Susuz-Nezihe Meriç

Pencere yoğunlaşmış bir karanlığa açılıyor. Işıklar ve insanlar yedi bin kat aşağıda kaynaşıyorlar. Anılar, umutlar, özlemler de onlarla beraber. Yedi bin kat yukarda sadece karanlık var. Katkısız, koyu karanlık. Bu sükûndur Ali Bey için. Karanlığın önünde, pencerede dikilen Bülent de kuvvetle çizilmiş boz bir çizgi. Oğlu. Yetişmiş, adam olmuş bir erkek evlât. Bir o var elinde. Hem kendi kanından, hem insan adam. Babasından samimiyetini almış olsa da, ona her zaman güvenebilir. Ali Bey için şu anda yalnız bu iki şey sağlam. Karanlık ve Bülent. Kristal kadehi biraz eğerek, üçgen prizmaların içinde binlerce karanlık pencere, binlerce Bülent – Boz Çizgi elde edebiliyor. Karanlığın üzerine kuvvetle çizilmiş bir boz çizgi.. Alt dudağı bükülüp kalmış. Buruk bir tat var duygularında. Bir şey var, şeytan işi, diye düşünüyor. ipin ucunu kaçırmış olan insan oğluyla böylesine eğlenen şeytandan başka kimse olamaz. Durup dururken tuttum sanıverir insan ipi. Birdenbire çocuklukta kalmış, kaygısız günlere ait bir hafiflik gelir içine. Günlük hayatla, geçmişle, gelecekle ilgili bütün düşüncelerin dışında, tek başına kuvvetle yaşayan bir sevinçtir bu. İnsan oğlunu bir anda kahraman, bir anda Sultan Süleyman yapan, olmazı olduracak bir güç veren ve her şeyi bir kalemde çizilip yeniden başlanabilir sandıran bir duygu. Yeniden başlamak! Bütün iş burada işte. Yeniden başlanamaz. Çünkü insanoğlunun kaderinde yoktur bu. Hayatı ona verilmiştir; büyük bir oyun. İstediği gibi oynayabilir. Hatalar ve isabetlerle. Ama bozmak, bozup yeniden başlamak yoktur bu işte. Üstelik bu önceden haber de verilmemiştir. Kendi rızasıyla başlamayışı gibi.. İşte hayatını özetleyen çevre: Karısı, kızı, misafirleri. Hatta bu oda, zaman zaman gelip hayatına yerleşmiş bu eşyalar… Kurtulamaz. Kanına karışmış bunlar onun. Etrafında, masanın başında oturuyorlar.

Sigara dumanları arasında, ondan uzaklaşmış suratlar, ondan uzaklaşmış seslerle, onu hiç ilgilendirmeyen bir konuşma içinde, zaman zaman dikine çıkışlar yapan, bazan toptan patlayıveren kahkahalarla… Bir iki saat evvel, o aydınlık duygu içinde onları da değişmiş görüşü, havanın, suyun, insanların yeni bir tazelik, canlılık kazanmış olduklarını sanması kendi kuruntusuymuş meğer. Hele duranı bildikten sonra, nasıl da kapıldı şeytanın oyununa! Duran. Evet, hayatı durmuştur Ali Bey’in. Bu duruş özdedir. Özündedir. Elli sekiz seneden sonra artık ne ileri ne geri. Yenilgi diyecek Bülent. Kabul. Olmuş bulunan, onu çerçeveleyen bu hayat onarılamaz. Seneler, birçok şeyleri beraber götürerek, dönmemecesine geçip gitmiştir bir kere. Yeniden de kurulamaz çünkü… Böylece herkes, her nesil kaderini yaşar. işte yine Bülent. Herkes kaderini kendi yapar diye direnecek bu sefer de. Her ne hâl ise. Bir şey durmuştur ya artık. Önemli olan budur. Ali Bey için elli sekizinden sonra yapacak bir şey yoktur. Bu memleket ve bu şartlar içinde. Neslinin kaderi içinde dese de olur. Öyleyse bunu kabul edip alışmaya bakmalı. Çıkar yol budur. O, Doktor Vahit’ten bir adım ileriyse, avukat Osman da ondan ileridedir. Ne diyor: hiç olmazsa çocuklarımızın hayatına gölge etmeyelim. Tesellisi Bülent olacak. Babasından samimiyetini almış olsa da. İşte karanlığın önünde, pencerede dikiliyor. Ne düşündüğünü bilmiyor onun. Bilemez. Çünkü babasından samimiyetini aldı çoktandır. Oldu bir iş. Alışması lâzım. Alışmanın rahatlığına – hiç olmazsa – dayanmalı. Ama her zaman güvenebilir Bülent’e. insan adamdır Bülent. Bugüne bugün babasıdır onun. Orada, karanlığın önünde, kuvvetle çizilmiş boz bir çizgi…

Ali Bey büfenin aynasında ayağa kalktı. O anda, kendini aynada görür görmez, bir şey ansızın yok oldu. Biraz önce, yüzeye çıkıp kendini açıklayan bir şey. Karanlığı ve Bülent’i de beraber götürdü hem. Gözlerini kısarak iyice baktı aynaya.

Kendini tanıdı: değerli banka müdürlerinden Ali Ruşen Beyefendi. Orta boylu, sarı bıyıklı, mavi gözlü, çelebi bir adam. Yaşınızdan çok genç görünüyorsunuz Ali Bey Amca, demişti Vahittin kızı. Kadehini bir dikişte bitirdi. Büyük kadehle susuz rakı. Bu, odanın bulanıklığından kurtulup meydana çıkmasına yaradı. Vazodaki karanfilleri, küçük muska ‘böreklerini, kızarmış patatesleri, yeşil salatayı gördü yeniden. Doktor Vahit, bütün koltuğu kaplayan, büyük, kirli bir hamur yığını halinden çıktı. Ali Bey, onun deminden beri duyduğu sesinin içinde kelimeleri anlamaya başlayınca, konuyu kavradı: “..Adam karısını muayeneye getirmiş, ama kıskanç. Soydurtmaz. Ne yaparsın? Derken efendim, aklıma bir çare geldi..” Gülüyorlar. O, senelerdir böyle anlatır. iri yarı, tasasız hali, anlatış şekli, konuları aşağı yukarı hep birdir. Kadınlar da hep böyle gülerler. Gülmekten tıkanırlar. Ali Bey, hepsine ayrı ayrı bakıyor. Doktor Vahit’in karısı hiç değişmedi. Küçük suratı, kahverengi gözlerindeki gönül rahatlığiyle bir çocuk gibi gülüyor. Ama Müzehher? Karısı! Hizmetçi ruhludur o. Sürmeleri yayılmış, şişman elinde sigara, kaykılmış… Vahit yıllarca önceki sesiyle anlatıyor. Kadınlar da yıllarca önceki sesleriyle gülüyorlar. Göğsünün üzerinde Duran’ın baskısını iyice duyuyor Ali Bey. Kızının ansızın sivrilen bir kahkahasiyle ona baktı. Acı yeşil bir kazak. Kırmızı sarı bir gelişi güzellik. Kadının biri olacak, dünyayı dolduran milyonlarca kadından biri. Son beş altı yılın çocukluktan çıkmış, büyümesi durmuş değişmezliği içinde kaç zamandır. Ali Bey, onların kafasının içindeki ezbere bilir. Hep birdir çünkü. Ama Vahit’in kızı! Vahit’in kızı ve Bülent zekidir. Zamanın akışı içinde durmadan yenilenen, durmadan gelişen… Vahit’in kızının ne düşündüğünü, bu kahkahalara neden ilgisiz kaldığını bilemez. Akşamdan beri bin çeşit düşünce geçti o incecik, renksiz surattan…. Son bir kadeh daha, biraz badem, fasl-ı hüzzamda geçmiş yılları getiren, belli belirsiz anılar… Ali Beye bu gerek. Doktor Vahit anlatmaya başladı mı, kolay susmaz. Ayaklarını uzatarak iyice yerleşti koltuğa. Oda, anlatılan konu, gülüşmeler, Vahit’in kızının gerisinde uzaklaştı. Şehir uzun bir tren sesi içinde duyurdu kendini. Pencerede karanlık.

Bülent gitmiş. Sıvışmış onun deyişiyle. Ali Bey karanlığa bakıyor. Düşünce, durulmuş bir kolaylıkla akıyor: Şeytanın oyunu yarıda kaldı. İnsanın durup dururken içinde bulduğu sevinç, o, bir an aydınlanıp Allah’ını gördüm sanması, hep düzen düşmanı şeytanın işi. İnsan oğlunun alışmaya başlayıp, alışıklığın rahatlığına kavuştuğunu görünce sıkılıyor. Düzen ille de bozulsun istiyor. O, bir anda bulunup bir anda kaybedilen sevinçten sonra, dayan dayanabilirsen. Öyle olmadı mı şimdi Ali Bey’inki de? Ali Bey yenilmişti. Yenilmiştir. Daha bu gün, genç kısım şefinin imza atışı karşısında, bütün kuvvetiyle duydu bunu. Onun – müdür beyin – önünde, masaya eğilmiş kâğıtları imzalıyordu. “Bir, ki, üç; bir, ki, üç. Rap. Rap. Rap.” demişti Ali Bey içinden. “Gençliğin imza atışı bile…” Bu, bir imzalayıştan çok, gençlik, gençliğin sağlam, eline çabuk, sistemli görünüşüydü Ali Bey için. Ali Bey’e karşı. İşte Bülent, işte Vahit’in kızı- Suzanlı geç-öbürleri, hepsi Ali Bey’e karşı! Onlar ne istediklerini biliyorlar. İstediklerini elde etmek için çalışıyorlar. İleri bir memleket, ileri bir hayat… Olur veya olmaz. Kendilerinden sonra gelene başlanmış bir şey bırakacaklar. Temeldir bunlar. Ali Beylin nesli bir gelişi güzellik içinde yaşadı. Ne diyordu biraz önce Vahit: “Biz değil miydik gençliğini bu memleketin şoselerine, demir yollarına, dosyalarına, hastahanelerine yatıran. Biz de bu memleket için çalışmadık mı?” O vazifedir. Bunlarınki ideal!.. “Kabul et demişti, her nesil bir öncekinden ileridir..’ Bülent duysun diye söylemişti bunu. Ama Bülent kendini aldı ondan artık. Büsbütün aldı. Çok kırdı oğlunu. Uzun zaman anlamak, kabul etmek istemedi gençliğin üstünlüğünü. Biz ruh adamıydık, bunlar madde demek istediği zaman, bu maddecilerin en kısa yoldan, en sağlam ruh bütünlüğüne vardıklarını görmüştür Ali Bey kaç kere acı acı. Vahit işi hafifinden alıyor, şaka geliyor ona, tasasızdır o. Gülüyordu: “Göster beyim, göster dinini seversen şu gençliğin bizden üstün bir tarafını…” Ali Bey o zaman da bir çıkış yaptı Bülent’e doğru. Bülent için: “Yok, var var. Çook. Meselâ bize karşı sadece şu kadın erkek arkadaşlığını anlamış olmaları…” Vahit Bey’in kızından, o kısılmış gözlerden gelen bir bakış var Ali Beyde kalan. Bülent ilgisiz. Samimiyetine hiç inanmayacak artık. Suzan? Suzan da kaybolmuştur Ali Bey için. Ama bir önemi yok. Bir kızı olsun isterdi. Kız evlât manasında. Öyle olabilirdi de Suzan. iyi kalpli bir çocuktu küçükken. Yaramazdı ama, zeki değildi. Süslenmeyi, gezmeyi severdi sadece. Onu, evin içinde, eve göre yetiştirmek gerekti. Eğer şimdi Suzan, hazır fikirlerle dolmuş bir basitlikteyse, hazmedilmemiş bir iş hayatının verdiği bilgiçlik içinde bulunuyorsa bu kendi eseridir. Kafasızlığının sonucu. Onu da kendi hayatındaki gelişi güzellik içinde kapıp koyverdi hayatın içine. Bir de ileri sandığı fikir ekledi ucuna: “Ben, Avrupalı görüşe sahip bir adamım. Kadın da bir erkek gibi çalışabilir pekâlâ. iş bölümü.” iş bölümü, vesaire, vesaire. O kırk sekiz yaşındaydı, Bülent yirmi beş o zaman. “Baba bırakma bu kızı. Kafasızdır Suzan. Hazmedemez iş hayatını.” diye tükenmişti çocuk. Bülent yirmi beş yaşındaydı, o kırk sekiz. Şimdi Suzan, eve getirdiği iki yüz liraya karşılık anasını ve hürriyetini satın almıştır. Yine de iyi kızdır. Sever babasını. Kızı, yüksek kaldırımdan sevgilisiyle – Haşa aşıkıyla değil. Bülent her ne kadar şair mizaç, ince ruh diye işi alaya alırsa da, Ali Bey yine de ruh adamıdır. Bu hakkı verir Bülent ona. Emindir Ali Bey bundan. Sevgilisiyle iç içe, bomboş bir gülüşle çıkarken – Ali Bey görünmemek için arkasını dönmüştür. Görmezden gelmiştir. Kendine karşı bile. “Zillet!” Sahip olamadılar çocuklarına. Ne kendi hayatlarına ne onlarınkine yararları dokundu. Bütün bir neslin davasıdır bu. Onların neslinde yok mu değerler? Neler var, ama ayrılar kuralları bozmazlar. Gel bakalım susuz rakı! Rakının etkisi mi azaldı, Ali Bey’in karanlığı mı koyuldu nedir, şifa değil eskisi gibi. Bülent yok pencerede. Vahit’in kızı pencereye bakıyor. Şimdi artık “meyus ve mükedder yaşayıp gidiyoruz mirim” diyor Ali Bey. Başlamış, becerememiş, bir adımda elliyi aşmış, sonunda, geri dönmezliğin çaresizliği içinde kalakalmışlardır. Gençliğini yaşadığına şükr et der, iyimserliği bir yerlerden. Evet ama, o zaman gençtiler. Kolaydı yaşamak. Şimdi karısı bile yok. Onu bile idare edemedi. O çocuklarının anasıdır, ona karşı. Geçen gün Suzan’a “Âdil Bey arsa almış Perihan’a. Şeytan gibi adam, yaşatıyor çoluğunu çocuğunu…” derken sesi nasıl kinliydi için için. Anneleriyle daha iyi anlaşıyor çocuklar da. Hemen uydu onlara çünkü. Suzan’ın önünde kale, Bülent’in kulu kölesi. iyi bir semtte, apartmanda oturuyorlar. Kürkü var onun da Âdil Bey’in karısınınkinden. Bu dolabı, çamaşır makinesi.. İyi bir hayat yaşıyorlar. Müzehher Hanım memnundur. Ama en ufak fırsatta ona karşıdır. Suzan’ın iki yüz lirası ve Bülent! demek ister. Bülent insan çocuktur ama. Hiç bir zaman belli değildir onun parası evde. Kiranın ödenmesi, kömürün gelmesi, sinema, tiyatro, hizmetçi parası hep ona aittir. Yine de o evin erkek çocuğu kalmasını bilmiştir. “Yahu baba, hiç param yok, biraz görsen beni” dediği bir sabahı minnetle hatırlar Ali Bey… Artık bu hayatı böylece kabul etmesi gerek. Zor. Zor ama, çare yok. Kırılan onurunun acısıyla ne kadar kahr olsa, kendisiyle didişmekten ne kadar yılsa, bu böyle işte. Hatalarını kabul etmek efendiliğini göstersinler bari. Evet, çocuklarının hayatını zehir etmesinler hiç olmazsa.

Çok kırdı Bülent’i. Alışmak gerek. Tam da alışmaya başlamıştı. Kabuğuna çekilmiş, olayları olduğu gibi alarak yaşamaya çalışıyordu. Şeytan bildi bunu. Boş bulundu Ali Bey çarşıda. Otuz yıllık arkadaşı Doktor Vahitle rastlayınca, içine şeytan girdiğini sezemedi. Birden, tuttum sandı ipin ucunu. Bir anda çarşıyı, sahil şehirlerinde bulunan çarşıların en kalabalığı, en bereketlisi yapan o duyguyu hatırlıyor? Dükkânlar, ışıklar, sebzeler, meyveler, kırmızılar, yeşiller içinde bir kaynaşma, bir alış veriş, bir neşe… “Vay beyim, vay doktorcuğum, nerelerden çıktın?” diye sevinmişti. Otuz yılın Vahit’i, iyice kocamış, karşısında kekeliyordu: “Aman ne iyi oldu, aman ne iyi oldu. Hay Ali’cim, yahu kaç sene oldu görüşmeyeli..” Yaşaran gözleriyle birbirlerine baktıkları zaman olur sandı Ali Bey. O şeytan ışığı düşmüştü içine bir kere. Otuz yıl öncesini gördü hemen orada. Otuz yıl öncesinin, zayıftan sarışın bankacısı ile, iri yarı, yer elması Doktor Vahit’i. Bir sahil şehri. Karanlık denize karşı rakı içtikleri bir taş balkon. O geçmiş yıllarda kalan genç karıları, yeni, doğmuş çocukları, balığa çıktıkları geceler… Genç karılarına sarılıp uyudukları, sıcacık, içi dışı bütün, sağlam, gençlik uykuları… “İmkânsız beyim, doğru bize gidiyoruz.” derken, “Seninkileri de çağırır, şöyle bir âlem yaparız, eskileri yâd ederiz.’ derken, hep bilinmeyen bir şeye seviniyordu. Yıllarca önce, Bülent’le Suzan daha küçükken; “Babacım, babacım.” diye koşarlardı, kapıyı çalınca da ılım ılım bir şeyler yayılırdı içine. Yine öyle bir şeyler olacak, bozulan bir şey düzelecek, kayp olan birileri geri gelecek sanmıştı. Ama şeytana çabuk kaptırdı yakasım. Yemeğin ortalarına kadar sürebildi oyunu ancak. Geçmiş yılların anıları, eski dostlar hep bir aradaydılar. Mesuttular sanki. Şeytanın oyununu bozan Müzehher Hanım oldu. Bilmeden. Sürmeleri yayılmış, küçülmüş gözleriyle o bakışlar! “Rica ederim Ali Bey böyle söylemeyin. Sizin de ne avantajlarınız vardı. işinizi bilseydiniz eğer Osman gibi siz de…” ipin ucu kaçmıştır önceden. Kaçmıştır bir kere. Söyleyecek söz vardır elbet. Ama, çelebi adamdır Ali Bey. Onun bulunduğu çizgiye inemez.

“Ee.. Hanım biz de gençliğimizi yaşadık. Ne dersin Vahit’cim?” demiş, gülümsemeye çalışmıştı. Ne desin Vahit! O da işini bilmiştir. O da apartman, arsa, para sahibi olmuştur. Ali Bey’se bu hayatı çocuklarının parasına borçlu. Çocukların parası girdi eve. Girdi bir kere. Ve Ali Bey anladı ki hiç bir şey değişemez durup dururken. Hatalarını yaşayacaklardır artık. Biz gençliğimizi yaşadık derken, Vahit Bey’in kızından bir bakış gelmişti. Ona tutunuyor biraz. Bülent de anlıyor onu. Beğenmese bile. Bülent onun oğludur! Şeytana gelince, ko sevinsin o da. Varsın sevinsin. Herkes kaderini yaşar…

Vahit Bey sesleniyor: “Ne o beyim? Terk-i meclis eyleyene…” Kadehini dikip kalktı. Orta boylu, kumral, çelebi. içinin çöküntüsü dışına vurmuyor şimdilik. Sadece kızarmış mavi gözlerinde kararmış bir şey var anlayana.. “Gel beyim gel, diyor Doktor Vahit, balkona gel. Şu manzaraya bak. Bu şehr-i İstanbul ki bî- misl-i bahadır.. demiş şâir ha? Kimdir bunu söyleyen?”

NEZİHE MERİÇ

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın