Tüten Ocak-Mehmet Türkan

Güneş epey yükselmişti. Evin kapısındaki armut ağacı baharın ılık rüzgârıyla sallanıyor, beyaz çiçeklerin yaprakları döne döne bir kelebek gibi vere düşüyordu.

Evin önü terk edilmişliğin izleriyle doluydu. Duvarlara kadar otlar bitmiş, tahtalar ve taşlar yosunlaşmış, her ne var ise hüzne gark olmuştu.

Kapının önünde üzeri yosun tutmaya başlamış taşın üstüne çöktü. Kapısı yarı açık üzerinde yer yer göçükler oluşmuş evlerini seyretti. Yosun tutmuş pervazları, ara ara otlar bitmiş duvarları süzdü. Gözleri nemli, acı ve ızdırabın verdiği hüzün dolu bakışlarla bir süre öyle baktı durdu eve doğru.

Burası, I. Dünya Savaşı’nda savaş alanı olmuş, harabeye dönmüş bir Karadeniz köyü. Karşı tepelere Ruslar mevzilenmişler bu köye de Türk askerleri siperlerini kazmışlar. Köylüler de başka köy ve bölgelere göç etmek zorunda kalmışlar. Ruslar, toplarla ve silahlarıyla defalarca dövmüşler köyü. İnsanlar aç, susuz, çıplak; çoluk çocuk perişan terk etmişler köyü yaşlı gözlerle. Ruslar, geriye harabe perişan ve yok olmuş, parçalanmış, perişan aileler bırakarak 1917 ihtilaliyle buralardan gitmişler.

Eve gelmeden çoktan verilmiş kara haber. Köyün yaşlılarından Mehmet Emmi her şeyi anlatmıştı. Emin’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Evin kapısına tekrar baktı buğulu gözlerle. Küçücük penceresine, otların sökün ettiği duvarlarına, yarısı yıkılmış saçaklarına baktı.

“Ana desem ana yok, baba desem baba yok… Bacım açlıktan ölmüş Görele sokaklarında. Mezarını bile bulamamışlar… Ağabeylerimin künyeleri gelmiş askerden… Amcalarımı hiç bilen yok…” Diyerek yutkundu birkaç kez. Boğazına sıra sıra düğümler atıldı. Böyle demişti Mehmet Emmi…

İçinden ”Hasan Ağabeyim dersiamdı askere almazlar diyorlardı. Demek ona da sıra geldi.” diye geçirdi. Mehmet Ağabeyimle birlikte Erzurum taraflarına gönderilmişler…

Rüzgâr vurdukça kestane ağacından yapılmış, yarı açık duran kapı gıcırdayarak sallanıyordu.

Bir türlü kapıdan içeriye girmeye cesaret edememişti. Ayakta duracak takati de kalmamıştı. Günlerce yol yürümüştü. Terhisten sonra neredeyse Erzurum’dan bu yana yürüyerek gelmişti. Armudun yanında duran üzeri yosun tutmaya başlamış taşın üzerine bir külçe yığını gibi tekrar çöktü. Başını ellerinin içine aldı.

Elleri nasırlanmış, kolunun kılları kirlenmiş, gömleğinden dışarı fırlamıştı. Ela gözleri ile ufuklara baktı bir zaman. Orta boyu geniş omuzu ve kırmızı çehresi, kalın kaşları ile çok da değişmemişti Emin ama koca yedi yılın ve binlerce yıkımın ızdırabı sinmişti bakışlarına. Hatıraların gizemine daldı biraz sonra, söylenmeye başladı içinden,

“Babam müderris idi, biraz da yaşlıca idi… Onu asker etmemişler. 0 da hicret etmiş. Ünye’ye gitmiş. Hocalık yapıyormuş yine. Yer yurt vermişler ama duramamış oralarda ‘Memleket, özledim hele bir haber alayım.’ diye gelmiş o da göçmüş sebebi bilinmez bir hastalıktan mı açlıktan mı bilinmez… Ah !.. keşke duraydın oralarda sen de rahat ederdin biz de.” diye sıraladı cümleleri. “Ardından ızdırabın acısını yüreğine sığdırıp taşıyamayan anam göçmüş gitmiş fani âleme. Küçük kardeşim Mustafa açlıktan ölmüş bir yerlerde dilenirken…” Ardını getirtmedi. Yaşlar sıralandı ardı sıra, eğri eğir yanaklarından akıp bağrına dökülmeye başladı. Fuzuli’nin dediği gibi “Âb-gûn” a döndü dünya.

Emin, 25-26 yaşlarında. Kalın kara bıyıklı, orta boylu, kısa boyunlu, kalın, kıllı ve güçlü kolları olan bir gençti. Başında bir fesi, yan yırtık bir çarığı ve yıpranmış elbiseleri ile yedi sene sonra evine dönen, ama döndüğünde kendi kuru bir canından başka kimsesi kalmamış bir İstiklal Savaşı gazisi. Kazım Karabekir Paşa’nın ordusunda savaşmış ta Bakü’ye kadar gitmiş bir gazi. Onbaşı Emin…

Birkaç defe oturduğu taştan kalkmaya yeltendi ama kendinde o takati bulamadı. Hüzün bütün damarlarına ilmik ilmik işlemişti. Birkaç silik hayvan sesinden başka hiçbir şey duymadı. Önce alnına konan bir karasinek hoşladı onu. Elinin bir hareketiyle o da vızlayıp gitti. Son bir hamle ile toparlanıp kalktı oturduğu yarı yosunlu taşın üstünden. Hiçbir şey düşünmedi bir an. Kapı zaten yarı açıktı. Aralıktan kenarlara tutunarak girdi içeri. Karanlıktan hiçbir şey göremedi. Açlıktan takati kesilmiş başı dönüyordu. İç kapının pervazına tutunup bir müddet bekledi. Güneşin etkisi gözünden gitmeye başlayınca bu yarı aydınlık evin içini yavaş yavaş görmeye başladı. Ocakta bir sacayak, altında ne zamandan kaldığı belli olmayan birkaç yanık odun vardı. Öbür tarafta birkaç kap kaçak, tahta kaşıklar ve yerde yarısını güvelerin yediği bir çul…

Zemindeki tahtaların kimi kırılıp dökülmüş. Çatıdan sızan yağmur çürütmüştü tahtaların bazı kısımlarını. Küçücük, birer gözetleme deliği gibi pencerelerin hiç birinde cam kalmamıştı. Sadece birine çekilmiş ve yarısı yırtılmış naylon vardı. Bir kaç elbise ve bir sedir evin bütün varlığı olarak kalmıştı.

İyice dermanı kesildi. Ayakta duramadı. Başı ellerinin arasında olduğu yere çöktü. Bir süre hiçbir şey düşünemedi. Tekrar kalkarak dışarı çıktı. Duramadı ev denilen bu viranenin içinde. Önce armut ağacına yaslandı. Sonra tekrar o taşın üzerine oturdu.

“Babam, annem, ağabeyim, kardeşlerim, akrabalarım…” diye geçirdi içinden. Neredeler? Ben ne yapacağım şimdi..? Hiçbir şeyim kalmamış bu bedendeki kuru bir candan başka…”

Evin önündeki tarlayı otlar kaplamış. Kim bilir ne zamandan beri ekilmemiş. Tarlanın orta yerinde kırık saplı, paslanmış bir kazma, anasının tarlayı çapalamak için kullandığı kazması, geçmişi anlatır gibi yatıyordu. Evin yanındaki fırının bir yanı göçmüş, üzerindeki tahta kaplamaları da rüzgâr koparmış. Fırının yanındaki çeşmenin suyu oluğundan değil yanından akıp toprağa batıyor.

“Hüseyin amcamlar” dedi içinden “ne oldu ki acaba?…” Sorular birbirini sıraladı ar arda ama çoğu cevapsız, kaldı hüznün ızdıraplı yokuşlarında.

Nereye dönse bir acıyla karşılaşıyordu Emin. Her nefeste hüzün yudumluyor, boğazına bir düğüm daha atılıyordu. “Bu ne imtihan Ya Rabbi dedi, bu ne imtihan..?”

Köyün yukarısında terk edilmiş siperler vardı. Bizim askerler kullanmıştı. Onları uzaktan görünce: “Kim bilir ne delikanlılar girmiştir kara toprağa kefensiz, kim bilir kaç tanesinin soyu kapandı, kim bilir kaç tanesinin çocukları babasın, anaları oğulsuz kaldı…” diye hayıflandı. Her hatırlama hüzün grafikleri çiziyordu yüreğinin bir köşesinde.

Ellerini avuçlarının içine aldı. Dizlerinin üzerine eğilip ağlamaya başladı. Ne kadar süre geçti bilinmez öylece kaldı bir süre.

Baharları gelen Guguk kuşları vardır buralarda. Onlar kimin tarlasında öterse o sene o eve bir musibet uğrarmış. Bu kuşlar sevdiklerini kaybetmiş insanlara da benzetilirdi, Bir Guguk sesi duydu derinden derine. Köyün yukarısında ötüyordu. Uzun bir hayalden uyanır gibi uyandı. Başını kaldırdı baktı o yöne doğru. “Daha nem kaldı ki!” dedi. Yaşlar yanaklarında sellerin geriye bıraktığı yarıklar gibi izler bırakmıştı.

Eski günlerin hayaline daldı Emin. Ermenilerle savaşı hatırladı. 0 günlerin heyecanıyla durulur gibi oldu. Erzincanlı Karabey geçti aklından. Karabey, karayağız, uzun boylu, biraz kamburca duran yiğit bir vatanperverdi. Bir türlü ayağına çarık uyduramamışlardı bu biricik arkadaşının. Ermenilerle yapılan çatışmaların birinde Gümrü yakınlarında siper aldıkları taşın arkasında vurulmuştu. Şehitlik şerbetini içen bu arkadaşının adını, bir gün evine döner de oğlu olursa oğluna koymaya karar vermişti.

“Ah!.. Karabey ah!.. dedi. Nasılda düşürdüler seni toprağa. Sen yere düşecek adam mıydın? Sen ölecek insan mıydın..? Bir gün bu harabede bahar gelirse sözüm söz adını vereceğim oğlumun birine. Adı Karabey olacak oğullarımdan birinin. Ayağına bir türlü çarık uyduramamıştık dedi. Hatıralar bir film şeridi gibi sıralandı gözlerinin önünde.

Arpaçay yakınlarında bir öküz kesmişler etini askere yemek, derisini de çarık yapmışlardı. İşte o zaman bir türlü uydurulamamıştı çarık. Emin Onbaşı’nın çarığını da fareler kesmiş o da bir süre daha yırtık çarıkla devam etmişti harbe.

Hanife’yi seviyordu, Çakır Teyze’nin kızını. Aradan yedi yıl geçmiş çok şey çok şey değişmişti buralarda… Onun da babası yoktu zaten. Acaba yaşıyorlar mıydı? O mavi gözlü çekingen bakışları, tedirgin yürüyüşleri toprak mı oldu acaba…

Daha gerisini düşünmedi. Saatler geçmesine rağmen kalkmadı bu yosunlu taşın üstünden. Bir heykel gibi durdu hayaller âleminde gezinerek.

“Kazım Karabekir Paşa onbaşısıyım. Cenk ettim düşmanlarla. Ermenileri sürdük yurdumuzdan. Ermenistan’ı geçtik boydan boya ta Azerbaycan’a vardık. Zafer bizim oldu ama ben her şeyimi kaybettim. Bir kuru candan başka bir şey kalmadı. Onu da neyleyim ana, baba, bacı kardeş, yar olmayınca…”

Taşın üstünden kalktı. Çeşmenin yanına gitti. Çeşmenin yıkık tarafından toprağa giden sudan bir gölet yaptı. Bir süre bekledi durulunca önce birkaç yudum su içti ve yüzüne birkaç kez su çarpıp yıkadı. Derin bir of! çekti. Mecnun’un çöllerde çektiği “ah”lar gibi yanık yanık göğe yükseldi. Üfledi ızdırabın havanın boşluğuna.

Bir türlü karar veremedi ne yapacağına. Armut ağacına yaslandı yine sonra dibine oturdu. Vakit ikindi oluyordu. Öyle amaçsız ve biçare beklerken bir ses ile irkilip uyandı dalıp gittiği uykudan. Gelen Mehmet Amca idi.

-Selamün aleyküm Emin!

-Aleyküm selam Mehmet Emmi!

-“Hoş geldin” dedi derinden bir sesle.

-Hoş bulduk oğul.

Konuşacak derman bulamadı. Kendini yere yığılmış bir külçe gibi hissediyordu. Sustu. Bir süre öylece beklediler. Mehmet Amca sakalını sıvazladı. Beyaz sakalları da epey uzamıştı. Konuşacak yol aradı. Burnunu bir o yana bir bu yana itti. Uzun boyundan geriye titrek ve kırışmış bir el ve bükülmüş bir bel kalmıştı. Kaşları bile kırçıllaşmış, birer diken gibi duruyordu. Gözleri iyice yuvasına gömülmüştü. Bir iki kesik kesik öksürdükten sonra konuşmaya başladı. Yağmur bulutlarından yağan rahmetler gibi sıraladı sözlerini.

“-Oğul!

“Ölenle ölünmez. Bu hayat, bu nesil devam etmeli. Bu ocak yeniden tütmeli. Hasan ve Mehmet şehit oldular. Onlar ölümsüzlüğe erdiler. Baban bilge bir müderris idi. ilmiyle güçtü öbür âleme. Kardeşin Mustafa ve annen nedendir bilinmez birlikte göçtüler sonsuzluk âlemine. Sen bu ocağın son varisisin. Bu ocağın tek direğisin.

-Emin, bu ocak tütmeli, bu nesil, bu soy devam etmeli!..”

Emin onbaşı, bön bön bakıyordu ızdırap okunan ela gözleriyle. Çok anlamsız geliyordu Mehmet Amca’nın sözleri. Hiç sesini çıkarmadı. Konuşmaya devanı etti Mehmet Emmi:

“-Ağaçlar ayakta ölür oğul” dedi. Ayakta durmalısın. Devirmeye çalışanlara fırsat vermemelisin. Bak, köyde kalanların gözü senin yerinde, yurdunda. ”Ölse de konsak bu varise diyorlar. Onların dediği mi olsun? Haydargilin Hasan fırsat kolluyor zaten. Verme fırsatı. Hanife’ye de göz dikmiş, isteyip durur anasından.

-Kendine gel Emin, kendine gel!

-Kalk gidelim.”

Tuttu kolundan kaldırdı onu. Yürürken bir kertenkele taşların arasından onları izliyordu. Yaklaşınca ani bir manevrayla içeri kaçtı.

“-Hanife”, dedi Emin.

“Yaşıyor mu?”

“Evet komşu köye sığındılar savaşta. Çok yokluk ve açlık çektiler ama sağ döndüler köye. Çakır Kadın’nın babadan kalma az çok paraları varmış. Onunla durumlarını düzelttiler diyorlar.” Dibek taşının önünden geçerken kardeşleriyle buğday dövdükleri günleri ve yarısını dışarı döküp annesinden yedikleri azarı hatırladı. Mehmet amcanın evinde bir şeyler atıştırdılar olandan bitenden. Daha çok şeyler anlattı Mehmet Amca ama Emin bunların çoğunu duymadı bile.

Mehmet Efendi, biraz düşündü. Başından sarığını çıkarıp ağarmış saçlarını kaşıdı, elmacık kemiğinden aşağı doğru indirdi elini. Biraz sıkıntılı:

“ -Gel! İstersen bir Çakır Kadın’a gidelim. Vakit geçirmeden isteyelim Hanife’yi.”

“Mehmet Emmi, benim gibi hiçbir şeyi kalmammış bir çulsuza niye versin kızını. Haydargilin Hasan da istiyormuş ya, onlar varlıklı, onlara verir.” dedi inler gibi bir sesle.” Çok zor, çok zor, vazgeç bu işten!”

“-Denemekte fayda var. Söylemekten ne çıkar hele biz bir deneyelim.”

Birkaç gün sonra Hanife’yi istemeye gittiler. Molla Mehmet Emmi hal diliyle durumu anlattı. Allah’ın emri ile istedi kızı Emin’e. Çakır Kadın fazla nazlanmadı. Onların da bir ere, erkeğe ihtiyaçları vardı. Daha önce birbirlerine gönülleri olduğunu biliyordu. Hanife’yi verdi Emin’e ve onu oğul diye kabul etti. Oracıkta söz kesildi, şerbetleri içildi. Hayırlar dilediler.

Haber tez ulaştı Haydargilin Hasan’a, tüfeğine alıp düştü yola. Ben bu köyde dururken, ben bu köyün en varlıklısı iken. Benim niyetime karşı tavır ha!., diye hiddetli hiddetli mırıldandı.

Emin, Mehmet Emmi ile gece eve dönüyordu. Patikanın kenarında çalılara saklanmış olan Hasan yola atlar atlamaz doğrulttu tüfeği.

“Ya bu işten vazgeçersin, ya da şuracıkta toprağa düşersin, soyunu tüketirim böylece” dedi. Emin öyle kolay yutulur lokma değildi. Az mı tehlikeler yaşamıştı cepheden cepheye. Ölüm onun için sıradan bir şeydi. Az mı Ermeni’yi gömmüştü toprağa. Bir sıçrayışta namluyu yan tarafa çevirip çiftesini dayadı Hasan’ın çenesinin altına.

“-Hadi söndür soyumu” dedi.

Hasan ayağında potini, sırtında yeleği, başında fesi, pos bıyığı ile donmuş gibi dikildi öyle. Bir yolunu bulmuş ya da bedelini ödemiş askere gitmemişti. Beklemiyordu bu tepkiyi.

Molla Mehmet Efendi girdi araya:

“Etmeyin eylemeyin, nedir paylaşamadığınız, ayıp değil mi?” dedi. Aralarına girip ayırdı onları.

“Hasan senin karın yok mu? Ne diye elin nişanlısına göz dikiyorsun? Ayıp değil mi? Var git işine.” diye azarladı

Kavga katliama dönmeden bitirdi olayı. Hasan’ın gururu kırılsa da bir başkasının nişanlısına göz dikmek gelmedi işine.

Emin ile Hanife birkaç kilim, iki üç kap kaçak ile düğün edip kurdular yuvasını bir iki hafta sonra. Açlığı yokluğu birlikte paylaştılar dosta düşmana karşı. Tarlaların bahçelerin birçoğunu Haydargil’in Hasan’dan kurtaramadılar. Köye muhtar da olunca daha da kuvvetlenmişti çünkü. Bir yolunu bulup, yedirip, içirip tapuluyordu kendi üstüne. Daha birçok hazır yiyiciler vardı. Az uğraşmadılar onlarla da.

Bacaları tütmeye başladı. Camlarına yeni naylonlar çektiler. Yıkılan yerleri onardılar güçleri yettiğince. Fare deliklerini tıkadılar. Tabandaki kırık, çürük tahtaların yerine yeni tahtalar yonttular kızılağaç kalaslarından. Tarlalara mısır, fasulye, patates ektiler, lahana diktiler. Zor geçti bu yaz ama göze doğru yiyecek mısırları, fasulyeleri, patatesleri oldu. Çeşmenin yanından akıp toprağa kaynayan suyunu oluğuna bağladılar. Yıkılan fırını tamir ettiler. Kabak pişirdiler ilkin sonra ekmek. Yıllar geçtikçe inekleri koyunları oldu Emin ile Hanife’nin.

Sonra çocukları oldu. İlk çocuklarına şehit ağabeyinin adını koydular “Hasan” dediler. İkinci çocuklarına babasının adını koydular “Ali” dediler. Üçüncü oğullarına adını koymaya söz verdiği Erzincanlı şehit arkadaşının adını koydular “Karabey” dediler. Daha çocukları oldu. Onlara da “İbrahim, Maviş” adını koydular.

Emin armudun dibine yaslandı yine. Derin derin düşüncelere daldı. Taşta yosun yoktu. Kapı kapanıp açılıyordu. İçerden hayat sesleri yükseliyordu. Kuzulardan birin pantolonunu yaladığını, ona sürtündüğünü bile hissetmiyordu. Kuzu ayaklarıyla bacağına vurunca uyandı uykudan yetim Emin. “Çok da yoruldum” dedi. Bir tas ayran istedi içerden. Ayranı kızı Maviş getirdi. İştahla içip tası kızına uzattı adı gibi maviş gözlü kızına. Kız koşarak içeri girdi.

“Karabekir. Paşa ne büyük adamdı..” dedi içinden. Yine gözleri buğulandı. Erzincanlı Karabey’i, çarık hikâyelerini, çektikleri açlıkları, ölümle burun buruna geçen günleri düşündü. Sonra şehit ağabeyi, babası, Görele sokaklarında açlıktan ölen kız kardeşi geçti aklından. Babası Müderris Molla Ali’yi düşündü tekrar. “Ne işin vardı kalsaydınya Ünye’de, şimdi biz de rahat ederdik. Oralar daha rahat memleketler. Belki sen de ölmezdin” dedi. Sonra üzüldü böyle düşündüğüne Yine yaşlar süzüldü yanaklarından.

Ali’nin yemeğe çağırmasıyla kalktı oturduğu yerden. İçini çekti. Başındaki iyice sararmış fesini bir sağa bir sola çevirerek başını kaşıdı.

Bacadan dumanlar tütüp eğri eğri göğe yükseliyordu.” “Şu işe bak!” dedi, babam bana. “Deli Emin” derdi. “Senden adam olmaz…” derdi. Demek bu ocağın tütmesi benim bir deliye düştü. Allah’ını sen güç ver.” dedi. Eve yönelip kestane ağacından yapılmış koca kapıyı gıcırdatarak açıp içeri girdi.

Ocak bu deli ve yetim Emin ile tüttü. Cıvıltılar çoğaldı. Soyu çoğaldı gitti. Ocakta insan sayısı neredeyse yüze yaklaştı. Hâlâ tütüyor bu ocak…

Mehmet Türkan

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın