Padişah ve Muhafızları

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develerin tellâllık ettiği şehirlerde köylerde, tilkiler berber iken eski hamam içinde, ninem evde ağlarken, ben annemin beşiğini tın­gır mıngır sallar iken, anlatırdı bunu bana…

Sulan şırıl şırıl akan, güzelliği can yakan bir yer ve burada da çok güzel bir köşk var­mış, burada bir karı koca yaşarmış. Adam gündüzleri bahçeden geçen ırmaktan oltası ile balık avlar, geceleri de eşi ile oturur, büyük servetlerinin kendilerinden sonra kime kalacağını düşünür. Tanrı’dan bir evlâtları olması için dua ederlermiş. Bunların da tek üzüntüsü çocukları olmadığı imiş.

Adam bir gün eline av tüfeğini alarak ormana avlanmaya gitmiş; gezmiş, dolaşmış ” nedense hiçbir şey avlayamamış, evine eli boş dönmekten de utanmış, o geceyi ormanda geçirmiş. Kendine bir yatacak yer hazırlamış, çeşitli düşünceler arasında uyuyakalmış. Ne kadar uyduğunu tanrı bilir. Gecenin bir saatinde birisi kendini uyandırmış. Ada­mın elinde bir mum, belinde altından pırıl pırıl parıldayan bir kemer, kolunda kuş tü­yünden bir baston, bir elinde de kıpkırmızı bir elma varmış. Ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyarmış bu, elindeki elmayı cebine yerleştirdikten sonra yatana seslenmiş:

— Ey insan oğlu!… Ne düşünüyorsun, dilediğin olacak, bu kadar düşünme, derdini, bana anlat. Ben derdine derman olmaya geldim. Demiş.

Yatan:

— Seni kim gönderdi?… Sen kimsin, benim derdime nasıl derman olacaksın? Ceva­bını vermiş.

İhtiyar tekrar:

— Sen derdini söyle, ben derman olacağım demiş.

O zaman yatan adam doğrulmuş “Bunda da bir hayır vardır” diyerek hiç çocuğunun olmamasına üzüldüğünü söylemiş.

— Bu elmayı al ve evine dön, yarın akşam namazdan sonra Tanrıya dua et, elmayı da yarıya böldükten sonra, yansını sen yarısını eşin yesin, altın topu gibi biri kız, biri oğlan iki çocuğunuz olacak demiş. (Ve eklemiş) Yalnız sana üç öğüdüm var.

1. Herhangi bir iş başına gelince heyecanlanma, ümitsizliğe düşme.

2. Çok çabuk karar verme.

3. Atını, avradını, silahını tanımadığın kimselere emanet etme demiş. Teşekkür etme­sine fırsat vermeden, kaybolmuş. Adam aramış, taramış hiçbir yerde bulamamış. Aca­ba rüya mı görüyorum diye düşünürken elindeki elmayı görmüş, rüya olmadığını anla­mış. Sabahı zor etmiş, evine dönünce olup bitenleri hanımına anlatmış.

Akşam olmuş, namaz kılmışlar, Yüce Tanrıya dualar etmişler, elmayı da ikiye böle­rek yemişler.

Gel zaman, git zaman aradan geçmiş çok zaman, bunların biri kız diğeri de erkek ol­mak üzere nur topu gibi iki çocukları dünyaya gelmiş. Çok sevinmişler, yanlarında çalı­şanlara bahşişler vermişler. Çok mutlu olmuşlar. Güzel günler geçirmeye başlamışlar.

Uzun zaman böylece geçmiş, Yüce Tanrı her türlü mutluluğu bir arada vermezmiş, günlerden bir gün koyun çobanı içeri girerek, koyunlarının kurtlar tarafından parçalan- parçalan­dığını, biraz sonra sığırtmaç, hayvan sürüsünün eşkıyalar tarafından götürüldüğünü haber vermiş. Kısacası ormanını sel, harmanını yel götürmüş. Çok yoksul olmuşlar. Bulunduktan yerde oturmaktan utanmışlar. Sonunda buradan başka yere gitmeye ka­rar vermişler. Bu güzel ülkelerini terk etmişler.

Adam, atını, avradını yanına alarak tanımadıkları ülkelere doğru yol almışlar. Az git­miş, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler, bir nehrin kenarına dayanmışlar, geçecek tek geçidi yokmuş bu korkunç suyun, aramışlar, taramışlar tek bir geçit yeri bulamamışlar bu civarda, sonunda nehrin içine girerek geçmeye karar vermişler.

Önce çocuklarını bırakmış, nehrin karşı tarafına hanımını geçirmiş, dönmüş çocukla­rını almış nehirden geçerken at tökezlemiş. Çocuğun biri suya düşmüş. Eşi karşı taraf­tan çığlığı koparmış, kendisi heyecanlanmış, düşeni kurtarayım derken ötekini de dü­şürmemiş mi?… Bütün uğraşmalara rağmen çocukları kurtarmaları mümkün olmamış. Böylece servetlerinin yanı sıra çocuklarını da kaybetmişler. Günlerce nehrin çevresinde dolaşmışlar, gördüklerine sormuşlar, çocuklarından hiçbir haber alamamışlar, “De­mek ki kader böyle imiş” demişler. Yola koyulmuşlar.

Günlerce yürümüş yürümüşler, sonunda bir kervan yolu üzerinde bağlık bahçelik bir yere gelmişler. Bahçe sahibini bularak bu bahçelerde bahçıvanlık yapmak istediklerini bildirmişler. Buradaki bahçelere bakarak yaşantılarını devam ettirmişler. Böylece çalı­şıp gidiyorlarmış ama içlerindeki üzüntü de devam ediyormuş. Geçirdikleri mutlu gün­leri özlüyorlarmış.

Günleri böylece geçip giderken bir gün o civardan bir deve kervanı konaklamış. Bu­rada dinlenirken yakınlarında gördükleri bahçeden su istemek üzere bezirgânbaşı adamlarını bahçıvana göndermiş. Su alıp dönenlerin arasında bir keloğlan varmış bu gevezenin biri imiş. Bezirgânbaşının yanına gelince: “Efendimiz, bahçıvanın öyle güzel bir hanımı var ki peri padişahının kızında bu güzellik bulunmaz, bu sizin gibi hali vakti yerinde birine yakışır, yazık olmuş ona” demiş.

Kötü yaradılışta olan bezirgânbaşı bu sözleri duyunca, adamlarına:

—Çabuk bu adamı hanımı ile birlikte yanıma getirin, demiş.

Adamlar hemen bahçıvanın kulübesine koşmuşlar, bezirgan buyruğunu iletmişler.

Bahçıvan atını, hanımını, silâhını almış yola koyulmuş. Bezirgânbaşı bunları karşıla­mış, kadını görünce aklıbaşından gitmiş, bu kadın bana uygun diye düşünmüş, dönmüş bahçıvana:

— Ey bahçıvan!.. Yetiştirdiğin güzel meyveleri, sebzeleri biz de görmek isteriz, adamlarımdan birkaç tanesini yanına al sana yardım etsinler, sen gelinceye kadar (Bah­çıvanın hanımını göstererek) bu hatun kişi burada kalsın rahat etsin. Demiş.

Bahçıvan eşini, bezirganın yanında bırakarak, adamları ile bahçeye gelmiş. Burada da atını, silâhını yanında gelenlere bırakarak bahçeye girmiş. O bahçeye girince de ge­lenler atını silâhını alarak kaçmışlar. Adamları geri gelince bezirgan kadının elini ağzını bağlatarak bir deveye bindirmiş, kervan yola dizilmiş bir anda gözden kaybolmuş.

Bahçıvana gelince bahçeden döndüğünde yanında gelen adamları bulamamış. Kerva­nın yanına koşmuş, onu da görememiş. Yalnız başına kalmış, derelerden aşmış, tepeler­den bakmış, sormuş soruşturmuş eşinden hiçbir haber alamamış.

Böylece heyecanlandığı için çocuklarını, tanımadığı bilmediği kimselere emanet ettiği için de eşini, atını, silâhını kaybetmiş şaşkın perişan kulübesine dönmüş. Sabahlara ka­dar uyuyamamış, nihayet buradan da gitmeye karar vermiş. Eşyasını bir torbaya doldu­rarak yola çıkmış.

Az gitmiş, uz gitmiş, günlerce yol gitmiş. Köyler, kasabalar geçmiş, günün birinde bü­yük bir kasabaya gelmiş. Burada hammallık etmeye başlamış.

Aradan yıllar geçmiş, bir gün bu ülkenin padişahı ölmüş, günlerce yas tutulmuş. Ni­hayet bir gün tellallar bağırtılmış. Devlet kuşu uçurulacak, bu kuş kimin başına konarsa o ülkeye padişah olacakmış. O devirde bu ülkenin adetlerindenmiş.

Şehir halkı bir meydana toplanmış, bizim bahçıvan da o gün oldukça yük taşımış, gelmiş bir taşın üzerine oturmuş, olanları seyredermiş, devletkuşu uçurulmuş. Kuş havada büyük kavisler çizmiş, dönmüş dolaşmış gelip bahçıvanın başına konmuş.

Halk ülkeye sonradan gelmiş, kim olduğu bilinmeyen bu adam için padişahlık ve verilmesine karşı çıkmışlar, yeniden uçurmuşlar kuş dönüp dolaşıp gene onun başına komasın mı?.. O devrin ulu kişileri bir araya gelmişler, “Bunda da bir hayır var, kim bu geldiği memlekette ne idi. Şimdi hammallığına bakıp onu hor görmeyelim” diye Yanına gelip “Seni padişah ilân ettik.” demişler.

Böylece önce her şeyini kaybeden bir zamanın zengin ve mutlu adamı, hamallığa kadar görev yaptıktan sonra da padişah olmuş.

Gelelim çocuklara, o zamanlarda çocukların kundaklan bir çeşit yumuşak ağaç kabuğundan yapılırmış. Erkek çocuk suya düştükten sonra suyun akıntısı ile bir zaman sürüklenmiş, sonra da bir değirmenin oluğuna dayanarak kalmış. Değirmenci suyun kesildiğini görünce dışarı çıkmış. Bir de ne görsün, olukta mışıl mışıl uyuyan tatlı bir; çocuk. Hemen kucaklamış, evine götürerek kendine evlâtlık edinmiş

Kız ise sular sürükleyerek bir kıyıya atmış, oralarda koyun gütmekte olan bir çoban bunu görerek evine götürmüş, kendi çocuğu gibi bakmış büyütmüş.

Gel zaman, git zaman; aradan geçmiş zaman, zaman zaman içinde, kalbur saman içinde biz masalın içinde, anlatalım onları, hayır olur sonlan.

Ayrı ayrı yerlerde iki kardeş büyümüşler. Erkek çocuğu bir düşünce almış büyünce, gerçek anne babasının değirmenci ile eşi olmadığını anlamış. Buralardan gitmeye karar vermiş, bir gece yansı bilinmeyen bir ülkeye doğru yol almış. Aylarca yol yürümüş, bir şehire gelmiş, aramış taramış bir iş bulamamış, padişaha müracaat etmiş.

Padişah çok sevmiş bu delikanlıyı, kanı kaynamış buna, sarayına muhafız olarak alınmasını emretmiş. Delikanlı yıllar sonra rahat bir yer bulmuş kendine.

Kız kardeşi ise gün geçtikçe sıkıntılar içinde kalmış, ne yapmalıyım diye düşünmüş bir gün bir kuzu derisi geçirmiş kafasına, keloğlan kılığına girmiş, o da bilinmeyen bir ülkeye doğru yol almış. Geceyi gündüze katmış, gözden uykuyu atmış. Günlerce aylar­ca yürümüş. Sonunda bir büyük şehre gelmiş, burada bir kahvecinin yanında çırak ol­muş. Bir zaman sonra kahveci ile arası açılmış, çünkü geçimsizmiş kahveci, çırağın para­sını vermezmiş. Çırak da bunu padişaha şikâyet etmiş. Padişah bunu da çok beğenmiş bunu da yanına muhafız almış.

Böylece yıllardan sonra iki kardeş birbirlerini tanımadan bu şehre gelmişler, ikisi de aynı padişaha muhafız olmuşlar. Padişah ikisini de çok seviyormuş, her fırsatta onlara armağanlar veriyor, gönüllerini hoş tutuyormuş.

Ayrıca bu şehirde adı herkes tarafından bilinen bir bezirgânbaşı varmış. Padişahın yakın dostu imiş. Her gece birlikte satranç oynarlarmış. İşte bu gecelerden birinde gece yansına kadar oyun sürmüş. Fakat padişah bir türlü oyunu bırakmazmış. Bezirgânbaşı padişaha “Haşmetlüm! vakit çok geç oldu, eşim evde yalnızdır. Onu uzun zaman yalnız bırakmaktan korkarım, izin verirseniz gideyim” demiş. Padişah o gün oyundan ayrıl­mak istemiyormuş. “Bir müddet daha oyunu devam ettirelim.” demiş ve çok değer ver­diği iki muhafızını bezirgân başının evini beklemek üzere göndermiş.

Vakit hayli geçmiş, bezirgânbaşı evine dönmemiş, muhafızların uykuları gelmiş, sonunda uyumamak için birbirlerine başlarından geçenleri anlatmışlar. Bezirgânbaşının eşi de uyuyamamış balkonda beyini beklermiş, muhafızları elinde olmayarak dinlemiş, anlatılanlar bitince de yanlarına koşmuş. Meğer bu hanım bahçıvanın karısı, çocukların da anneleri imiş. Talih yıllardan sonra onları birbirine kavuşturmuş. Birbirlerinin bo­yunlarına sarılmışlar. Anne Tanrıya şükretmiş. Evine almış çocuklarını, günlerin hasre­tini sevinç gözyaşları içinde gidermeye çalışmışlar.

Bunlar böyle sevine dursun, bezirgânbaşı sabaha doğru evine dönmüş bir de eşini muhafızlarla sarmaş dolaş görünce deliye dönmüş. Hemen padişaha geri dönmüş, du­rumu anlatmış. Bunların öldürülmesine ferman çıkarttırmış.

Ertesi gün meydana darağacı kurulmuş, kadın ve muhafızlar kollan bağlı, boyunla­rında kalın zincirlerle meydanda görülmüşler, halk etrafa toplanmış. Önce kadını seh­paya çıkarmışlar, boynuna ip geçirileceği sırada, “padişaha bir dileğim var” demiş. Padişah bu ahlaksız kadının son sözlerini dinlemek istememiş. O zamanın büyük adam­ları, padişaha rica etmişler, ölecek bir kimsenin son sözlerinin dinlenmesinin gereğine padişahı inandırmışlar.

Kadın başından geçenleri bir bir anlatmış. Duyanlar gözyaşı dökmüş, acımışlar za­vallı kadının haline, bitirmiş sözlerini “Emir padişah efendimizdir” diyerek boynunu ipe uzatmış Bunları duyan padişah hemen idam kararını geri bozdurmuş. Meğer bu padişah, ba­şına devlet kuşu konan eski bahçıvan, bu kadının eski eşi, çocuklarında babası değil mi imiş. Hemen çözdürmüş ellerini, kucaklaşmışlar orada. Ulu Tanrı onları kavuşturmuş sonunda.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 16 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın

Padişah ve Muhafızları (1 Yorum)