TALKIN – REŞAT ENİS AYGEN

— Hişt Ömer… Ömer…

— Bağrı yanık Ömer…

— Hişt kalksana be… Ömer heyy!…

İki arkadaş, güvertenin bir köşesine kıvrılan, eski kaputlu, sıska suratlı, çok yorgun, çok bitik bir neferi dürtüklüyorlardı…

Gece… Çıt yok.

Yalnız, siyah atlas üzerinde yürüyen bir makas gibi, vapurun ikiye biçtiği suların hışırtısı… Ve muttarit darbelerle, yorgun yorgun denizi döven pervanenin gümbürtüsü:

Pat… Pat… Pat… Pat… Pat… Pat…

Birkaç sene evvel, gene böyle karanlık bir gecede, yüzlerce genç, dinç vatan evlâdını Gelibolu’ya götürürken çırpınan pervaneye sanki bir yeis, bir bitiklik gelmiş… Koca teknede, genç, dinç götürdüğü yüzlerce insanı, hurda bir et ve kemik külçesi hâlinde döndürmenin melâli var. . .

Şafak söküyor.

Karanlık ufukta, saman yolu gibi puslu, uzanan bir aydınlık.

Baş taraftan kopan fısıltı bir anda bütün gemiyi, bütün dudakları dolaştı:

İstanbul… İstanbul göründü…

Şimdi geminin içinde bir hareket var… Mıkıl mıkıl hayaletler kıpırdıyor. Güvertenin köşe bucaklarında, birer canlı cenaze gibi uyuyan sarı benizli insanlar birdenbire hayat buldular.

İki arkadaş, kıç güvertede horlayan bağrı yanık Ömer’i dürtüyorlardı:

— Hişt Ömer, Ömer . . .

— Bağrı yanık Ömer…

— Hişt kalksana be!.. İstanbul göründü… İstanbul…

Sakırga gibi yapışan şişkin damarlı bir el, Ömer’in zayıf omuzunu hırpalıyordu… Nihayet uyandı:

— Ne oluyoruz?. Etem sen misin?

— Ne vurdum duymaz adamsın yahu!… Günlerce, aylarca, senelerce hasretini çektiğin İstanbul’un yanı başındasın… Pek az sonra anana kavuşacaksın!..
İstanbul… İstanbul…

Ömer gözlerini uğuşturdu. Davranmak isledi. Dizleri tutulmuştu. İki arkadaş onu koltukladılar, güvertenin parmaklığına kadar götürdüler:

— Nah işte bak… Parmağımızın doğrusuna bak…

Ömer’in boğazından garip hırıltılar çıkıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor, ağzını kulaklarına kadar ayırarak gülüyordu.

İki arkadaş, Ömer gülüyor mu, ağlıyor mu anlayamadılar:

— Ömer çıldırdın mı?

— Çıldırdım ya… Çıldırdım ya… İstanbul, İstanbul.. Anam, anam…

Sonra arkadaşlarının kollarından sıyrıldı.

— Destur hemşerilerim…

Bütün takatını sarf ederek yürüdü. Yaşadığından haberi olmayan bitik hastaların üzerlerinden atladı. Geminin baş tarafına koştu. Geminin başına kadar yürümekle bu serâba benziyen ışık çiziğine biraz daha yaklaştım sanıyordu…

Ellerini, kollarını uzatmış, coşkun bir hâlde sayıklıyordu:

— İstanbul… Güzel İstanbul… Anam… Güzel anam…

……………………………………………

Uçan kuşlar yuva yapmış başıma
Gelen geçen bir Fatiha okusun aman
Aman da beyler mezar bana dar gelir
Şu gençlikte ölüm bana zor gelir

Manikanın dibine arka üstü uzanmış bir asker, yanık bir türkü tutturmuştu. Ömer dayanamadı:

— Hemşerim, böyle günde bu türkü mü söylenir?

Askercik sustu. Sesin geldiği yana doğruldu:

— Bunu söylemeyeyim de hangisini diyeyim ya? dedi, bu benim kara günüm… Memlekette kimim kaldı ki?. Yavuklum, beni vuruldu diye duydu başkasına vardı… Geçen yıl anamı kaybettim… Kardeşim küçük Mıstafa…

Ömer’in içi sızladı:

— Sus hemşerim… Sus…

Dedi.

Koca bir gün Kızkulesi açıklarında bekledikten sonra ancak gün kararırken rıhtıma çıkabildiler… Parmaklıklara tırmanmış üst üste insan yığınları büyük uğultularla homurdanarak bu yorgunluktan ve açlıktan sararmış hasta gazileri karşılıyordu… Rıhtımda sarılaşanlar, koklaşanlar, ağlaşanlar vardı. Aradığını bulamayarak saçını yolan insanlar görülüyordu… Nemli bir sonbahar akşamıydı..

Ömer, kaputuna sarıldı. Beyaz torbasını omuzuna vurdu. Arkadaşlarıyla vedâlaştı:

—Eyvallah hemşeriler.. Hakkınızı helâl edin… Belki ge ne görüşürüz.

— Ömer, bizi unutma!

— Hadi uğurlar olsun Ömer…

Kalabalık arasından yürürken:

— Ana baba günü…

Diye söyleniyordu… Birdenbire bir ses duydu:

— Esker ağa, esker ağa…

Ve bir zayıf el, kaputunun geniş yenlerinden çekti…

Döndü baktı: On, on iki yaşlarında sıska bir köylü çocuğuydu.

— Beni mi çağırdın?

Diye sordu.

— Esker ağa… Sana bir şey soracaktım da… Sen alayındansın değil mi?

— Evet…

— Hangi taburdansın?

— İkinci…

— Hah… Ağamın taburu… Karacaköylü topçu başçavışını tanır mısın sen? Adı Lütfü…

Lütfü mü?

— Hıı… Uzun boylu, palabıyıklı, buğday benizli…

Ömer, başçavuşunu tanıdı, yüzü büsbütün sarardı. Gözleri yaşlandı. Başını başka tarafa çevirdi:

— Tanıdım… Tanıdım… Lütfü’yü tanıdım… Elhamdülillah sağ ve salimdir… O ikinci postaya kaldı… Bize yetişemedi…

Köylü çocuk, eline sarıldı öptü:

— Allah razı olsun esker ağam!

Karacaköylü Lütfü’yü tanımıştı. Ameliyat masasından sağ kalkamayan hastahane arkadaşını, bölük başçavuşunu nasıl tanımaz?

Şimdi köylü çocuk, parmaklık dibinde çömelen ihtiyar bir kadının yanına koşmuş sevinçle boynuna sarılıyor.

— Ağam sağmış… Meraklanma anacığım… ikinci postada geliyormuş.. Diyordu…

***

Ömer, sokağını, mahallesini, evini ve anasını bırakıp gittiği yerde ucu bucağı görünmeyen bir harabe ile karşılaşıyordu… Yangın, bütün o omuz omuza, başbaşa vermiş evleri, payanda11 konakları silip süpürmüş, burasını taş ve toprak yığınına döndürmüştü… Ömer şaşırdı ve korktu: Anası, anacığı acaba ne oldu?

Acaba sağ mıydı?

Beyni zonkluyor, biriken yaşlar gözlerini ağrıtıyor, bulandırıyordu… Kendisini tutmasa, hemen bir yıkık duvar dibine çökecek hıçkıra hıçkıra ağlayacak, başını yerlere vuracaktı… O böyle mi düşünüyordu?

Kapıdan girer girmez ihtiyar anacığıyla uzun uzun sarılaşacaklar, öpüşecekler, ağlaşacaklardı… Baba yadigârı bakır tepsi etrafında sıcak bir çorba içerken, anacığı, yaşlı gözlerle kendisini seyrederek, ayrılık günlerini, çektiği sıkıntıları, o harp senelerinin yoksulluğunu, korkularını anlatacak, ağlayacaktı…

Karanlık bir geceydi… Esen rüzgârda yanık bir harabe kokusu vardı… Ömer, çatlayacakmış gibi zonklayan başını sıkarken:

— Niçin sağ döndüm?

— Niçin gebermedim?

Diye söyleniyordu..

Kalın sopasını sürüyerek geçen bir mahalle bekçisi onu gördü:

Hişt arkadaş!.. Kimsin sen?

***

Ömer evvelâ bir şey anlamadı. Şaşkın şaşkın baktı. Bekçi çekingen bir tavırla yaklaştı. Omuzunu tuttu:

— Hemşerim burada ne arıyorsun?

Köşe başında yanan ölgün ziyalı fenerin sarı ışığında bakıştılar.. Bekçi başını salladı:

— Allah Allah sen bana yabancı gelmiyorsun… Gözüm ısırıyor ama!..

— ………….

— Sen Ömer misin be?

— ………….

— Bağrı yanık Ömer..

— Halim Ağa tanımadın mı?

Kucaklaştılar.. Halim Ağa, eski arkadaşı merhum tütün kolcusunun yadigârını bağrına basarken gözlerinden yaşlar boşanıyordu…

— Ömer bu ne hâl? .. Sen bitmişsin be!..

— Bittik ya!

— Az kalsın tanımayacaktım..

— Öyle.

İlk heyecan dakikası geçer geçmez Ömer anasını sordu:

— Halim Ağa, anam nerde, anam? Anamı gördün mü?

— Anan mı? Onu büyük yangından sonra, geçen yıl gördüm.. Amma şimdi nerededir, nerde oturur, ne yapar bilmem..

— Sen gördüğünde nasıldı?. Kocamış mı?

— Onu senin hasretin, harbin yoksulluğu kocattı evlât.. Bak bana.. Halim Ağa pek de yaşlı sayılmaz değil mi?.. Amma belim büküldü.. Ayağımı sürüyorum.. Hele sen genç yaşcağızında kocamışsın ya.. Ne yapalım evlât?.. Harp bu.. Seferberlik bu, kolay mı?.. Elbet çökeceğiz… Anan da kocadı elbet… Sağ olsun da..

Harabelikte saatlerce konuştular.. Ömer harbi, Halim Ağa yedikleri süpürge tohumunu anlattı..

***

Ömer mezarcılık yapıyor.. Bu onun eski sanatıdır. işi olmadığı günler, saatlerce sokakları dolaşıyor, rast geldiği bildiklerine soruyor.. Fakat harpten dönüşünün ikinci yılıdır ki hâlâ anasını bulamadı. Senelerce süren bir ayrılıktan sonra, aynı şehirde, aynı havayı teneffüs eden ana oğlun birbirini bulamaması.. Garip tecelli… Uzun harp senelerinin gönlüne yığdığı hasret acıları Ömer’in kalbini öyle eziyor ki..

***

Sıcak bir yaz akşamıydı.. Ömer son cenazeyi gömdükten sonra, kızgın bir güneş altında saatlerce kazma sallamanın yorgunluğunu gidermek için, mezarlık yanındaki çeşmeye yanaştı…

Ağzını musluğa dayayarak kana kana su içti Kollarını, yüzünü yıkadı. Islattığı mendilini, mengeneyle sıkılıyormuş gibi sancıyan alnına koydu.. Sonra çeşme dibine çömelerek dinlendi..

Gün kararır kararmaz etrafı hafif bir bulanıklık kaplamıştı. Sıcak yaz akşamlarının sessizliği.. Çıt yok. Sade hiç durmadan akan çeşmenin çağıltısı.. Ve arada, şehre dönen sürülerin çıngırakları, araba tekerlekleri, nal sesleri..

…………………

— Heyyy Ömer!

— Ömer heyyy..

Ağır ağır kalktı baktı: imam Vacip Efendi sesleniyordu. Yanında dört beş kişilik bir cemaat ve yerde uzanan bir tabut vardı… Yorgun yorgun yaklaştı. imam omuzunu okşuyordu:

— Ömer.. Bağrı yanık.. Sen merhametli adamsın, şu fakiri defnedelim. Bîçâre hatunun Allah’tan gayri kimseciği yokmuş.

Sabahtan beri bu kaçıncı idi!.. Zavallı millet açlıktan, hastalıktan kırılıp gidiyor…

Ömer dalgın dalgın düşünürken, omuzları çökük bir ihtiyar:

— Düşünme evlât, diyordu, büyük sevap işleyeceksin..

Nasırlı ellerine tükürdü, uğuşturdu… Kazmasına yapıştı. Anacığının hasretinden zaten yüreği kanıyordu. Nasıl reddedebilirdi?..

O, bir servi dibinde çukur açmağa çalışırken, tabutun baş ucunda çömelmiş iki ihtiyar fısıl fısıl konuşuyorlardı:

Zavallı hatuncağızın kimsesi yokmuş? . . . Allah’tan başka… günlerce kursağına bir lokma ekmek düşmediği olurmuş… Mahalleli, bu ihtiyar kadına arada yardım edermiş ama… Zaman malûm… Herkes kendine bakmaktan âciz… Bîçarenin bir tek evlâtcağızı varmış… O da Çanakkale’den dönmemiş…

……………………………….

Ömer, bu eski kefenli ölüyü çukuruna indirirken yıkık mezar taşının dibine diz çökmüş bir meczup kısık sesle Kur’an okuyordu… Ortalık kararmıştı… Çarçabuk mezarın üstünü örttüler… Cemaat uzaklaştı.. Ömer, biraz ilerideki servi ağacının arkasında bekledi… İmam Vacip Efendi, taze toprakların Üstüne ayağını vurarak talkın veriyordu:

— Yaa Ayşe binti Mehmet…

……………..

Ömer’in kulakları uğuldadı. Dizleri tutuldu. Gözleri karardı… Boğazından kısık bir hıçkırık fırladı… Sonra bir taş gibi öldüğü yere yıkıldı… Kendi eliyle gömdüğü bu eski kefenli ölü, onun uzun yıllar hasretini taşıdığı ihtiyar anacığı idi.

Uzakta acı acı bir köpek uluyor, talkın veren imamın başı ucunda yarasalar uçuşuyordu…

Reşat Enis AYGEN

Güzel Yazılar, HİKÂYELER, Kültür Bakanlığı Yayınları

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın