Tokat-İlhan Tarus

O kenar mahallenin meteliksiz zibidisi, nasıl oldu da kasabanın en itibarlı avukatının suratına cümle âlemin ortasında o gürültülü şamarı indirdi? Bunu ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Rabbim düşmanımın başına vermesin: Koca kahve, ta temelinden sarsıldı sandık. Geniş, dört köşe malta taşlarıyla döşeli, boydan boya üç sıra üzerine dizilmiş mermerli masalarıyla beraber o berhane gibi yer, sanki yerinden oynadı. Dipteki perdesi açık sahnenin allı morlu bahçe dekoru rüzgâr esmiş gibi geriye doğru bir esnedi. Dilim dilim beyaz tahtalarla kaplı yüksek tavanın tam ortalık yerindeki yuvarlak fitilli, kocaman pirinç karınlı petrol lâmbasının etrafındaki billûr salkımlar titreşerek şıngırdadı.

Dağınık yerlerde birkaç tavla oyuncusu bir iki nargile tiryakisi, birkaç pazarcı köylü, yallah yallah sekiz, on kişi vardı. Avukat Şeref Bey, hükûmet konağı ile yeni yapılan kırmızı tuğladan jandarma bölük binasına bakan geniş camın köşesine her zamanki gibi gerilerek oturmuş, uzun yasemin ağızlığını vakit vakit iri dudaklarına götürerek yüksek sesle bir şeyler anlatıyordu. Onun sesi bütün kahve gürültüsünün üstünde daima gürler, fakat ne söylediği pek anlaşılmazdı. Sayısı pek az fakat bilhassa seslilerinden seçilmiş, tok tok ahenkli kırk elli kelime, birbirine daima aynı yerlerinden bağlı olarak ağzından fırlar, beyaz badanalı taş duvarlarda vınlar, sonra granit leblebiler gibi takırtılar çıkararak malta taşlarının üstüne dökülürdü.

Nefis müdafaasına taallûk eden bir kanun kaidesinin olur olmaz bahanelerle ihlâl edilmesi, memlekette adalete olan itimadı sarsmaktan başka hiçbir netice veremez.

veya

— Evlilik birliğinin sıyanetine ait olan ahkâm-ı kanuniye, yerli yerinde sevk ve ikame edilmedikçe, matlûp olan kararın istihsali bir eınr-i asîr olur… falan filân…
O gün kasabanın pazarı idi. Çarşı içinde Lalapaşalı Ahmet Bey’in dükkânından Hayım’ın yazıhanesine kadar uzanan içerlek, yağmura, kara karşı muhafazalı, yirmi, otuz arşınlık sokak parçası üzerinde köylüler yağlarını, unlarını, süpürge ve takunyalarını yerlere sererlerdi. Her mal öbeğinin başında ya beyaz yazma başlıklı, buruşuk suratlı bir kocakarı veya kırmızı yanaklı bir genç kız otururdu. Erkekler kasaba içinde dolaşarak, bir hafta evvelden ısmarlanmış öte beriyi yerlerine teslim ederler, yeni siparişler alırlar, vergi, nüfus dairelerine uğrarlardı. Çoğunun, daha vakit öğle olmadan, acele malının başına gelerek nesi var, nesi yoksa toparladığı ve toptan bir dükkâncıya devr ettiği görülürdü. Köylülerin bu acelesi sebepsiz değildi: Hemen bitirilecek ve toplu para yatırılacak bir işi bir ayak evvel görmenin telâşı içinde, belki kazaya gelişine asıl sebep buymuş gibi, banknotları kocuğunun iç cebine sokuşturarak, inhisar dairesi ile ofis anbarının ve avukat yazıhanelerinin bulunduğu tarafa seğirtirler.

Avukat Şeref Bey’in masasında, tam karşısında, yeni gelen genç muamele memuru oturuyordu. Onun solunda, camın kenarında arkasını yarı sokağa vermiş ve gözlerini memleketin bu namlı avukatına dikmiş olan, yerli hususî muhasebe memuru vardı. Şeref Bey’in yanında, saygılı bir tarzda arkalıksız bir iskemleye usulcacık ilişmiş, dirseklerini dizlerine dayayarak iki elinin parmaklarını birbirine geçirmiş olan mahkeme başkâtibi Naci Efendi yer almıştı.
Şeref Bey eski İttihat ve Terakki günlerine ait bir hatırasını, aynı, kahvenin aynı köşesinde, belki de aynı dinleyicilere, hiç değilse yirminci veya yirmi beşinci defa olarak anlatıyordu. Kırmızı, buruşuk derili yüzü öne doğru uzanmış, kanlı bir ak ortasında fırıl fırıl dönen soluk kül rengi göz bebekleri nispeten yeni bir muhatap olan muamele memurunun yarı şaşkın, aynı yere bakmaktan yılmış, küçücük gözlerine dikilmiş, otuz beş yıl evvelki vaklayıp sanki hemen o sabah geçmiş gibi anlatıyordu:

— Daire-i kanunun dışına çıkmış ve siyasî şuurunu kaybetmiş olan mutasarrıfı alaşağı etmek artık vacip olmuştu. Bir gece bizimkilere haber gönderdim. Sabah erkenden Ermeni vatandaşlar konak önünde toplansın, dedim. El altından bir de lândon hazırlattım. Ertesi sabah çok değil, iki yüz kadar vatandaş oradaydı. Çavuşa bağırdım:

— Lûtfen aşağı inmesini mutasarrıf beye söyleyiniz.

Birkaç dakika geçmeden, redingotunun düğmeleri baştan aşağı iliklenmiş, gözleri korkudan hanelerinden fırlamış, süklüm püklüm, merdivenin üst başında belirdi. Bütün konak durmuştu. Mutasarrıfa parmağımla işaret ettim. Ayakları dolaşarak merdivenleri indi. Arabayı gösterdim:

— Lütfen bininiz!

İpleri çekilen kukla gibi bindi. Lândonun kapısına yaklaştım:

Mutasarrıf Bey, dedim, siz milletimizin âmâline hizmet edecek kuvvet ve cesareti haiz değilsiniz. Bu artık anlaşılmıştır. Memlekette esen hava-yı hürriyet, nefsini tamamen meşrutiyetin icabatına terk etmiş, gözünü budaktan sakınmaz, ite köpeğe itibar etmez idare âmirleri istiyor. Bu araba sizi doğru İstanbul’a, Babıâli’nin merdivenleri önüne götürecek. Oradan içeri giriniz ve sadrâzama çekinmeden “Beni Şeref Bey gönderdi” deyiniz. Ümit ederim ki şuabat-ı idareden birine kayırırlar âhır ömrünüzde rahat edersiniz.

Sonra arabacıya döndüm:

— Çek bakalım, doğru Deraliye’ye!…

Emrini verdim. Gidiş o gidiş.

Koca avukat gövdesini arkaya vererek kocaman elleriyle pos bıyıklarını sıvazladı. Uzun kıllı kaşlarını çatarak zavallı muamele memurunun suratına sert sert baktı:
— Ya efendi oğlumuz, biz böyle adamdık işte… Dedi.

Şeref Bey’in anlattığı bu hikâyenin hakikat olduğunu söyleyenler görülmüştür. Hatta vak`ayı gözleriyle görenler bile varmış. Orası bize lâzım değil. Bize lâzım olan, yıldırım gibi bir hızla, o anda, o dakika içinde patlak veren müthiş hadisedir. Bir hadise ki, hakikat olduğuna bu hikâyenin muharriri şahittir. Çünkü gözleriyle görmüştür.

Camın dış tarafında uzun boylu, esmer yüzlü, kahve rengi abadan külot gibi pantalon ve ceket giyinmiş, tığ gibi bir delikanlı belirdi. Gölge gibi kaydı, gözlerini çevirip Şeref Bey’in olduğu tarafa şöyle bir baktı. Sonra iki adım öteki kapıdan kahveye girdi. Orada biraz durakladı. Gözleri avukatın üzerinde idi. Büyülenmiş gibi ona doğru yürüdü, yüzünde ne hiddet, ne sevinç, ne karar, ne arzu, hiç bir düşünce yoktu. Muamele memurunun arkasında durdu. Onu, camın öte tarafından baktığı saniyeden beri gözleriyle takip eden avukat çoktan ayakta idi. Fakat yüzüne doğru kaldırmaya hazırlandığı dirseğini kullanmaya vakit kalmadan, o sakin delikanlı, kendisinden hiç beklenmeyen bir atiklikle muamele memurunu kenara itti ve Şeref Bey’in sağ yanağına şırak diye bir tokat indirdi. Sonra yavaşça mırıldandı:

— Seni namusu bir paralık deyyus, dedi, seni rezil dolandırıcı!… Sonra geriye döndü, hiçbir şey olmamış gibi sessiz ve iddiasız adımlarla kapıya doğru yürüdü, dışarı çıktı. Camın önünde Şeref Bey’in hizasına gelince çenelerinin bütün kuvvetiyle bir balgam attı. Bu balgamın izi camdan aşağı kaydı, sonra durdu.
Bütün kahve donmuştu: Ocakçı Nuri Efendi kafasını delikten çıkarmış, gözünü kırpmadan Şeref Bey’e bakıyordu. Muamele memuru sandalyesini yavaşça düzelterek yerleşti ve kafasını önüne eğerek bekledi. Başkâtip çoktan savuşmuştu. En görülecek vaziyette olan hususî muhasebe memuru idi. Bu adam, tokadı yiyen sanki kendisiymiş gibi, titrek eliyle ve kimseye sezdirmeden sağ yanağını şöyle bir ağuşturdu, sonra çenesini masanın mermerine doğru uzatarak, kurbanlık koyun vaziyetinde, öylece kaldı. Gözleri esrar çekmiş gibi yarı kapanmıştı. Gövdesi asılmış bir adamınki gibi kaskatı kesilmişti.

Bütün kahve halkı, bu meyanda ben ve arkadaşım, şamarın şakladığı dakikada ne vaziyette idiysek öyle kalmıştık. Sanki o birkaç saniye, zamanın içinde, tavandaki lâmbanın dibine asılmış kalmıştı. Fakat sahnenin gerisindeki dekor perdesinin geriye doğru kabardığı ve lâmba küpelerinin kesik kesik şıngırdadığı besbelliydi…
Şeref Bey çatırtı ile sandalyesine çöktü. Mendilini çıkarıp yüzünü gözünü sildi. Bu mendilin, beyaz bir gölge içinde, camın dış tarafında da gezinip oradaki lekeyi de temizlediğin hayal meyal fark ettim, ama sonra da bunun bir kuruntu olduğunu anladım.

— Namussuz hergele! Diye bir ses gürledi.

Tısssssssssss…

Sokakta bile ses seda kesilmişti. Öte baştan ara sıra bir iki gölge beliriyor, iki yana sallanarak köşenin birinde kayboluyordu. Birkaç sıkıntılı saniye içinde arkadaşımla göz göze geldik:

— Şuradan bir çıksak.

Haydut pezevenk, diye aynı ses, bu sefer eskisinden daha korkunç bir şekilde parladı.

— Şehir ortasında bir kanun adamına tecavüz ha? Ben sana gösteririm. Dur hele, biraz dur, ben sana dünyanın kaç köşeli olduğunu şimdi gösteririm.

Yerinden kalkıp gidecek diye umutlandık. Şeref Bey, tersine olarak, kocaman mendilini dört köşesinden gererek çıplak kafasına örtüyor, bu kafanın her mesamesinden durmadan fışkıran teri dindirmeğe çalışıyordu. O gür sesi de tavanlarda ötüyordu.

— Böyle bir haydudun hukukunu sıyanet için mahkeme kapılarında sürt, göz nuru dökerek levayih-i kanuniyesini kaleme al, elin eçhel ulemasına meram anlatmaya çalış, sonra bu nankör köpek gelsin, kahve ortasında âlâ-melein-nas sana hakaret ve tecavüzde bulunsun… Olur şey değil… Olur rezalet değil… Yahu, bunun burasında kanun yok mu? Adalet yok mu? Din iman yok mu? Vallah ve billâh kanım beynime çıkıyor… Şimdi zınk diye şuracıkta devrilip gebereceğim…

Sesini yükselterek bağırmaya başladı:

— Şeref!… Şeref!… Bu da mı gelecekti başına… Bunu da mı görecektin… Koca Şeref!… Uğruna ikbal ve refahı istihkar eylediğin millet sana bunu da mı reva görecekti…. Ah, ey kuvvetli kudret… Neredesiniz!… Neredesiniz!… Yetişin imdadıma!…

Şeref Bey’in teessürü gittikçe artıyordu. Bağırışı işitenler köşe başlarından birer ikişer çıkıp kahveye doğru koşuşmaya başladılar. Kimisi camın önünde durup seyre dalıyor, biraz cesaretlileri içeri girerek birer kenara ilişiyordu.

O hergele, o zina mahsulü haydut, elbet elime geçecek. Onun ciğerini göğsünden söküp köpeklere atmazsam bana da koca Şeref demesinler… Saçımı, sakalımı kazıyıp boynuma yular geçirsinler, caddelerde dolaştırsınlar… Ben o eşkıyanın bana şamar atan elini bileğinden koparmazsam yuh olsun ecdadıma…

Soluk soluğa sustu. Göğsü körük gibi işliyordu. Mendili ensesinden tepesine, oradan yüzüne kaydırıyor, derin, dolu nefesi mendili balon gibi şişiriyordu.

Hususî muhasebe memuru bir aralık yerinden kımıldar gibi oldu. Gözlerini korku ile ona çevirdi:

— Sakin olun beyefendi, sakin olun… Bir edepsizin hatası…

Şeref Bey nasırına basılmış gibi kükredi:

— Hatası mı? Cinayeti de şuna-… Şenaati de şuna!… Külhan beyinin başından büyük bok yemesi sadrâzamların bile cüret edemediği bir haltı işlemesi de şuna!… Ama ne olacaktı? Kalk ayağa, burnundan tutup veledi al ayağının altına, kafasına, gözüne kunduranın nalçasıyla ver tekmeyi, ver tekmeyi… Dünya âlem köpek kanına bulansın… Böyle mi yapmalıydım? Ha? Böyle mi yapmalıydım, söyle…

Deli gibi haykırıyordu:

Hususî muhasebe müdürü titreyerek mırıldandı:

— Aman efendimiz, sizin gibi bir zat…

— Yeter!

Şeref Bey elini azametle havaya kaldırmıştı:

— Yeter!… Bir köpek leşi karşısında öğürmektense, kanun karşısında öğünmek evlâdır. Giderim şimdi yazıhaneye, ateş gibi bir lâyiha kaleme alırım. Şerefin yazdığı lâyiha. Öyle şaka maka değil… Şeref yazıyor… Dikkat isterim. Gel müddeimumî al şunu yap vazifeni, bas bakayım!… Ondan ötesini var seyret gayri… Yüreği yufka olan o tarafa uğramasın. Derisini yarın sabah salhanede seyr edersiniz.

Koca avukat yerinden kalkmıştı. Derken, nasıl oldu bilmem, camın arkasında gene o adam göründü. Şeref Bey’e karanlık bir göz atıp içeri girdi. O anda avukatın etrafında ne kadar insan varsa hepsi, acele yerlerinden kalkıp kahvenin iç taraflarına gittiler…

Delikanlı, Şeref Bey’e doğru geldi:

— Ver bakayım şu benim paramı! Dedi.

Şeref Bey, yuvalarından fırlayacakmış gibi patlak patlak kabaran gözlerini ondan ayırmadan, şakır şakır titreyen sol elini sağ iç cebine götürdü. Kırmızı güderiden bir cüzdan çıkardı, karşısındakine uzattı. Delikanlı sakindi:

— Hayır, benden tarla davası için aldığın yüz lirayı istiyorum. Karşı taraftan aldığın sende kalsın.

Avukat, hâlâ gözleri delikanlının suratında, el yordamıyla ve güç halle cüzdanı açtı, birbiri içine istif edilmiş, kalın bir deste çıkardı. Baş parmağını dudağında ıslatarak hepsi de yüzlük olan kâğıtlardan birini sıyırdı, uzattı.

Adam parayı aldı, ikiye, dörde, sonra sekize büktü. Aba ceketinin göğüs cebine itina ile yerleştirdi.

Sonra Şeref Bey’in, artık sadece donuk birer camdan ibaret gibi görünen gözlerinin içine eğilerek.

— Bana bak moruk, dedi, başka birinden böyle katakulli ile para sızdırdığını duyarsam, bil ki gelir, seni bulurum. Şamarı ekip parayı alırım. Hadi hoşça kal.

Yere camdakinden daha kalın bir tükürük attıktan sonra döndü, yürüdü gitti.

Şeref Bey, geriye doğru büktüğü belini doğrulttu, dizlerinin dik durmadığı ayan beyan görülüyordu. Yerine çöktü, bıyıklarını sıvazladı. Kenarda tir tir titreyen kahvecinin küçük çırağına döndü:

— Bir okkalı kahve oğlum, dedi.

İlhan TARUS

Güzel Yazılar, HİKÂYELER, Kültür Bakanlığı Yayınları

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın