Zincir

İşsiz, güçsüz kaldığım gurbet ellerinde köşe pencerem, kendimce Abdülhak Hâmid’in “Kürsü-i temaşa *”sı yerine geçerdi.

Yabancı memleketlerde bir kasabaya sokulup uzun süre yaşamaktaki ezginliğin ne olduğunu bilir misiniz? Beş, on gün çarşı sokak gezdikten sonra, tanıdık yüz, alışabileceğiniz yer bulamamaktan bezer, odanıza girer, yalnızlığın içine sinersiniz.

Çam dallarında sallanan bir tırtıl torbası gibi kafanızın içi, durmadan, gece gündüz kıvrılıp bükülen soğuk uyarımlı düşüncelerle dolu, kımıltılı, ağır, yüklüdür.

Can sıkıntısının bir sesi vardır; bunu ancak, böyle bir zamanda, o gurbet odasında duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların sürekli çıkardığı kemirici, işleyici ses… Birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız.

Eğer iradesiz bir adamsanız az zamanda çürüyüp çökmeniz pek olağandır.

Ben çökmemek için köşe penceresinden ayrılmazdım; köşe penceresinden dünyayı seyrederdim.

Köşe penceresinden dünyayı seyretmek insana abartılı bir fikir gibi görünür. Bir pencere, sonunda bir sokağı, birkaç sokağı görebilir. Bir sokak ise dünyanın kaç milyarda biridir?

Fakat böyle düşünmemeli: Büyük Okyanus’tan aldığınız bir bardak su, o geniş denizin trilyonda biri değildir; ama bütün o ulu denizde bulunan elemanların bu minimini kadehte tam bir bileşimi vardır. Hatta kadehe de gerek yok… Bir damlası bile deniz üzerine bize bilimsel bir düşünce vermeye yetişir,

Başka yönden düşünülürse, Okyanus’u bir bardak veya kaşık içinde daha güvenli, daha gerçek olarak görebiliriz: Azı ve ufağı incelemek elbette çoğu ve büyüğü tetkikten kolaydır; kolay ve doğrudur.

Köşe penceresini, işte, ben bu bakımdan insan çevresinin bir damlası üstüne çevrilmiş bir mikroskop camı sayarım. Baktığınızı sanki büyütür. Gözlem evleri nasıl göklere ve yıldızlara bakmak için havaya uzanmış birer bilim gözü ise, köşe pencereleri de yeri ve yerde yaşayanları seyre yarar, yere eğilmiş birer deney gözlüğüdür.

Onun içindir ki, penceremden sokağa kendimize bakmayı, göğe dalıp kalmaya yeğlerim. Bu ilkel teleskopun önüne geçip insanlarla hayvanları inceleme, en hoşlandığım eğlencelerin başında gelir.

Karşıdaki komşum, yabancı subayın Buldok cinsi bir köpeği vardı. İri kafalı, koca enseli, iki dişi daima meydanda, yanakları kof ve sarkık, burnu çökük, ters bir köpek… Bana Buldok suratı; bütün dişleri söküldükten sonra acemi bir dişçiye tam takım diş yaptırıp da çene kemikleri çökerek yüzü tanınmayacak şekle giren eski somurtkan memur tiplerini hatırlatır.

Buldok, değişiklik olsun diye, sanki asıl yüzüne korkunç, tasalı, kötümser bir karnaval maskesi geçirmiş bir köpektir. Dikkat ederim, bu iğreti kara suratı düşürmemek ister gibi boynunu dimdik tutar.

Komşunun Buldok’u suratına, gördüğüm maskelerin en sertini, en titizini, gösterişlisini asmıştı. Dünyaya parçalanıp yok edilecek gereksiz, zararlı, iğrenç bir şeymiş gibi kin ile anarşist gözü ile bakıyordu.

Günde iki kere, Senegalli iri yarı, ürkütücü bir er —kardif kömüründen yaratılmış, et ve kasları ziftle yoğrulmuş bu ilginç kişi— onu zincirinden sıkı sıkı tutup hava aldırmaya çalışıyordu.

Fakat ne zorlukla… 0 köpek, koskoca, kapkara adamı, san. ki, iri şilepleri çekip götüren römorkörler gibi sürüklüyordu.

Hayvan, her an soluk soluğa, kulaklar dimdik, gözler fırıl fıs rıl ve yüzü öfkesinden karmakarışık, bumburuşuk!..

Zincirden boşanıverse, kuşkusuz, önüne insan ve hayvan ne gelirse, neresi gelirse, hemen mengene gibi tuttuğunu bırakmaz, sert, yaylı çenesinde parçalandığını, koptuğunu göreceğiz. Hele bir kedi, bir köpek geçmiyor mu, “Juju” hırsından boğuluyor. Ne havlamalar, ne ulumalar, ne inlemeler!.

Zavallı Senegalli, bir türlü söyleyemediği “j”leri değiştirerek:

— Susu! Susu! diye ne kadar bağırsa, hatta belindeki kayışla vursa boş… Juju kıyamet koparıyor, hırlıyor, eşiniyor, atılıyor, tutulmaz bir duruma geliyor. O zaman, ister istemez, çeke çeke, koparır gibi yeniden eve sokuyorlar. Balkondan uzanan penyuvarlı ve dağınık saçlı bir Frenk karısı, ıslak köpek tüyü gibi koktuğu aldanışı veren etekleri havalanarak ilgileniyor:

— Juju! Juju! Şeri. . .

Ve sokağın dinginliği de geri geliyor.

Kendi kendime soruyorum:

— Bir gün, zinciri kopuverince ne olacak? Acaba ne kıyametler kopacak?

Sonunda, bir gün, bu korktuğum, beklediğim, merak ettiğim olay gerçekleşti; Juju’nun zinciri, zencinin elinde kaldı. Köpek mancınıktan kurtulan bir taş gibi fırlamış, bir an içinde gözden kaybolmuştu. Arkasından yetişemediler, gittikçe uzaklaşan ve sokaklar arasında gittikçe sönerek yankılanan havlamalar, o kadar!

“Buldok” kasabayı altüst etmeye gitmişti; kim bilir ne facialar işitecektik?

Hâlbuki öyle olmadı:

İki gün sonra Juju’yu zincirinde çok durgun gördüm. Demek ki dönmüş veya bulunmuştu ve kuşkusuz ki daha azılı yerli köpeklere rastlamış, el sillesini tatmış, yersiz, yurtsuz kalmış, hanyayı Konya’yı öğrenmiş, açlığı denemiş, Senegalli bekçisini Penyuvarlı gözcüsünü arkasında bulamayınca bütün azgınlığım, kaba sığmayan öfkesini bırakmış, sünepeleşmişti.

Hava almaya çıkardıkları zaman, artık özgürlük eskisi kadar ona çekici görünmüyordu; zinciri dayanılmaz bir yük gelmiyordu.

Hatta, daha sonraları, askerin yanında bağsız dolaşmaya koyuldu; ayakları dibinde zincirsiz ve uslu yürüyor, dünyaya filozof gözüyle, öfkeyle değil, düşünceli bakıyordu. Bu gözler, anlamaya başladığı dünyayı artık tartıyordu.

O eski korkunç yaratık, zinciri çıkınca, basbayağı bir köpek olmuştu. Önceleri yanına yaklaşamayan mahalle çocukları etrafını sarıyorlar:

— Susu! Susu! diye alay ediyorlardı. Aldırmıyordu bile… Çünkü bütün gösterişini, kahramanlığını o kopmayacak sandığı zincire borçlu idi.

İnanıyorum ki Juju’nun tasalı gözlerinden ara sıra, uzak, şanlı bir hatıra gibi bu zincir geçiyor, köpek, zincirini arıyordu…

Halep, 1935

REFİK HALİT KARAY

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın