Hamit İçin Bir Yazı

İki genç arkadaş, yemekten gelmişler, matbaanın üst katında, bir odada dinleniyorlar. Biri bir koltuğa oturmuş, ayaklarını da bir sandalyeye uzatmış, dişleri arasında sönmüş bir pipo, haftalık, aylık dergileri karıştırıyor. Öteki, arkadaşının karşısındaki kanepeye uzanmış yatmış, sigarasını içiyor. Bir aralık koltukta oturan, kanepede yatandan sordu:

— Sen Hâmit’i nasıl bulursun? dedi.

— Hangi Hâmit’i?

— Canım “hangi Hâmit”i diye sorulur mu? Abdülhak Hâmit’i.

— Ha… Bilmem. Ben onu hiç okumadım.

— Hiç okumadın mı? Tuhaf! Edebiyatçı da geçinirsin!

— Edebiyatçı geçinmek için Hâmit’i okumak mı lâzım?

— Değil ama olsun. Okumalıydın.

— Okunacak bir Hâmit olsa…

Size edebiyat okutmadılar mı?

— Okuttu zavallılar ama ben okudum mu?

— Niçin? Sen Galatasaray’a gitmedin mi?

— Gittim. Frerlere de gittim. İkisinde de tam biraz okutur gibi oldular, baktım ki ahlâkım bozulacak, çalışmaya başlayacağım, bıraktım çıktım…

— Tuhaf.. Okumamış adama da benzemezsin!

— Benzemem. Bizde okumuşlarla okumamışların farkları azdır.

— Nasıl az?

— Bayağı azdır. Sen okudun, ben okumadım, aramızda ne fark var?

Aramızda fark… Ben bugün bir gazetenin yazı işlerini idare ediyorum. Sen bu işi becerebilir misin?

Aman elmasım, bu da lâkırdı mı? Sen patronu idare ettin, kızını alacaktın, o da seni yazı işleri müdürü yaptı. Biraz daha idare et ortak yapar! Gazete de çıkıyor işte…

—- Hadi canım boş lâf etme, sen başkaları ile boy ölçüş!

— Niçin? Neye seninle boy ölçüşemiyorum?

— Ölçüşemezsin ya!

— Kendini bir denesene! Dil, tarih, edebiyat, felsefe, ne istersen! Var mısın?

— Benimle boy ölçüşme dedim ya.

— Canım ölçüşüyoruz işte… Gel şu Hâmit için birer konferans verelim. Nasıl verebilir misin? — Hazırlanırsam veririm elbette!

— Ben hazırlanmadan veririm.

—- Ver de görelim…

— Veririm, ama sen de verecek misin?

— Vereceğim.

— Söz mü?

— Söz.

— Peki, dinle! Ama yattığım yerden. Senin Hâmit’in için rahatımı bozamam.

— Yattığın yerden olsun.

Dinle: “Sayın dinleyenlerim, bence Hâmit, önce geniş ufuklar, sonsuz derinlikler şairidir. Onunla şiir fezalarda hükümranlık eden bir sihir, bir füsûn, bir mestîdir. Neşidesini okurken, birdenbire bir açılışı, bir derinleşmesi vardır. Kendimizi eski, yıkılmış, çürüyen, ancak hudutsuzca inceleşmiş olan cihanlar ortasında bulursunuz. Meselâ Makber’de; şair bizi benliğimizden sessizce ayırır, duyulan, ancak fasılasızca meçhul kalan ve asırlardan sürünüp gelmiş olan, derin suallerin korkunçlukları içine sürükler. Bu suallere, okuyunuz, lâlnûti bir musiki cevap verecektir. En vahşi, en katı, en haşin hakikatler arasından meleklerin ipek kanatlarının döktüğü bu elhan, bu sihirli sesler, nazlı bir sevgilinin tabutu arkasından sürünüp uzaklaşan ilâhîler gibi ürpertici ve insanları ümitlerinden uzaklaştırıcıdır. İçinde yaşadığınız ümit âlemini değiştiriyorsunuz. Sıra sıra bütün inançlar silinmiş, bütün ilâhîler susmuştur. Şuuraltı derinliklerdesiniz. Renksiz bir sessizlik… Orada Hâmit’i arayınız. Elinizden tutup, ağır ve tehlikeli olan bu sessizliğin ipek tülünü örtecektir. Evet tehlikeli. Çünkü yeni esaslar, yeni bir iman, bir inanç arayacaksınız. Hilkatin hakikatinin saklı olduğu kabre ineceksiniz! Hakikatin baş döndürücü kokusu biraz daha yakından duyulacak. Bu bir sihirbazın işidir. Hâmit bunu hangi beyti, yahut hangi mısraı ile yapmıştır anlayamazsınız. işte bence bu noktada, şair büyüktür!.. Onu okuduktan sonra, en sade ruhta bile, sizi korkunç cehennemlerine çeken bir yapışkan sualin çelik telleri büküldüğünü görürsünüz: Hayat nedir?…”

Bu sözleri bitirince Nihat Sait, başını çevirip arkadaşına baktı.

— Nasıl yeter mi? diye sordu. Ah birkaç beytini bilsem..

— Hiçbir beytini bilmiyor musun?

— Bilmem dedim ya…

Eee, bilmiyorsun da bu tahlili nasıl yapıyorsun?

— Salaklık etme! Bu lâfları sıralamak için bilgi ister mi? Benim söylediklerim sana manalı mı gelmedi? Bayılırım! Bunlar beylik lâflar oğlum; sırala söyle. İstersen öv, göklere çıkar, ister. sen batır, yerin dibine sok. Ben istersem senin Hâmit’ini batırır, tutulacak yerini bırakmam.

— Ne dersin de batırırsın?

— Adam sen de, lâf mı yok…

— Meselâ?

— Meselâ: “Hâmit, derim, evet, edebiyat tarihi yazanlar, onun için de yazacak sözler bulacaklardır; ancak benim bu aç ruhumda hangi sönmez ışığı yakmıştır bilmiyorum! Hangi ölmez heyecanı yaratmıştır? Ben ona neyi borçluyum? Dilimizde mi yaşıyor? Terbiyemiz üzerinde mi bir iz bırakmış? Hudutları aşıp bütün insanlığa mı yeni hakikatler söylemiş? Arkasından bir epopemiz mi kaldı? Nedir? Meselâ Makber… Ne anlıyorsunuz? Ben onu okurken ateşlenemiyorum! Kocaman hesaplı laflar, hesaplı kahramanlar. Soğuk demeye kıyamıyorum… Hâmit ti okurken, bilmediğiniz bir dil konuşan birtakım adamlar arasında kalıyorsunuz. Bu adamları anlamak için boşuna uğraşıyorsunuz. Hâmit, kendilerini ezberletmeyen sözler söylemiş, şiirler yazmış. Hiç de şair olmayan kahramanların sözleri, düzeltilip vezne sokulmuş, kafiyeye bağlanmış! Hiç olmazsa vezinleri tumturaklı, sürükleyip götürücü olsalar… Bununla beraber aziz dinleyicilerim, şair, şairdir. Ben onu anlamıyorum diye, değeri olmadığını söylemek doğru olmaz.. Büyük bir şöhret kolay kazanılmaz. Ben anlamamış olabilirim. Bunun için de sözüme başlarken: “Benim Hâmit’ten nasibim yokmuş” diye başlamalı idim, Hâmit’i anlamak için yazılarını okumam kâfi yelmedi. Yazıları ile onun büyüklüğüne erişemedim. Aramızda bir duygu birliği kurulamadı. Vezinleri beni arkalarından sürükleyemediler. Kahramanları ile tanışamadık. Sevdiklerini sevemedim. Mısraları ancak okumak istedikçe yanıma sokuldular, okunur okunmaz da kaçışıp sayfaların aralarındaki yerlerine saklandılar. Onları Hâmit’in yerleştirdiği köşelerden çıkarıp kendime alıştıramadım. Bu, Hâmit’in eksikliği değil, benim nasipsizliğim olsa gerektir.”

Nihat Sait bunları söyledikten sonra, istifini bozmayarak:

— Daha söyleyeyim mi? diye sordu.

Ben senin Hâmit’i okumadığına, onun için yalan yanlış birtakım şeyler düşündüğüne inanmıyorum. “Okumadım, bilmem” demeyi kendine süs yapmışsın.

— Başkaları da böyle diyorlar. Ben “okumadım, bilmem” dedikçe “Bilirsin, bilirsin. Ağız yapma” diyorlar. Bizim Kantarcıoğlu zavallısı da “Ben okudum, ben bilirim” diye yırtınıyor. “Hadi oradan cahil herif, sen bir şey bilmezsin” diyorlar. Oğlan okudu da, bilir de. Edip geçinenlerin çoğunu çevire çevire okutur da. Ama bahtı yok, kime anlatacaksın… Bak sen bile kafese girmişsin!

— Bırak bu koketlikleri de otur şu Hâmit için bir yazı yaz!

Nihat Sait, arkadaşının bu sözlerini anlamamış gibi sustu, sonra yerinden fırlayıp;

— Ne dedin? Bana mı söylüyorsun? diye sordu.

— Sana ya. Kime olacak!

— E, ne oluyor? Ben Hâmit için yazı mı yazıyorum?

— Yazıyorsun ya. Bunda şaşılacak ne var? Yarın ölümünün yıldönümü. Bir yazı koyacağız. Sen olmasan ben yazacaktım.

— Sen mi yazacaktın? Ulan ne günlere kaldık be…

— Bana bak, ağzını bozma.

Demek bana yaptırdığın denemeler bu yazıyı yazdırmak içindi? Bizim saçmalar puan kazandı desene!.. Parlak doğrusu!

— Ne var, beğenmedin mi?

Nesini beğeneyim? Kayıtsızlığına bakıyorum da. Sağ iken adamcağızı uçurdunuz, göklere çıkardınız, “Şair-i âzam” diye izafetli bir ad da taktınız, şimdi ölümünün yıldönümü gelmiş benim gibi bir herife şişirme yazı yazdırmaya kalkıyorsunuz!

— E, yanlış mı yapıyoruz?

Yanlış ya. Ben Hâmit’i nereden biliyorum da, onun için de yazı yazıyorum?

— “Yazmak için bilmek istemez” diyen, daha şimdi Hâmit için konferans vermeye kalkan sen değil miydin?

— Palavraya imrendin mi? O alaydı oğlum! Sen sahi mi sandın? Yeni şairlerimiz için olursa istediğin kadar yazayım; Hâmit için olmaz.

— Niçin olmuyormuş?

— Olmaz. Belki iyi bir adamdı; niçin yazayım?

— Boş laf etme! Kötülüğünü yazacak değilsin ya!

— Canım, bu adamın bir değeri varsa, okuyucularınız da bunun anıldığını istiyorlarsa, hem Hâmit’e, hem de okuyucularınıza saygı göstersenize! Ne kayıtsız, ne düşük heriflersiniz be!

— İşte gösteriyoruz ya…

— Gösterip de ne yapıyorsunuz? Hâmit’i hiç tanımamış, yazdıklarını da okumamış, benim gibi okuması varsa yazması kıt bir adama yazı yazdırmaya çalışıyorsunuz; bu mu?

— Bu kadarı yetmez mi?

— Yetmez ya. Bu Hâmit’i görmüş, tanımış, okumuş, anlamış adamlar yok mu? Arasanıza, çağırıp konuşsanıza, para verip yazdırsanıza. Ne olur, gazetenizde, bir gün de okunur bir yazı çıksın! Senin o uğursuz patronun hep dalavere düşünüp fesat karıştıracağına biraz da bunları öğrensin!

— A, uzun ettin ama; iki satır yazı istedik bir çuval hezeyan ettin. Unutup hiç yazmasak ne olacak. Ben şimdi Hâmit’i tanıyan adam arayacağım. Gazetecilik bu oğlum, eğri, doğru yazılıp çıkmalı, biz edebiyat yapmıyoruz, gazetecilik ediyoruz. Modern gazetecilik!

— Hay aslanım modern gazeteci! “Biz üşeniriz, hiçbir işi doğru dürüst yapamayız” desene!

— E, ne yapacağız, bir yazı yazdırmak için sokak sokak adam mı arayacağız?

Yahu, şuradan telefonu alıp o aşağıdaki hergelelere “Hâmit’i tanıyan birini bulun, bize bildiklerini yazsın” demek güç bir iş mi?

— Ben buldum işte. Sana “yaz” diyorum, yazmıyorsun! — Yazmıyorum… Kabahat sizde değil sizleri bir adam sanıp da okuyanlarda!

— Bizi adam sandıkları için mi okuyorlar sanıyorsun? Dedikoduyu, ortalığı çamurlaşmayı biraz gevşetelim, görürsün bak, satış ne oluyor!

— Öyledir de Hâmit’i ne karıştırıyorsunuz, basın küfrü gül gibi geçinin!

— Bırak bu lâfları da şu yazıyı çıkar.

— Yahu sen ne lâf anlamaz herifsin. Yazık sana ekilen tuza… “Hâmit’i okumadım, bilmem” diyen adama “Oyle ise otur da Hâmid için bir yazı yaz” denir mi?

— Peki, kimden isteyelim? Bize ne derler?

— Ne derler? Namusunuza mı dokunur?

— Canım bunları lâf diye mi söylüyorsun? Boş yatacağına otur şu yazıyı yaz.

— Yazmam, söyle Muhsin yazsın!

— Bizim Muhsin mi?

— Öyle ya.

— Ne budalasın. Hiç Muhsin yazabilir mi?

— Neden yazamıyormuş? Oğlan şairdir, senden benden de iyisini yazar. Bırak ben yazdırayım, beğenmezsen koymazsın!.

— Olmaz öyle şey!

— Kıskanıyor musun?

— Şu ettiğin lâfa bak. Muhsin’i gazetede ben tutuyorum. Patrona kalsa sepet havasını çoktan çalardı!

— O da senin dalaveren. Oğlan iki dili su gibi bilir. O bakımdan sen kuşsun. Senin ayıbını Muhsin örter. Sen de kaz kafalı patrona istediğin gibi satarsın!

— Ne kötü yürekli herifsin. Bu lâflar Muhsin’in kulağına gidecek, o sersem de kendini bir mal sanacak, ben de tenekeyi kuyruğuna bağlayacağım, senin de keyfin gelecek.

— Adam sen de, Muhsin’e iş mi yok? Oğlan hangi gazeteye gider de sekreterlik edemez?

— Evet onun için kitapçı Hayri, az daha üç bin lira içeri giriyordu!..

— Hayri çingene ise, resimleri çamurla basmaya kalkarsa, bakkal kâğıdı ile dergi çıkarırsa, hocası da sen olursan, ona Muhsin ne yapsın?

— Haydi, bırak artık Muhsin’in kuyruğunu, bırak…

Yazı işleri müdürü, aklına yeni bir şey gelmiş gibi, sözünü kesip biraz durduktan sonra Nihat Sait’e;

— Şey… dedi, sen Hayri’ye borcunu verdin mi?

— Vermedim.

— Edepsiz heriftir. Seni sıkıştırmıyor mu?

— Sıkıştırsın… Yel kayadan ne alır?

— Ben şimdi buradan Hayri’ye telefon etsem, bir ay için olsun seni sıkıştırmaz.

— Hayri benden ne alacak? Bende para pul yok ki!

— Canım o kadar sıkı söyleme. Yazma kitaplar yok mu?

Nihat Sait yattığı yerden doğruldu. Yavaş sesle, sanki kendi kendine söylermiş gibi:

— Vay haydut herifler vay, dedi, ulan kitaplar hiç aklıma gelmemişti. Şu bendeki saflığa bak! Kitapları kaldırırlar mı kaldırırlar. Değil mi bunun aklına geldi!

Biraz durduktan sonra arkadaşına.

— Beni mi korkutuyorsun, dedi, yazmıyorum işte…

Yazı İşleri Müdürü gülümsedi;

— Canım o kadar üzülme dedi, istersen yazarsın. Sen Hayri’nin ne edepsiz olduğunu benden öğrenecek değilsin ya!..

— Bilirim merak etme, bereket versin ki kitaplar aklına şimdi geldi. İkiniz bir olur başıma ne çoraplar örerdiniz. ilâm it beni kurtardı, kitapları ağzından kaçırdın. Hadi kalk ‘bakalım telefonunu et. Hem bak yirmi papelini kaldırırım.

— Telefon ediyoruz ya, papel ne oluyor.

— E, bak sen bilirsin. Ben şimdi eve gider kitapları aşırırım. Siz de hava alırsınız.

—Hele yaz da uyuşuruz!

— Yooo hiç gelemem. Yirmi papel şurada güverte olacak! Telefon edildi, yirmi lira da verildi. Nihat Sait masanın başına geçip:

— Kibar adamsın, dedi, ne de olsa paşa çocuğusun. Bu dalaverede anlamadığım yerler var ya, neyse! Ver bakalım Hâmit’in bir kitabını.

— Bende Hâmit’in kitabı yok.

— Olmaz, bulacaksın.

— Nereden bulayım?

— Hiç olmazsa birkaç şiirini oku.

— Aklımda yok.

Biraz düşünüp:

— “Kimdir bu kadın ki bunda maslub”
“Sümrû ne cehennemî nazaret”

— Dur yazayım.

Yazdıktan sonra:

— Güzel. Başka yok mu?

— Yaz “Bahr-i zehhar değil, ebr-i şererbar değil
“Hep yanardağlar ile dolsa civarını dönmem”

— Bunları kim söylüyor?

— Tarık olacak.

— iyi biliyor musun?

— Bilmiyorum. Herhalde Hâmit’in tiplerinden biri.

— Yok, böyle olmaz. Bir kitap bulmalı. Antoloji, edebiyat tarihi ne olursa olsun.

Aradılar, İsmail Hoca’nın bir kitabını buldular. Yazı da yazıldı. Ertesi günkü gazetede de çıktı. Başına şu beyti yazmış:

“Tad yok gecesinde gündüzünde.”
“Ben neyliyeyim bil yeryüzünde”

Okuyanlar beğendiler. İsmail Hoca da okumuş, o da beğenmiş!

Memduh Şevket ESENDAL

Güzel Yazılar , Hikâyeler, TDK Yayınları

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın