YANGINA UĞRAMIŞ KİTAPLAR – SEVGİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN

Şehre lapa lapa karlar yağardı. Kolalanmış dantel perdeleri ara­layıp, her zaman olduğu gibi babamı beklerdim. Uzakta durgun donuk bir griliğe bürünmüş göl yutardı yağan karlan. Çamurlu sokaklarda, akşam ezanları eşliğinde çocuklar son oyunlarım bı­rakarak, yeni tutmaya başlayan karlara gömülü çamurlu ayak­kabılarını eşiklerde temizleyip soba sıcağıyla, uyuşturan, rehavet ve güven veren evlerine koşarlardı. ,
Lapa lapa karlar yağarken, Şubat soğuğunun en keskin savur­ganlarında kapımız yumruklanıyor. Babam böyle yumruklamaz kapıyı. Usulca girerdi içeri, onun eve girişi, dışarının soğuğu­nu taşısa da, bıyıklan, yüzü gözü kara belenmiş olsa da, sıcacık bakışlarından muhabbet akardı. Her zaman eli kolu dolu gelir. Betül’le biz poşetlere saldırır sonra babamın boynuna atlardık.
Yer sarsılır gibi, sanki bir depremin, derinden sarsan bir zelzelenin ortasında öylece donakaldık. Annem yavaş adımlarla kapıya yaklaşırken, eteklerine dolanan Betül’ün saçlarında elleri. “Kim o?” diye sesleniyor. Büyük bir gümbürtüyle kapı açılıyor. Annem, şaşkın ama zaafını göstermiş olmaktan, ıslanan iri siyah gözlerine biriken yaşlardan utanır gibi, birden solan çehresine yerleşen acı bir tebessümle soruyor: “Neler oluyor, nasıl böyle girersiniz, neler oluyor?”

Evin içi birden bir sürü adamla doluyor. “Arama yapaca­ğız hanım, çocukları al ayakaltından.” Gelen adamların en iri- yan ve esmer olanı annemin yüzüne bile bakmadan sesleniyor. Babaannem, alt katın merdiven başında, korku dolu gözlerle be­yaz tülbendini ıslatan gözyaşlarıyla kıpır kıpır dualar ederek bizi bekliyor.
Kardeşim Betül’ün yüzü sapsan. Gözlerine aniden biriken yaşlara hâkim olamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Elini sıkı sıkı tu­tuyorum. “Ağlama Betül,” diyeceğim ama konuşamıyorum, ağır bir suskunluk çöküyor üzerime. Babaannem/’Gelin uşaklarım, gelin yanıma,” derken, pazen eteğinin yumuşaklığına sokulduk­ça, üst kattaki depremin şiddeti daha bir artıyor sanki. Her şey yerle bir oluyor gibi. Annemi düşünüyorum, eminim yine o asil duruşuyla bir heykel gibi olup bitene bakacak, kara gözleri buğu buğu, dudaklarını kemirecek ama hiç ağlamayacak.
Gürültü arttıkça Betül’ün elini daha çok sıktığımı anlıyorum. “Elim acıyor abi, sıkma artık,” diyor. Sonra birden Betül’ün eli­ni bırakıp kapıya yöneliyorum. Babaannem çevik bir hareketle koluma yapışıyor: “Uşağım bekle, giderler birazdan…” Tekrar bizi eteklerinin dibine oturtup, gözyaşlarını gizleyerek sessizce ağlıyor.
Dantel perdelerin gerisinden, artarak yağan karlara bakıyo­rum. Sobanın üzerindeki çinko çaydanlık fokur fokur kaynıyor. Sobanın küçücük cam penceresinden alevleri görüyorum. Sıcacık odaya yayılan, kavrulmuş kestane kokusuyla, gözlerim sobanın alevlere açılan penceresinde. Buğulanan camların gerisinde yine aynı manzara; camın dibinde her yıl yuva yapan güvercin gözü­me çarpıyor. Yuvasının üzerine tünemiş, onca gürültüye rağmen uçmuyor. Bir heykel gibi yumulup kalmış yuvanın üzerine. Gri kanatlarına karlar yağıyor. Annem birden kapıda beliriyor. “Gittiler/’ derken gam yük­lü sesinde takatsizlik. Yüzü sapsan. Birden çökmüş sanki. Elleri, vücudu bir titreme nöbetiyle sarsılıyor. Önce bizlere, sonra baba­anneme sarılıp sarsıla sarsıla ağlıyor. Bu ağlama ne kadar sürü­yor. Ben ağlayamıyorum. Tek ben ağlayamıyorum. Babaannem sesindeki metanet yüklü yalvarışlarla, “Yavrum, üzme kendini, bak çocuklar var. Toparlan hadi…” derken onun da, ak tülbentine yaşlar sızıyor gri gözlerinden…
Hep beraber üst kata çıktığımızda, tarumar olmuş, tam bir eşya çöplüğüne dönen evimizin haline donakalmış bir halde öy­lece bakıyoruz. Minderler, annemin çeyiz sandığındaki tüm eşya, oyuncaklar, kimisi yırtılıp atılmış kitaplar hepsi salonun ortasına yığılmış… Halıların üzeri, evin her tarafı çamurlu ayak izleriyle kirlenmiş… Babamla annemin üzerine titredikleri kütüphane ne­redeyse yerle bir olmuş. Bu yığıntının içinde annem, en son bay­ram temizliği için sildiği balköpüğü rengindeki simsiyah kurum dökülmüş ve çamurlu ayak izleriyle artık rengi bile belli olmayan halıya, tarçın rengi koltukların tümden kuruma kesmiş haline yad yad bakıyor. Sonra kitap yığının önüne çömeliyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Babaannem annemi teskin edemeyeceğini anlamış olacak, belki de onun ağlayıp rahatlaması gerektiğini düşündüğünden olsa gerek, “Hadi uşaklarım, hadi aşağı inelim, ananız gelir biraz­dan… Hele bir kendimize gelelim…” diyerek o mutedil sesiyle, sarıp sarmalayan sevgi dolu bakışlarıyla bizi aşağı indiriyor.
Sonrası…
Annem o gece uyumadı. Biz babaannemin odasında yattık Betül’le. Ama annem tüm gece dolandı durdu sanki. Ertesi gün, erkenden kalktı. Sökülen soba borularını tekrar taktı, sobayı kur­du. Onca uğraşmasına rağmen, soba çekmedi, tüttü. Yağan kar­dan sonra, güneşli, aydınlık bir günün ışıklarıyla uyanmıştık. Ev simsiyah dumana kesti. Annemin gözleri kıpkırmızı, kan çanağı­na döndü. Hem dumandan, hem ağlamaktan. Büyük bir sabırla, eşyaları bir bir ayırdı. Tüm kitapları salonun orta yerine yığdı. Ertesi gün annem daha diri kalktı. İki günün yorgunluğu, uyku­suzluğu onu derin bir uykunun kollarına salmıştı sanki. Ayaz bir Şubat gününe açtık gözlerimizi. Bir taraftan yağmur fırtına der­ken annemin bütün çabalaması sonuç vermiş, artık soba gürül gürül yanıyordu. İsten ve dumandan siyaha kesmiş tül perdeleri aralayıp, arada bir dışarı bakıyordu. Siyah bir araba günlerdir sokağın başında bekliyordu. Biz de bekliyorduk.
Soba yanar yanmaz, annem odanın ortasına yığdığı kitapları yakmaya başladı. Bir ara bizden de yardım istedi. Öylesine hızlı hareket ediyordu ki, kucak kucak kitapları sobanın içine doldu­ruyor, kitaplar tutuşuyor, kapak açıldıkça, siyah kâğıt parçacıkları havada uçuşuyordu. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Evlendikleri günden beri biriktirdikleri, kristal bardak kutula­rına doldurup çeyiz olarak getirdiği, babamın öğrenci evlerinde biriktirdiği, altlarını çize çize okudukları tüm kitapları çılgına dönmüş bir halde sobaya dolduruyordu. Sonra birden durdu. Kara gözleri şimşek şimşek, “Hadi aşağı inin, burası çok sıcak, hasta olursunuz./’ diyerek bizlere kesik kesik öksürüklerinin arasından seslendi. Evin için fırın gibi, dayanılmaz bir sıcaklıkla cehennem gibi olmuştu. Aşağı iniyoruz ama benim aklım yukar­da. Annem tüm evi yakacak sanki öyle hızlı hareket ediyor ki, kucak kucak kitapları soluksuz dolduruyor sobaya…
Kitaplık devrildi devrilecek. Neyse ki duvara monteli olduğundan olsa gerek devrilmemek için direniyor. Zaten evi zen­ginleştiren bir kitaplık, anneannemin çeyizinden yerde serili rengârenk el dokuma halı, babamın arkadaşından ikinci el alıp döşettiği tarçın rengi ahşap oymalı koltuklar…
Annemin kitapları yakması neredeyse bir gününü aldı. Ara ara namaz vakitleri balkona çıkıyor, yüzünü ayaza vererek derin derin iç çekiyor. Kitapları yakarken sanki gençliğini, anılarını, aşklarını, dostluklarını adeta tüm geçmişini yakar gibiydi. Derin solumalarla gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıyordu o kadar güçlü görünmesine rağmen. Yalnız en üst rafta dokunulmamış büyük boy bir Mushaf’a, birkaç tane deri kaplama, oldukça yıp­ranmış ciltleri koyulaşmış yer yer yırtılmış eski yazı kitaplara dokunulmamış. Muhtemelen, onlar da Mushaf zannedildikle­rinden olsa gerek ellenmemiş. Annem de dokunmuyor…
Yakacak kitap kalmıyor artık. Annemin de takati kalmıyor. Sapsarı yüzünde, derin kara gözleri mütemadiyen bende dü­ğümleniyor. Onun tüm zafiyetlerine şahitlik etmişim ama onu anlayacağımdan emin bir dille benimle konuşabileceğine, onu anlayabileceğime dair müphem bir kanaatle bana sesleniyor: “Al bu kitapları, babanın dedesinden kalma. Onlar artık sana ait.” Ciltleri yıpranmış, yer yer yırtılmış bir kucak dolusu kitabı büyük bir itina ile aşağı indiriyorum. Sanki kucağımda dünya­lar var. Sanki günlerdir eve uğramayan babam var kucağımda. Kitaplardan gelen keskin küf kokusu, dokunuşlarımı yıldırmı­yor, sımsıkı bağrıma bastırıp kendimi sedire atıyorum.
Yavaş yavaş yapraklan çevirmeye başlıyorum. Bu yaz Kur’an kursuna gitmiştim ya ondan olsa gerek bir sürü tanıdık harf gö­rüyorum. Ama okuyamıyorum. Olsun, yine de sıcacık sararmış sayfalardan yüreğime doğru akan babamın bakışları öylece gü­lümsüyor… Sonra Babaannem yanıma geliyor. “Bir gün okuya­caksın onları yavrum. Onları okuyacağın mekteplere git. Büyük Deden Âlim birisiydi. Kitaplar ondan kalma… Onları okumak belki de sana nasip olacak” diye sırtımı sıvazlıyor. O zaman ağır bir yük biniyor omuzlarıma, çocuk yüreğime…
Gidenler…
” Mahpushane içinde yanıyor gazlar Bayramdan bayrama da a canım çalınır sazlar Kimine annesi ağlar, kimine kızlar Öyle de düştüm zindanlara yanar ağlarım Demir parmaklıktan bakar döner ağlarım Alt komşumuz Hamza Abi bu türküyü dinlerdi… Nağmeler annemin duru çehresine, benim suskunluğuma neler anlatır ne­ler söylerdi. Merdiven boşluğundan evin içine kadar bir sızı gibi akıp gelen bu ses bizi nerelere götürürdü.
Neden sonra, bir haftanın sonunda köşede bekleyen siyah arabanın artık orada olmadığım fark ettik.
Onca kalabalılığın, gürültünün içinden sıyrıldık. Tellerin ar­kasından babamı gördüm. Bize ne kadar belli etmese de sekerek yürüdüğünü, incelmiş yüzünde ışıl ışıl yanan gözlerini, gümrah bıyıklarım gördüm. Gözlerinin etrafındaki morluklar, sol şaka­ğından kulağına doğru inen ince bir kızarıklık. Sonra saçları, al­nına dökülen, dalgalı kara saçları, oynarken, parmaklarımı ara ara geçirdiğim saçları yoktu. Babamın bir gözleri vardı sanki yorgun yüzünde. Gözleri hep annemin gözlerini arar gibi, elle­rini demir parmaklıklara geçirmiş, Betül’e, bana, babaanneme uzanır gibiydi. Annem kar beyazı çamaşırlar, çoraplar, birkaç yedek elbise, yıllardır bırakmaya uğraştığı ama bırakamadığı birkaç sigara paketi getirmişti. Hiçbir şey olmamış gibi oradan buradan konuştular. Sonra annem, başı önünde “Yaktım,” dedi. ” Bütün kitapları yaktım.” Babam annemin yere düğümlü göz­lerine son bir kez daha baktı uzun uzun. Giderken, sanki annem gözlerini, ellerini, yüreğini tüm bedenini orada, babamın özlem dolu bakışlarına bırakarak gidiyordu… Betül yine ağladı. Ben güçlü görünme adına ağlayamıyordum. Oysa nasıl da hıçkırıklar düğümlüydü içimde. Bir dokunsalar öylece coşup gidecek­tim. “Büyük Dedenin kitaplarını Akif’e verdim.” Babam sustu önce, bu yangından o da nasibini almış gibiydi. Omuzlan çök­müş, eliyle farkında olmadan yakalarım kapatmaya çalışıyor. Onun gizlemeye çalıştığı morlukları, inatla göstermemeye çalış­sa da bizler görüyorduk. Diyorum ya bir gözleri vardı babamın. Yıllarca bize umudu, mutluluğu, güveni yaşatan dost gözleri, gümrah bıyıklan, gür kaşları… İncelip, sararmış yüzünde koca­man olmuş balköpüğü gözleriyle uzun uzun baktı bana. “Oku,
Büyük Dedemin kitapları artık senin. Yangından geriye bir onlar kaldı madem onlar sana emanet…”
Gidip de dönmeyenler…
“Merhametli velinimetim Cemilem, Muhterem Refikam… Bir kere son­suz hürmet eder, duanızı talep ederim. İnşallah buradan tez zamanda kurtulur kavuşuruz. Çocuklar mekteplerine devam etsinler. Hamdolsun sıhhat ve afiyetim yerindedir…”
Şehre yine lapa lapa karlar yağarken babam bir gece ansızın çıkageldi. Betül sınavlara hazırlanıyordu. Ne tevafuktur ki ben de edebiyat okumaları yaparken, şahsıma kalmış kitapların ara­sında bulduğum, Büyük Dedemin, Büyük Anneme kendi el yazı­sıyla mahpushaneden yazdığı mektubu okumaya çalışıyordum.
Babamın eli sol bacağında, saçı sakalı ağarmış, zayıflamış, sol yanağında derin bir yara izi, bal rengi gözleriyle öylece bizlere bakıyordu. Soba yine alabildiğine gürül gürül yanıyordu. Avizenin aydınlığı bayram temizliği için yeni silinen bal rengi halının parlaklığını daha bir ortaya çıkarmış, perdeler kolalan­mış, sabun kokusuyla ev cennet gibi olmuştu.
Babam eşikten bu cennete bakıyordu. Hepimiz donakalmış- tık. Görüş günlerine gidip geliyorduk ama doğrusu yakınlarda çıkacağından haberdar değildik. Ağarmış saçlarına, yukarıya doğru kaldırdığı paltosunun yakalarına, kirpiklerine karlar dol­muştu.
Babamı yirmi gün önce kaybettik. O kadar uğraşmamıza rağ­men eve uyum sağlayamadı. Doğrusu bizim de ona alışmamız onca yıldan sonra çok zor oldu. Ona duyduğumuz derin hasre­te rağmen bizim de düzenimiz bozulmuştu. Aniden astım nö­betleriyle sarsıla sarsıla öksürüyor, onca yalvarmamıza rağmen tüm tedavileri reddediyordu. Uzun, anlaşılmaz suskunluklara gömülü, Şubat soğuğunda ara ara yağan karları izliyordu cam­dan. Uzun suskunluklarının arasında bir gün beni yarana oturt­tu: “Biliyor musun Akif ne kadar sevindim şu Büyük Dedemin kitaplarını okumaya başlamana. Büyük Dedem Âlim birisiymiş, onca eser yazmış. Harf inkılâbının olduğu yıllarda alıp götür­müşler dedemi. Bir daha haber alınamamış. Yalnız tek bir mek­tup göndermiş Cemile Nineme… Sonrasında asıldığını öğren­mişler… Cemile Ninem deli olmuş. O da tıpkı annenin yaptığı gibi, ocak başına Büyük Dedemin tüm kitaplarını yığıp yakmış. Odunların arasında alev alev yanan eserlerin yanması neredey­se iki gün sürmüş… Kitapları ocağa doldururken, “Oğlumu da götürmeyin, bir uşağım kaldı… Yaktım tüm kitapları yaktım” diye avaz avaz bağırıyormuş. İşte bu senin elindeki kitaplar o küllerden yani ilk yangından, toprak altına gömülerek bu günle­re kalmış eserlerdir…”
Babamla en son bunları konuştuk. Her gece istisnasız kâbus­larla uyanıyordu. Bazen bu kâbusların kendi de farkına varıyor, bazen de hiçbir şey olmamış gibi annem onu yatağına yatırıyordu. Uyurgezer bir hal ile her gece evin içinde dolanıyor olmasın­dan, kapıları pencereleri hep kilitli tutuyorduk. Neredeyse tüm ev halkı, babamı bekler olmuştuk. Söyledikleri hep aynı şeylerdi. Bunları duydukça içime derinden acılar akıyor, yumruklarımı sıkıyor ama bir şey yapamıyordum.
Germeyin… Kollarım kopacak germeyin ne olur. İnsaf… Germeyin…
Ne olur bir örtü, utanıyorum… Örtün üstümü… Yazıktır, Yapmayın hiç mi insanlık yok sizde. Utanıyorum bir örtü bir örtü…
Donuyorum… Dizlerim çok acıyor… Otursam bir otursam ne olur… Dizlerim ah dizlerim…
Açın ışıklan… Öldürün lan beni öldürün!
Öldürün laaaaan… Öldürürün beni ne olur.
Dayanamıyorum…

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın