Yağmur

Gece yarısı çalan telefonla tepesi attı. Bir hanımına, bir kayınpederine söylene söylene yataktan kalktı. Önce banyo kapısına tosladı, ardından dümeni salona kırdı. Nihayet, sehpaya çarpıp sürahiyi devirdikten sonra telefona ulaşabildi. Geçen hafta hanımı güzelim telefonu söktürüp, yerine babasının hacdan getirdiği kırmızı telefonu bağlatmıştı. Mübarek cihazın sesi, itfaye sirenini aratmıyordu. O da telefon her çaldığında, kayınpederin ruhuna rahmetler okuyordu. Saate baktı, apışıp kaldı. “Hayırdır inşallah bu saatte!” dedi. Ahizeyi endişeyle kaldırdı.

Telefondaki ses “Mehmet Bey, yetiş!” diye inliyordu. Gitti pantolonunu, gömleğini giydi. Arabanın anahtarlarını aradı, bulamadı. Hanımının omzuna dokundu:

– Nazife, anahtarlarım nerede?
– Gümüşlüğün içinde.
İçeri gidip geldi, heyecanla tekrar sordu:
– Nazife, gümüşlük nerde?
– Makinenin üzerinde!
Tekrar içeri girdi. Bu defa daha sert bir ses tonuyla,
– Nazife, makine nerede, dedi.
Kadın, uyku semesiyle yataktan zor doğrulmuştu. Boş gözlerle birbirlerine baktılar. Otuz saniyelik bir bekleyişten sonra,
– Bozuldu, servise gönderdim, dedi ve sırtını dönüp yattı. Adam donup kalmıştı.
– Nazife, anahtarlar?
– Hı onlar mı? Paltonun cebinde.

Gecenin ayazında paltosunun yakalarını iyice kaldırıp hızlı adımlarla arabaya yürüdü. Dün; “Şalgam suyu senin neyine!” diye arkadaşına o kadar çıkışmıştı. Yarım leğen çiğ köfte; ardından kadayıflı dondurma, sonra yarım bakır ayran yetmezmiş gibi iki şişe de şalgam suyu! Diğerleri neyse de o şalgam sularını içmeyecekti. Bayramda da böyle olmuştu. O gece de ambulans hizmeti vermek kendisine düşmüştü. Anahtarı kilide soktu, çevirdi. Kapılar soğuktan donmuştu. Var gücüyle asıldı. Tüylü koltuk kılıfına bir iki oynak hareketle yerleşti. Bismillah, dedi kontağı çevirdi. Tahmin ettiği gibi olmuştu. Zaten Hacı Murat’ın âdetiydi bu. Soğuklarda çalışmazdı. Allah’tan arabayı bayıra bırakmıştı, aşağıya saldı. Arkada egzoz patlamasıyla karışık kara bir duman bırakarak uzaklaştı. Arkadaşının evine vardığında onu tespih böceği gibi kıvrılmış buldu. İçine acıma yüklü koca bir bulut çökmüştü. Apar topar arabaya bindirdiler. Hacı Murat sisli köy yollarında virajları ütüleyecek bir süratle ilerliyordu. Hastaneye varmaları yirmi dakikalarını bile almamıştı. Hemen yatırdılar. Serum takıldı, tahliller yapıldı. Az sonra ince, uzun boylu, sarı saçlı bir doktor başucunda belirdi.

– Ülserin olduğunu biliyor musun?
– Biliyorum.
– Peki, nelerin dokunacağını biliyor musun?
– Onları da biliyorum.
Doktor asabiydi.
– Madem biliyorsun; ne demeye bu kadar yiyorsun be adam!
Başını önüne eğdi, utangaç bir ses tonuyla, “Görünce dayanamıyorum doktor bey.” diye fısıldadı. Doktor ertesi gün diyetisyenle görüşmesini söyleyip homurdanarak ayrıldı. Diyetisyenin söyledikleri öncekilerden pek farklı değildi. Listeyi eline alıp dâhiliye doktorunun odasına çıktı. Duydukları doğruysa, dün gece mide kanaması geçirmiş, ölümden dönmüştü. Şimdi kendisini uzun bir açlık dönemi bekliyordu. Kim bilir kaç ay sürecekti. Doktora sordu,
– Bu diyet kaç gün sürecek?
Doktor gülümsedi.
– Eğer kurallara uyarsan üç yıl. Öncelikle senin 130 kilodan 80 kiloya inmeni bekliyoruz, ameliyat işine sonra bakacağız.

Çıkarken üç yılın kaç ay olduğunu düşündü. Bir de gün hesabına vurunca feleği şaştı. Tamı tamına bin doksan beş gün! Üstelik bir de her yılın altı saati vardı! Şimdiden elleri ayakları titremeye başlamıştı. Yine birkaç güne kalmaz depresyon geçirirdi.

Yürürken gözü sürekli kebapçı, pideci reklamlarında dolaşıyor, üç yıl boyunca yememesi gereken yiyeceklerin hayâli gözünde dağ gibi büyüyordu. Parklarda, sokaklarda serseri mayın gibi dolaştı durdu. Öğle yemeği vakti gelmişti. Ayaklarının kumandası, aklından çıkıp midesine geçmişti. Başını kaldırdığında kendisini her zaman gittiği kebapçının önünde buldu. Bütün ustalar, çıraklar işi gücü bırakıp onu karşılamaya çıktı. Patronun ağzı kulaklarına varıyordu. Böyle yağlı müşteri kolay bulunur şey değildi. Derin bir suçluluk duygusuyla içeri girdi, her zamanki sandalyesine oturdu. Aklı hâlâ üç yılı saymakla meşguldü. Acaba kaç öğün yemek demekti? Garson eline adisyonu alıp başına dikilmişti. Dilinin ucuyla, “Az şehriye çorbası…” dedi. Garson hâlâ başında bekliyordu, dayanamayıp sordu.

– Başka?
– Başka bir şey yemeyeceğim.

Bir anda bütün çalışanların gözü kendisine dönmüştü. Az çorba da ne demek oluyordu? Bu adam hiç değilse altı lahmacun yemeli üzerine iki de künefe istemeliydi. Acaba geçen gelişinde bir hata mı işlemişlerdi? Patron merak içinde kasadan kalkıp karşısına oturdu. “Hayrola Cem Bey, bir şey mi oldu?” diye sordu. Fena hâlde sıkılmıştı. Adam sanki “Senin göbeğe güvendik, dükkân açtık.” der gibiydi. İstemese de olanları anlattı. Patronun paçaları tutuşmuş, müşterisini kaybetmek endişesiyle gözlerini kocaman açmış, yüksek sesle herkesin içinde bağırarak konuşmaya başlamıştı.

– Can boğazdan gelir Cem Bey, boğazdan! Boş ver sen doktorları. İnsan sanki yemeyince çok yaşayacak. Peh! Kaderinde varsa yaşarsın de mi ya? Yoksa bir araba çarpar, Allah rahmet eylesin. Aç aç verirsin son nefesi. Ee ne oldu şimdi? Kim verecek onca aç günün hesabını? Kimse! Kelin merhemi olsa başına sürer de mi ya! Size yemeyin derler, sonra gelir benden kuyruk yağı sorarlar. Boş ver sen onları. Yeni döner taktım, iskender kestireyim mi?
Cem Bey şaşkındı. Aslında adam haksız sayılmazdı. Kimin ne olacağı belli miydi? Ya üç sene rejim yapıp sonra güp diye giderse. Allah geçinden versin ama gözü açık gitmek de var bu dünyadan.

Lokantacı, Cem Beyin ağzından çıkacak cümleyi heyecanla bekliyordu.

– Eh madem öyle, ver bakalım bir iskender, ama yağsız tarafından olsun.

Bir anda lokanta personelinin yüzlerinde çiçekler açtı. Cem Bey düzelmiş, eski hâline geri dönmüştü. Tabağın dibini sıyırırken içini derin bir pişmanlık hissi kaplamıştı. Daha geçen gün mide kanaması geçirmemiş miydi? Demek iradesi, bir gün bile sabredemeyecek kadar zayıftı. Hesabı ödedi, asık bir suratla lokantadan ayrıldı. Böyle olmaması gerekiyordu. Kasabanın minibüsüne binip camdan karlı dağları izlerken, tekrar karar verdi. Bunu saymayacak baştan başlayacaktı.

Eve vardığında hanımı endişeli bakışlarla “Nasıl oldun, ne dediler?” diye sordu. Fazla konuşmak istemiyordu. “Yine rejime başlayacakmışım; ama bu defa üç sene sürecekmiş.” dedi. Kadın merakla “Başka?” diye sordu. Adam kızmıştı. “Başka ne olsun hanım, aç kalacaz, yetmez mi?” diye çıkıştı. Akşam sofrada haşlanmış sebze ve salçasız şehriye çorbası vardı. Lokmaları, yasak olan ne varsa onlara niyet edip öyle yutuyordu. Bu usul ilk birkaç gün iyi gibiydi ama sonraları anlamsız oldu. Bir akşam işten gelince buzdolabının üzerine kocaman bir çetele astı. Geçen günlerin üzeri iyice karalanmıştı. Artık akşamları eve gelince önce buzdolabını açıp uzunca bir göz gezdiriyor, ardından çeteleye bakıp derin derin iç çekiyordu. Bu hâl onu gitgide asabi bir adam yapmıştı. Artık kendi yiyemediği için çoluk çocuğa da yedirmiyordu. Geçen pazar kahvaltıda çocuklara yumurtalı ekmek yaptı diye hanımına demediğini bırakmamıştı. Ona göre hâne halkı gözünün önünde yiyerek ona eziyet ediyorlardı. Yemeyeceklerdi. Artık böyle şeyleri bakkaldan marketten almıyor, kimseye de aldırmıyordu. Sabah akşam haşlanmış sebze yiyorlardı. Bir akşam dört yaşındaki oğlunun, karşısına geçip “Baba biz inek mi olduk?” demesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Kapıyı vurdu, dışarı çıktı. Merdivenlerden inerken “Babandır inek!” diye bağırıyordu.

Dışarıda da rahat yoktu. Ahalinin ağzında sakız olmuştu. Pek çoğuna göre on gün daha anca dayanır sonra eskisinden beter olurdu. Kasabadaki kasap, bakkal, pide fırını hepsi dört gözle rejimi bozacağı günü bekliyorlardı. Olanlardan en az etkilenen kuruyemişçiydi. O bile; “Günde iki yüz elli gram fıstık satıyorduk, ondan da olduk.” diye söylenir olmuştu. O sinirle gitti, kahvenin önüne oturdu. Burnundan soluduğu belliydi. Pideciden başka kimse yanına yanaşmaya cesaret edemedi. Selâm kelâm, hava su derken muhabbet geldi boğaz meselelerine dayandı. Pideci,

– Eee… Kaç günü kaldı şu senin rejimin, diye sordu.
– Dokuz yüz seksen iki gün.
Pidecinin ağzından kontrolsüzce, “Oha, o ne lan!” cümlesi çıktı. Her ne kadar toparlamaya çalıştıysa da kahvedeki gülüşmelere engel olamamıştı. Fazla uzamasın diye konuşmaya devam etti.
– Bak Cem, ben seni iyi bilirim. Sen açlığa gelemezsin. Nasıl olsa bırakacaksın. Bence hiç uğraşma. Bu sinirli hâlinle evde de huzur koymazsın.
Arada Kahveci de lâfa karıştı,
– Pideci Hasan doğru söylüyor abi. Kendini tut tut, nereye kadar! Sonra bir yerde patlayıverir Allah muhafaza. Bence bu işi hiç uzatma. Zaten senin açlığa gelemediğini herkes biliyor.
Pideci Hasan tekrar araya girdi,
– Cem bak, Trabzon’dan hâlis yağ getirttim sana tereyağlı bir pide yapayım, çoluk çocuk neşeniz yerine gelsin. Para da istemez bu defaki benden olsun.

O da kendini iyi tanıyordu. İradesizin biriydi işte. Ama ne olursa olsun rejimi bu gün bozmamalıydı. Şimdi bozarsa milletin dilinden kurtulamazdı. “Şeytan gibi sağdan yaklaşıyorsunuz bu defa kanmam!” deyip masadan kalktı. Ne evde huzur vardı ne kahvede. Gidecek yer kalmamıştı.

Yol boyu âheste âheste yürümeye koyuldu. O esnada okunan yatsı ezanı, içinde bir şeyleri kıpırdattı. “Hocanın da kovacak hâli yok ya!” diye geçirdi içinden. Namaza gitti. Yatsıdan sonra uzunca duâlar okumak hocanın âdetindendi. Bu defa da öyle yaptı. Huşû içinde “Ya Rabbi! Aça, garibe, darda kalmışa yardım et!” dediğinde, Cem Bey arka saftan öyle bir âmin çekti ki cemaat dondu kaldı. Namazdan sonra ihtiyarlardan ikisinin konuşmalarına kulak misafiri oldu:

– Ben ömrümde böyle âmin diyenini görmedim azizim. Adam hakikaten yürekten âmin dedi yahu.
– Doğru vallahi! Kesin kabul olmuştur. Afrika’daki açlara bile ucu dokunur, bak görürsün. Açın hâlinden, açlar anlar diye boşuna dememişler.

İçi biraz olsun rahatlamıştı. Eve doğru ağır adımlarla ilerledi. Pideci Hasan hâlâ kahvenin önündeydi. Başını kaldırmadan yürüyüp geçti. Sakin ve gülen bir yüzle kapıyı açmıştı ki bir de ne görsün. Beyninden vurulmuşa döndü. Hanımı ve çocukları sofrayı yere sermiş, dürüm dürüm lahmacunları aceleyle tıkınmaya çalışıyorlardı. Kadın onu görünce dondu kaldı. Elindekini yere koydu, ağzındakini zorlukla yutarken, “Erken geleceğini bilemedim.” diyebildi. Adam kızgındı, koyduğu kurallar alenen çiğnenmişti, ama çocukların yanında bağırıp çağırmak istemedi. Karşılarındaki koltuğa oturup şahin bakışlarını karısının üzerine dikti. Kadın ne yiyebiliyor ne sofradan kalkabiliyordu.

Bir ara kocasına dönüp “Sana kabak pişirdim yer misin?” diye sordu. Bu soru onu iyiden iyiye çileden çıkardı. “İstemez!” diye resti çekti. Kadın, çocuklar yatınca olacaklardan çekiniyordu. Korktuğu gibi de oldu. Kahvecinin dediği gibi patlayıvermişti. Önce gitti bir tencere kabağı çöpe döktü, ardından kendini mutfağa kilitledi. Bütün rafları dolapları tek tek boşalttı. Buralarda bir yerde olmalıydı. Yakınlardaydı, kokusunu alabiliyordu. Sonunda aradığını, makarnaların altında buldu. Salkım salkım ne hoş görünüyorlardı. Zaten şüphelenmişti. Bitmediğini biliyordu. Hanımı, kapının önünde ne kadar dil döktüyse de kapıyı açtıramadı. Mutfaktan gelen sucuk kokuları, kızartma cazırtıları balkon kapısının altından bütün sokağa yayılıyordu.
Aklına tek bir çare geldi…

Gece çalan telefon Mehmet Bey’in yine yüreğini ağzına getirdi. Önce kayınpederini yâd etti, ardından yine banyo kapısına çarptı. Bu defa sürahi aklındaydı ama vazoyu hesaba katmamıştı. Şangırtının ardından kırmızı telefonun ahizesini kaldırdı. Kulağına gelen yine Cem’in hanımının hıçkırıklar arasından seçilen iniltili sesiydi. İçinden, “Pes yani! Bu kadar olur ancak!” dedi.
– Ne? Kendini mutfağa mı kilitledi! Altın vuruş yapacak namussuz! Hemen geliyorum yenge, sen onu oyala.

Hemen giyindi, anahtarlarına bakındı, bulamadı.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın