anlamını veren kalbinin derinliklerinde kendisinin doğru anlamı verdiğini, gerçeğin kendisinin “A” olduğunu hissetmektedir. “B” anlamını veren de kendi kalbinin derinliklerinde gerçeğin “B” den başka bir şey olmadığına inanmaktadır.

 İşte, aynı olayın “A” ve “B” olarak iki farklı algılanışı insanlar arası ilişki sorunlarının temelini oluşturmaktadır. Bu algı farklarının nasıl işlediğini bilmeden insan ilişkilerinde barış ve huzuru sağlamak olanaksızdır.

 “A” ve “B” algı farkları karı koca arasında oluşabilir ve bu farkları ele alış tarzı o evliliğin geleceğini belirleyebilir. İnsanca yaşanan anlamlı, coşkulu ve güçlü bir evlilikle, eşlerden birinin diğerini baskı altında tuttuğu, ezdiği anlamsız, coşkusuz, ruhsuz bir evlilik arasında bir yerde yer alabilir.

 “A” ve “B” algı farkları ana baba çocuk arasında yer alabilir ve bu farkları ele alış tarzı o çocuğun gelişimini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilir.

 “A” ve “B” algı farkları öğretmen öğrenci arasında oluşabilir ve bu farkları ele alış tarzı o eğitimin geliştiren ya da kalıplayan bir eğitim olmasını belirleyebilir.

 “A” ve “B” algı farkları patron çalışan arasında oluşabilir ve bu farkları ele alış tarzı o iş yerindeki yaşamın kalitesini etkiler.

 “A” ve “B” algı farkları iki ulus arasında oluşabilir ve bu farkları ele alış tarzı savaşla ya da barış ve uzlaşmayla sonuçlanabilir.

 Bütün bu sorunlar kendimizin ve karşımızdakinin fenomenolojik dilini bilmemekten, yani algılamalarınızı belirleyen zeminlerin farkında olmayışımızdan kaynaklanmaktadır.

 O nedenle kişiler arasında herhangi bir olayı algılama farkları nedeniyle sürtüşmeler çıktığı zaman kişilere sık sık şu öğüt verilir: “Olaya bir de öbürünün gözüyle bak!” Eğer sürtüşme anne çocuk arasında ise anneye, bir de çocuğunun gözüyle olaya bakması söylenir. Karı koca arasındaki sürtüşmelerde de eşlere, olaya bir de diğerinin gözüyle bakması söylenir.

 Şöyle bir süreç yaşamımızda yer alıyor: zemin algılamamızı belirliyor, biz belirlenen algıyı fark ediyoruz. Örneğin öfkelenecek bir durum olduğunu görüyoruz, ama, neden öfkelenecek bir durum gördük de, o olayı gülünecek bir olay olarak algılamadık, bilmiyoruz. Daha önce söylediğimiz gibi olayın kendisinde anlam yok; o olaya bakış açımıza göre anlam veriyoruz.

 Güneydoğu Anadolu’da kız pastanenin önünde oğlanla konuştu diye namus meselesinden öldürülmeye karar verildiğini gazetelerden defalarca okuduk. Ama biliyoruz ki, aynı yörede, pastane önünde oğlanla konuşmaya bu anlamı vermeyen ve bu kızın öldürülmesine hayıflanan çok insan var. Olay aynı ama verilen anlamlar çok farklı, çünkü olaya bakış tarzları farklı.

 Olaya anlam vermenin altında bizim taşıdığımız algı zeminlerinin yattığını bilmek, bunun farkında olmak, yani kişinin kendi fenomenolojik dilinin gramer kurallarını bilinç dışından bilinçli hale getirmesi, olgun insan olma yönünde atılmış çok önemli bir adımdır. Çünkü, farkında olmadığımız şeyden sorumluluk alamayız ve değiştiremeyiz. Olgun insan algılamalarından ve bu algılamalara anlam veren zeminlerinden sorumluluk almaya başlayan insandır.

 Farkında Olmadığımız Zeminin Tutsağıyız

 Evet, farkında olmadığımız şeyin tutsağıyız. O nedenle kendi zeminlerinin farkında olmayan insanlar özgür değildirler; çünkü onlar değiştiremeyecekleri otomatik algılamaların esiridirler. Toplumu oluşturan birçok insan gibi, şimdi bu yazıyı okuyanlar da, benim de olduğum gibi, kendi algılarımızı yöneten zeminlerin farkında değiliz. Zeminler bilinç dışımızda yer alıyor.

 Beni, belki okurların bir kısmını diğerlerinden ayıran özellik, farkında olmayışımın ayırtında olmamdır. Hiç olmazsa ben, farkında olmadığımın farkındayım. Bu insan gelişiminde çok önemli bir adımdır. Farkında olmadığının farkında olmayan insanlara kültür robotu adını veriyorum.

 Özgür bir insan olma yolunda atılacak ilk adım algılama zeminlerinin farkında olmadığımızın farkına varmaya başlamaktır. Bu ilk adıma uyanış adımı diyebiliriz. Bazıları tüm ömrünü hiç uyanmadan geçirebilir; bazı insanlar uyanırlar ama onun ötesinde bir gelişim gösteremezler. Savaşçı adını verdiğim kişi uyanışını sürekli tutan ve gelişimini yaşam boyu sürdüren kişi olmaktadır. Sürekli gelişim için Savaşçı kitabımda irdelediğim önemli bir bilince ulaşmak gerekiyor; bu bilincin adı gözlemleyen bilinçtir. Gözlemleyen bilincini geliştirmeyen insan, kültür robotu olmaktan kurtularak gerçek özgürlüğünü kazanamaz.

 Sıradan insan toplumsallaşma süreci içinde kazanmış olduğu zeminlerle olaylara anlam verir ve böyle yaparken bir birey olmaktan çok, o toplumun kalıplanmış tipik bir üyesi olarak davranır. Yukarıda da söylediğim gibi o bir kültür robotudur. Bir olaya, kişiye, ilişkiye öfkelenecek bir anlam vermişse o an öfkesinin esiridir ve o durumda o toplumda öfkeli bir insanın ne yapması programlanmışsa onu yapma eğilimi gösterir. Niçin? Çünkü o bir kültür robotudur ve robot o olayı öyle algılamak ve o durumda öyle davranmak üzere programlanmıştır.

 Gelişmiş olgun insan olayı programlandığı gibi algılar ve öfke duygusunu hisseder; çünkü eski alışkanlıklar otomatik olarak kendini gerçekleştirir. Ama, o şimdi uyanmış bir kişidir ve bu duygunun esiri olmaz; “Merhaba öfke, sen hangi zeminden geldin?” sorusunu sorar.

 Bu soruyu sorabilmek büyük bir olgunluk ve farkında olma derecesi gerektirir. Bu soruyu soran kişi, olayı öfkeli algılamaya götüren zeminin esaretinden kurtulur; o zemine taze bir gözle bakma olanağı bulur. İşte eski zeminlere taze bir gözle bakabilme olanağını veren bu yetiye gözlemleyen bilinç adını veriyoruz.

 Yeniden söylemek istiyorum; gözlemleyen bilincini geliştirmeyen bir insan kültür robotudur ve o insanın algılama özgürlüğü yoktur. Algılama özgürlüğü olmayan kültür robotu insanların, insanı insan yapan diğer özgürlükleri geliştirebilmesini olanaksız görüyorum.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 4 Mart 2016

Konu hakkında yorumunuzu yazın