YATAKLI VAGON YOLCUSU – BEKİR SITKI KUNT

Bir ay izinle gittiği İstanbul’dan, karısı ve kızıyla, Ankara’ya dönüyordu. Hayatından memnundu. Uzun, (yahut izinle geçtiği için kısa), yarı güneşli, güzel bir sonbahar ayını, her dakikasından ayrı bir zevk alarak, bütün yüreğiyle sevdiği İstanbul’da karısının o sıkıcı terzi, kunduracı dükkânlarına ve akraba ziyaretlerine onu da beraber sürüklediği günler müstesna hemen hemen avare, dilediği gibi boş ve rahat geçmişti.

Karısının giyim kuşam israfına, bütün bir ayın yiyip içme, gezip dolaşma masrafına ve karısından kaçamak yaptığı iki gecelik (topu topu iki gececik) Beyoğlu âlemlerine rağmen, hâlâ cüzdanında bir miktar para vardı ve yataklı bileti portföyündeydi.

16.25 vapurunun Haydarpaşa’ya bıraktığı Ankara yolcuları arasında, trende yerinin emin olmasından dolayı, derin bir iç huzuruyla, garın mermer merdivenlerinden ağır ağır çıkıyor, kendisini dört, beş yaşlarındaki cılız kızının elinden sıkı sıkıya tutan kısa boylu şişmanca karısı ve iki şişkin bavulu üst üste bağlayıp sırtına almış olan markalı bir istasyon hamalı takip ediyordu.

Yataklıdaki yerlerine kolayca yerleştiler. O, dudaklarında tüten bir sigara ile, içine çektiği dumandan fevkalâde zevk alarak, kır karışmış başı açık, trenin kalkmasına kadar peronda dolaşıyor ve ellerinde yer kuponlarıyla acele acele yürüyen, yolda okuyarak vakit öldürmek düşüncesiyle, üçer, beşer gazete ve mecmua alan, yer yer kümeler hâlinde toplanan yolcular ve geçiriciler arasında bir tanıdık var mı? diye gözleriyle araştırmalar yapıyordu.

Bir an bir tanıdık yüz fark eder gibi oldu. Dikkatle baktı, hafızasını yokladı. Evet, o olacaktı. İşte karşısındaki adanı da, onu görmüş, tanımış ve ürkek bir baş eğişiyle selâm vermişti. Bu, arkadaşlarından birinin odacısıydı. Arkadaşını dairesinde ziyarete gittiği günler odacıyı tabiî birçok defalar görmüş, yüzü ve şekli aklında kalmıştı. Paltosunu ve şapkasını alan, sigarasına kibrit yakan, susadıkça temiz bir bardakla su getiren bu adamdı, hizmet ehli, terbiyeli, biraz budalaca yüzlü bir adam!

Çoktan görülmeyen bir dost gibi, sıcak bir kabulle, odacısının selâmına karşılık verdi, lâf olsun diye de:

— Ne o, diye seslendi, buralarda ne dolaşıyorsun?..

Öbürü bu sesten cesaret aldı. Yavaş yavaş sokuldu. Söylemek istemeyen, fakat sorulduğu için, terbiye icabı, söylemek mecburiyetinde kaldığını hissettiren bir eda ile, ilkin:

— Sağlığınız beyim, dedi.

Sonra duraklayarak, kekeleyerek sözlerine devam etti:

— Şey.. hiç.. yani.. hasta bir annem vardı. Ağırlaşınca bana mektup yazdılar. Daireden izin aldım, buraya geldim. Sizlere ömür, göçtü zavallı…

Durdu, yüzünde büyük bir keder okunuyordu:

— Şimdi.. şimdi, dedi, işime döneceğim. Fakat, şey.. bir yol parası bulamadım, ah, bir bilet parası bulabilsem…

Karşısındaki anlamamazlıktan gelerek.

— E, yani?.. diye sordu.

— Yani, bana bir insaniyet, bir yardım yapamaz mısınız? Ankara’ya dönünce size bu parayı tabiî iade ederim…

İlkin zihni bu “parayı iade ederim” cümlesi üzerinde durdu. Lâf mı bu! Parayı iade edecek! Pöhh!.. Bir fakir odacıya verilen para geri alınmaz!
Dudaklarındaki sigarayı yere tükürdü, ağzı birden acılaşıvermişti.

Bir anda odacıya karşı garip bir soğukluk ve nefret hissetti. Fakat aynı an içinde yüreğinde tuhaf bir yumuşaklık da duymadı değil! Bu birbirine aykırı iki hissin karışık tesiri altında, önce kendi nefsini düşündü. Aklı portföyündeki yataklı biletine kaydı. Cüzdanında parası vardı. Vazifesine dönünce de işlemiş aylığını hazır bulacaktı.

Annelerin ölümü pek hazin ve acı bir şeydir. Fakat, bereket versin, kendi annesi çoktan ölmüş, bu yara çoktan kapanmıştır.

Muhtaç insanlara yardım etmek, onlara el uzatmak… Bu bir insanlık vazifesidir. Fakat bu vazife ile hiç karşılaşmamak ne kadar daha iyi!.. Fakir bir insandan mümkün olan yardımı esirgemek! Bu, daima vicdanı rahatsız edecek bir şey olur. Odacı tabiî üçüncü mevki ile gidecek.. Üçüncü mevki bileti nihayet on liranın içindedir. Fakat keşki yüz lira, üç yüz lira, beş yüz lira olsaydı. O zaman içinden en ufak bir eza bile duymadan, bunu reddedebilirdi. Keşki ona hiç rast gelmeseydi. Yahut kendisi parayı vermek üzere elini cüzdanına götürürken odacı, yer yarılıp, yerin dibine girse, (hadi bu olmayacağına göre), bari düşüp sekteden geberiverse!..

İnsanın kafası, dünyanın en esrarlı, en müthiş, en muzlim kutusudur. Bütün bu düşünceler bir an içinde, ziyanın süratinden bin kat daha ziyade bir süratle kafasından gelip geçti.

Trenin hareketine pek az bir vakit kalmıştı. Odacı süklüm püklüm hâliyle, fakat oltasına balık dokunduğunu hisseden bir balıkçının sakin ve emniyetli duruşuyla bekliyordu.

— Peki, hemen gidebilir misin?

Tabiî giderim. Zaten bir tanıdığa rastlarım da biletimi alırım ümidiyle istasyona gelmiştim.

Ani bir hareketle, odacının eline bir on liralık uzattı. Öbürü teşekkür etmeğe bile vakit bulamadan, gişelerin bulundüğü yere doğru koşarak, uzaklaştı.

Trenin kalkmasına iki dakika var! Bir dakika kaldı! Fakat gelen yok… Gözlerini bir nişan hedefine dikmiş gibi dikkatle bakıyor, ama, odacıdan eser yok!..

Vakit müsait olsa, tâ gişeye kadar gidip bakacak… O kadar hayret ve merak içinde…

Tren memurları vagonların kapılarını kapıyorlar. Son saniyede yataklı vagona atladı. Tren kalktı.

Tren pencerelerinden peronda toplananların, hele güzel ve süslü kadınların kokulu mendillerini ve birer beyaz güvercin yavrusuna benzeyen, zarif ellerini sallayışları seyr etmek pek hoş bir şeydir. Bu, asıl kendi yolcuları için olduğu kadar, herkes için, her yolcu içindir de!.. Fakat o, bu defa, bunun farkında bile olmadı. Aklı fikri pis, kirli odacıdaydı. Vücudunun üst kısmını pencereden sarkıttı, başını ileriye doğru uzattı, hep aynı noktaya gişelerin bulunduğu salonun kapısına baktı.
Bunun ne faydası var?..

İçini nedamet bir kor gibi yakıyordu. Fakat birden hatırladı ki, onu gözleriyle beklerken, bakışı bir aralık, yataklının pencerelerinden kendisine bakan kızına çevrilmişti. Acaba tam o sırada, trene geldi de ben mi görmedim, diye düşündü ve karısına sezdirmeden üçüncü mevki kompartımanlarını dolaşmağa karar verdi.
Koridorlardaki kalabalığa sürtünerek dolaşmayı, Vagondan vagona geçmeyi sevmezdi, ama, çaresiz, tâ en öndeki, lokomotifin arkasındaki vagona kadar, zincirli ve sarsıntılı sekiz on aralıktan zıplayarak üçüncüye gitti. Her kompartımana, yer arayan ayakta kalmış bir yolcu gibi, dikkatle baktı. Tahta kanapelerde birçok insan vardı. Bağdaş kuran, yan yatan, birbirinin omuzuna dayanan, çerez yiyen ve kırk yıllık ahbap gibi, senli benli konuşan bir halk… (Halkın bu tekellüfsüz kaynaşması ne güzel şey!) Fakat, her cinsten, her boydan haşır neşir olan bu halk arasında asıl kendi aradığını bulamadı. Helâlar aklına geldi. Öyle ya… Oraya gitmiş olabilirdi. Dakikalarca kapılarında durarak içlerinden çıkacak olanları bekledi; hayır, yok, yok!..

Onu bulmaktan ümidini kesince, birden, Ankara’da, Yenişehir’deki apartmanlarından kalkıp Eskişehir’deki mahalle aralarında dolaşmağa benzeyen, bu seyahat içinde seyahati yapmağa kendisini mecbur eden kızının deminki bakışına kızmağa başladı. Ama, bu kızgınlık çok sürmedi. Çünkü kendi kızıydı ve kızını çok severdi.
Öfkeli ve bedbin olarak yataklıdaki yerine döndü. Suratlı asıktı. Cam sıkılıyordu. Nasıl da on lirayı bir atmacanın zavallı bir serçeyi kapışı gibi, hiç aman vermeden, kapıp kaçıvermişti. Hani, on lira için değil, pokerde elli lira, yüz lira kaybettiği geceler bile bu kadar fenasına gitmemişti. O oyundur, kazanmak da, kaybetmek de şans işidir. Fakat bu öyle mi ya!..

Şimdi yalnız odacıya değil, bütün insanlara kızıyordu. Tuhh!.. İnsanoğlu ha!.. Hilekâr, düzenbaz, dolandırıcı, yalancı, mendebur mahlûklar!..

On liraya karşılık olsun diye, karısının lokantalı vagona yemeğe gitme teklifini reddetti. Kadın şaşırdı. Fakat, bundan bir şey anlamadı.

Gece, yatağına uzandığı zaman, on lira bir burgu olmuş, beynini deliyordu. Kat’iyetle hükmediyordu ki, odacı parayı alınca, arkasına bile bakmadan doğru vapura atlayıp Galata’ya geçmiş, bir meyhanede kafayı tütsüledikten sonra, (bu nevi meyhaneler ve buraların müdavimleri gözlerinin önüne geliyordu), şimdi pis bir fahişenin koynunda yatıyor. Pis bir fahişe, ama, bu bir dişidir, değişik bir kadındır. içinde kıskançlığa benzer yakıcı ve kirli bir his kabarıyor.. Hem de kendi parasıyla!..

Halbuki, ne kadar itimat verici, sakin bir hâli ve saf bir yüzü vardı. Ne kadar acıklı bir tavır almıştı. Zaten kendisini kandıran şeyin bu saflık ve budalalık manzarası olduğuna hükmediyordu. Meğer asıl böylelerinden kaçınmalıymış!

Geçen gün kızı bir yapma kuş görüp almak istemiş, fakat kendisi artık fazla masraf oluyor, diye, kızının göz yaşlarına ve tepinmelerine bakmayarak bunu almamıştı. Hâlbuki alsaydı, cüzdanında şimdikinden daha az para olacak değildi.

Gece ne kadar uzun sürüyor ve bu tren tıkırtıları ne kadar asabına dokunuyor. Daracık yatakta bir yandan öbür yana dönüyor, kıvranıyor, bir türlü uyuyamıyor. Karnı aç, dili paslı, avuçları yanıyor. Ona öyle geliyor ki, bütün bir tatil ayından vücutça ve kafaca ettiği istifade, bu gece güme gitmiştir.

Bir aralık, içinde dayanılmaz bir darlık hissetti. Zahir kâbus bu olmalıydı. Aklından ne kadar çıkarmak istese, yine de, odacının sarı ve kirli suratını görüyor, dilini çıkararak, kendisiyle alay ettiğini zannediyordu. Bu hayali kovmak için başının Ucundaki lâmbayı yakmak istedi. Ya üstte yatan karısı uyanır da, ne var diye sorarsa… Adam sen de.. Ona bir doğru – yalan uydurmak kolaydır. Lâmbayı yaktı. Tahmin ettiği gibi, karısı uyandı:

— Ne var? diye sordu.

— Hiç.. şey.. galiba tahtakurusu var, ona bakıyorum!..

Sabahleyin, bir ara yarı daldığı uykudan pek yorgun ve hâlsiz uyandı. Artık kanıksamıştı. Geceki saçma sinir bozukluğuna şaşıyordu. Ne kötü bir gece geçirmişti. Hâlbuki değer miydi?

Ankara garına indikleri zaman ihtiyarsız tekrar odacıyı hatırladı. Şimdi olsaydı, bavulların otomobile taşınmasına yardım ederdi!

Bekir Sıtkı KUNT

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın