Tuğra

Garsona,

“Bir bira daha” dedim.

Bu, dördüncü oluyordu. Duygularım ile efkarımın birbiriyle uyum sağladığını düşünüyordum. Artık ne mutlu ve ne de üzgün idim. Günde on iki saat çalışarak hayatımı kazanmaya, ekmek parası bulmaya mecburiyetim olmadığı gibi, meşru ve gayri meşru bir şekilde zengin olmak ihtimalim de yoktu. Düşünmenin o insan elinde olmayan belirsiz hızıyla hayatımın hesabını, bilançosunu yapıyordum. Aç ve muhtaç değildim. Şimdi şu birahane penceresinden seyrettiğim sokak panoraması, şu gelip geçen servet ve bolluk hülyaları içinde bulunan gözlerime elleri daha beyaz ve tombul, kalçaları daha geniş ve uyumlu, boyları daha narin ve uzun, dudakları daha kırmızı, yüzleri daha masum görünen kadınlara karşı duyduğum tabii arzuyu da beynimden defedersem, tamamıyla rahat kalacaktım. En güzel kadının bence ne önemi olabilirdi. Mademki aşırı çalışmaktan ve koşuşmaktan hastalanmış başım, en sıkı bir âşıkâne okşayış, ihtiraslı bir öpücükten sonra çatlayacak derecede ağrıyor ve bir hafta boş ve acı içinde kalıyordu! Servetin de gereği yoktu. Mademki sürekli zevk ve haz alma ve kabul olunan “cinsi temas” hayvanlığına katlanamıyordum; parayı ne yapacaktım? O bana, asla yürüyemeceğim yeni ve cinsi ihtiras yolları açacaktı. Eflatunî[1] kucaklaşmalardan taciz olmayacak kadar cahil de değildim… Önümdeki büyük kadehi bir yudumda içtim ve garsona tekrar,

“Bir bira daha..” dedim.

Bu beşinci oluyordu. Dışarıya, akşamın giderek esmerleşen rehaveti içinde sürekli geçen bu sosyal ve sonsuz şeride bakıyordum. Arabalar, güzel kadınlar, çiftler, aileler, yalnızlar, subaylar, asayiş memurları, satıcılar.. Kimi eğlenmeye, kimi çalışmaya, kimi istirahat etmeye gidiyordu. Fakat hepsi, benim kendi kendime ihtiyaç duymadığımı farz ettiğim şeye, paraya, menfaate koşuyorlardı. Bu şüphesizdi! Vazife, iyilikseverlik, fazilet, fedakarlık… Hatta her şeyden vazgeçiş bile bir örtü, gören bir göze karşı altındakini saklayamayan ince tül bir perde idi. Bu perdenin altında daima para ve çıkar vardı. Yalnız ben! Zavallı, hasta, onun için, para ve çıkar için yaşamıyordum. Fakat şimdiye kadar niçin uğraştım! Gülümsedim, “İlim ve her şeyi bilmek için!” diyerek sürekli karanlık ve cehalete koşmuştum. En sonunda sade ve ahmak bir köylü gibi geçmişin tatminkârlığıyla ister istemez zebun[2] olduğunu itiraf eden Darwin’den ne öğrendim? “Hiç, hiç, hiç…” İtiraf etmeliyim ki, herkes gibi ben de bir cahilim! Herkesten çok cahilim, çünkü onların genetik ve nesilden nesile aktarılan düşünceleri ve inançları var. Halbuki benimkiler tamamıyla iflas etti. Yıkıldı. Ve yerlerine hiçbir şey koyamadım. Sıhhatimi kaybettim. Şimdi hasta ve normal dışı bir vücudun taşıyıcısıyım. Gittikçe büyüyen kararsızlık ve şaşkınlığım bu mevcudiyet yükünü daha ziyade ağırlaştırdı. İtiraf etmeliyim, işte eziliyorum. Düşünmemek istiyorum… Birden önümdeki dolu ve büyük kadehi tamamıyla içtim. Karşımdaki, kimbilir, bana bakarak neler düşünen garsona tekrar,

“Bir bira daha…” dedim.

Bu altıncı oluyordu. Artık içmemeliyim! Rahatsız olacaktım. İçimden,

“Mademki ölüm var, o halde sıhhatin ne kıymeti olabilir?” diyordum.

Yok, yok. Kalkmak lazım, yahut içmeden oturmak… Hesap görmek için cebimden bir mecidiye çıkardım. Beyaz ve kirli, yuvarlak ve parlak bir gümüş parçası! Ah para! Kuvvet simgesi! Bu küçük tanrıyı gözlerime yaklaştırdım. Sanki ilk defa görüyordum. Etrafında uçları birbirlerine temas etmiş hilallerden meydana gelen bir daire vardı. Bu hilallerin dışlarına küçük ve içlerine görece büyük yıldızlar yerleştirilmişti. Ortasında bir tuğra vardı. Birden düşündüm: “Tuğra” Bu ne demekti? Ne kadar cahildim! Bunun manasını bilmiyordum. Meçhul bir şeyin seyredilmesi anında duyulan tuhaf bir merak ile bakıyordum. Bu bir resim mi idi? İki arka ve üç ön ayağı vardı. Bir kuş? Hayır. Bir böcek, bir arı? Hayır. Tüyleri yolunmuş bir tavuk? Hayır. Şaha kalkmış bir at? Hayır. Başı ve kuyruğu yoktu. Ayakları fazla idi. O halde ne idi? Bir sanat eseri mi? Hat sanatının bir harikası mı? Hayır. Asla güzel ve uygun değildi. Ruha bir tesir ve heyecan vermiyordu. Bir sanat eseri sayılamazdı. Acaba “şeref-i akl ile mümtaz![3] olan insanlar, böyle sebebi hiçbir söz ile izah olunamayacak tuhaflıklar yaparken ne düşünürlerdi? Arz üzerinde medeniyet eserleri bâki kaldıkça yaşayacak olan garip şeyin hattatı nakşederken ne düşünmüştü? Şüphesiz hiç… Zaten insanlar asr-ı sanatta hep gayri müdrik, hep manasız, hep mariz[4] değil miydiler? Tekrar düşündüm.. Şimdi benim şu tuğranın mana ve nakşediliş sebebini düşünmekliğim, eski alfabe kitaplarındaki “kargacık, burgacık” karşısında küçük çocukların duydukları anlamsız ve masum meraka benzer değil miydi? Ben hâlâ her gördüğüm şeyde makul bir mana, hakiki bir sebep arayacak kadar masum ve çocuk mu idim? Hayır, hayır, hayır… Hiçbir vakit, hiçbir şeyde, hiçbir sebep, hiçbir mana yoktur.

Artık, gerilmiş ayaklarıyla bu küçük metal yüzünde “Ben neyim, bil?…” diye yüzüme fırlayacak gibi hazır duran tuğrayı görmemek için mecidiyeyi tekrar yeleğimin cebine koydum. Düşünmemek, tabii olan bitkisel sessizliğe, madeni atalete dönmek biraz değil, birçok içmeye değerdi. Önümdeki büyük kadehi yuvarladım. Büfenin kapısında mezesiz içtiğime, beklenilmeyen bir hadise seyreder gibi hayret ve şaşkınlıkla bakan garsona haykırdım:

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın