Üzümcü-Ahmet Hikmet Müftüoğlu

Büyükada’da, Temmuz ibtidası. Öğle üstü. Güneşin eriyip toprakları, yaprakları kavrayıp kavurduğu, yalayıp parlattığı bir gün. Gökten dökülen sıcak, yanakları yakıyor göğüsleri eziyor nefesleri tıkıyor. Elle tutulabilir bir alev haline geliyor. Ortalık gözleri kamaştıracak derece aydınlık… Karşıdaki çamlar yanık, siyah bir leke gibi duruyor.
Bu kadar nura dayanamayan gözler sönüyor ve kapanan göz kapakları altında kımıldanmak istemiyordu. Yer, gök bir kor hâlinde için için yanıyordu.

Baygın, geniş sükûtun içinden tâ uzaklardan, iskele tarafından akisler hâsıl ederek korkunç, vakur bir seda kükredi:

– Kaaarpuz!… Karpuz!…

Köşklerin camlarına çarparak, çamların tepelerin­den aşarak kızgın bir kartal mehabetiyle dağların sırtla­rından uçan bu sesten ürken bir küme güvercin karşıki çamlıktan havalandı.

– Kaaaarpuuz!….

Bu sedaya Nizam tarafından daha dik, daha iri bir ses aks-i seda gibi cevap verdi:

– Çaaaavuuuş!…

Sükût!.. Sanki bu dik, kalın, büyük sesin azametin­den mevcudat bir saniye için ürkmüş, titremişti. Sükûtun altında sinmiş duran dağlara, denizlere bu iki sesin yük­sekliği hâkimdi.

Çaaavuuuş!… Çaaavuuuuuş

Sesi kadar yüksek vücûdu, değirmi ve kır sakalı, açık ve yanık göğsü, kalın tozluklu baldırları, saf çehresi arka­sından seksen okka çeken içice geçmiş iki küf es iyle bu recüliyyet heykeli şimdi karşımda duruyordu:
– Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun. Se­sin gürlüyor!

– Bağırmıyorum ki…

Üzümünü verdi. Yukarıki tepeye tırmanmaya başla­dı. Etrafı çınlatıyordu:
Çaavuuuş!…

Ben bu sese, bu sesi hâsıl eden cevhere meftunum.

Şimdi yanımızdaki sokaktan bir satıcı daha geçiyor: Biraz daha uzaktan “çalı fasulye, kemer patlıcan!” sesleri alçaklarda paylaklanarak yayılıyor. Bunların üstünde uçan “çaavuuuş!…” avazının yanında bu yıpranmış, çatla­mış sesler ne kadar âciz, ne kadar pest kalıyordu.
Evin arka penceresine koştum. Üzümcü tepeye var­mıştı. Yolun kenarındaki kayanın üstüne küfesini koydu. Ellerini belindeki kızıl kuşağın ön tarafına soktu. Açık göğsü, çıplak, sert baldırlarıyla bir kuvvet âbidesi vaziye­tinde durdu. Mütekebbir, kalın kaşları altında mütehakkim ağır dönen iri gözlerinden fırlayan nazarlarıyla, Mar­mara’nın dalgalarına, karşıki sahile, mavi göğü, lâcivert deniziyle, altın köpüğü renginde güneşinin ışığıyla mavi gözlü, sarı saçlı bir kıza benzeyen sevimli, sevgili yurdu­nun taşına, toprağına derin derin baktı,.. Bu bakıştaki es­rar, bu bakıştaki feryad, memleketi için: “Allah! dedim, yatağana dayandım;

-Ben seninçin al kanlara boyandım” beytinin mağrur bir meali idi.

Pencerenin önünde bu canlı kaleyi hayretle, hürmet­le seyrediyor; bunun kur’a neferi hâlinde üstünde mavili kırmızı yemeni sarılmış kalıpsız, püskülsüz fesi, ayağında yırtık çarığı, sırtında alaca mintanının üstünde koyun postundan dağarcığı olduğu hâlde sırayı bozmamak için bir kuzu gibi seğirte sıçraya Harbiye Nezâreti’nin büyük kapısından içeri girdiğini görüyordum.

Bugün uçuk benzinle, yırtık cepkeninle bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, asker ocağından, yarın yeni libâsınla, kızıl fesinle bir âmir ku­rumuyla çıkarsın! O zaman, bugünkü zayıf, yarın kavî bir kahraman olur; bastığın yerleri titretirsin!… Atın dizgini­ni kavrayıp, kılıcını çektiğin, tüfeğini omuzuna vurup, süngünü taktığın vakit bugünkü köylü, yarın korkunç bir asker olur; âsîleri sindirirsin!… Tarlanı çapalar, davarını güderken hakaret görürsen bugünkü koyun, yarın yırtıcı bir kaplan kesilir; yuvam bozanları ezersin!…. Seni böyle bir an içinde değişmiş görenler sanırlar ki bu sağlam vü­cut yalnız asker libâsı giymek, bu sert pençeler yalnız si­lâh kullanmak, bu kalın ses yalnız siper almak için yara­tılmıştır.
Senin o tabur hâlinde bir pulat kütlesi katılığında yürürken takındığın o salâbet, o vakarı görüp de, sana güvenmemek, seni sevmemek kabil değildir.
Sen gürbüz ninenin, gür ve temiz sütünü daha emer­ken azamet-i nefs, sebat ve tahammül, itaat ve tahakküm gibi âmir olmak için yaratılmış bir cinsin faziletlerine mâ­lik olmuşsun. Bu hâkimiyet esaslarım başka milletler mekteplerde, medreselerde anlarlar. Sana bu meziyetleri ninenin iri siyah bakışı, babanın kükreyen dik sesi, Kuran’ın esrarengiz ahengi öğretmiş.

Yırtık poturunla da vakursun; mahkûm olsan da hâ­kimsin; temellükten ziyâde tekebbüre meyyalsin; fikrinde azmin gibi sabitsin; sertsin, sertliğinde kabalıktan, baya­ğılıktan ziyâde âmiriyet kuvveti, necâbet lâubaliliği var­dır. Hiddetle yıldırım gibi gürlediğin halde rikkatle bir bulut gibi ağlarsın; safiyette bir melek, ısrarda bir dev­sin… Onun için dünyada eşi bulunmaz bir millet olmuş­sun. Düşündüğün zaman bir arslan temkiniyle ağır ve sa­kin durusundan, kızdığın vakit ki azim ve şiddetin anlaşıl­maz. Uzun kirpiklerin altında utanganç ve durgun düşü­nen iri gözlerin bir kere açılmasın; kalın kaşların bir kere çatılmasın; o zaman varlığın, benliğin köpürür, taşar! O zaman ceberûtun, haşmetin parlar, yükselir. O zaman cebbar olursun. Bu acayip sırr-ı hilkatini bilmeyenler, ya­nılırlar.

Büyüklere karşı saygın bizzat sayılmayı sevdiğindendir; muti olman, muta olmak istemendendir.
İnce işlere alışmaya vaktin olmasa bile, zor bazuya bağlı teşebbüslerden lezzet alırsın. Kara topraktan, ak ekmeğini çıkarırsın.
Fikrinde muannit, muhabbette muannit, muharebe­de muannitsin. Yeniliğe çabuk alınmazsın, fakat bir defa da alışırsan bırakmazsın. Safsın; seni çekemeyenler böbürlenmekle değil, ekseri sana yaltaklanmakla seni ızrar ederler. Ayakların, kolların bir boğa gibi ağır ağır kımıl­darken tavrından tükenmeyen bir tahammül, yılmayan bir azim aşikâr olur. O engin denize benzersin ki yavaş yavaş coşar ve coşunca da pek hırçın olursun.
Maddî menfaate ehemmiyet vermezsin. Para deni­len mâden parçasına i’tibar etmezsin. Suçun budur. Müs­rifliği asalet icâbı sayarsın.

Vakarın benliğine galebe çalar. Cananını canına ter­cih edersin. Ekseri başkaları için yaşar; başkaları için ça­lışır; başkaları uğruna ölürsün. Başkaları seni beğendiği, hâlde sen kendini sevmezsin. Ne zaman köyünde, önüne bir önlük koyup makine basma geçecek, ne vakit eline pergel alıp masaya yaslanacaksın? Ne zaman dükkânının tezgâhında sermayenin faizini hesap edeceksin?… Sen­den bunu bekliyorlar, sana bu kusuru buluyorlar… Fakat vakit kalıyor mu? Keseni doldurmak için değil, karnını doyurmak için kullandığın sapanın demirini tarlanın ortasında bırakıp tüfeğin çeliğine sarılıyorsun… O serhadden bu hududa koşuyorsun… Bulgaristan’da Ölüyor, Yu­nanistan’da ölüyor, Acemistan’da ölüyor, Sırbistan’da ölüyor; yalnız yurdunda, köyünde ölemiyorsun. Sevgili Ayşeciği doya doya Öpemiyor, yavrun Mehmetçiği seve seve büyütemiyorsun…

Bir ulu çınarsın ki kırılır, eğilmezsin; ölür, inlemezsin… Kanınla çorak kumlukları sularken ekmeğini alnı­nın terine batırır yer, yine düşman karşısına yaralarınla beraber her yerde bir istihkâm gibi çıkarsın… Sen zâlim heybetinle bir mazlumsun; ninenin, atanın bucağında bir garib; ananın, babanın kucağında bir yetimsin!…

Dul analarla dolu olan şu Anadolu bir üvey nine ka­dar sana cefakârdır… Sen Şarkın kınına giremeyen bir kı­lıcısın; doğüle döğüle tavlanır, vurula vurula kırılırsın. Yine her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımından bir şimşek çıkar. İlâhî bir kuvvetin, ebedî bir feyzin var, ey Türk!…

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın