SÜSLEN BERBERİ – ÜMRAN NAZİF YİĞİTER

Dükkânımız, tramvay caddesine bakardı. Oraya bir kış günü getirilip bırakıldığımı hatırlıyorum. Gece yarısından beri yağan karın parkları, sokakları ve evleri örttüğü soğuk ve dondurucu bir kış günü. O sabah, okuldan eve yine haber yollamışlar ve ihtiyar annemle büyük dayım uslanmak bilmeyen okul kaçağını aramak için yollara dökülmüşlerdi.

Dükkâna girince, dayım iri avucu içerisinde sımsıkı tuttuğu elimi bırakmış, sobanın ardındaki sandalyesinde oturan, sarışın saz benizli genç bir adamın yanına doğru hızla yürümüştü.

Dışarıda, yeni açılmış yollardan tramvaylar çan çalarak geçip gidiyorlar, otomobiller korna çalarak, etrafa zifozlar saçarak kayıp geçiyorlardı. Baştan başa buğulanmış büyük vitrinin elle, yer yer silinmiş kısımlarından tıpkı birer tablo gibi ya kenarlara yığılmış karlara bata çıka giden bir ihtiyar veya sırtında çanta elinde mavi sefertası bulunan mektepli çocuk, yahut da siyah paltolu bir adamın koluna sarılmış vücudunun kabarık yerlerini daha fazla çıkararak, tatlı bir edâ ile sallana sallana yürüyen genç bir kadın göze çarpıyordu. Kalfalardan biri, uyur gibi dizleri üzerindeki gazeteye doğru eğilmiş gözlüklü ve altmışlık bir adamın saçlarını kesiyor, makası mütemadiyen şak şaklar çıkarıyor, tavanda asılı beyaz tahta kafesindeki bir saka kuşu oradan oraya sıçrayarak mütemadiyen ötüyordu. Ben hemen kapının önünde duvara dayanmış, bir yabancı gibi ayakta dikeliyordum. Sobanın ardındaki adamla dayım kulak kulağa vererek bir an konuşmuşlar ve sarışın genç adam:

— Söylediğin çocuk bu mu? diyerek yerinden fırlayıp yanıma gelmişti.

Süslen berberini şimdi ilk defa ve yakından görüyordum. Sivri burnunun kenarında bir iki çille şefkat dolu iri ve koyu lâcivert gözleri derhal göze çarpıyordu. Biz Türklerde ender tesadüf edilecek kadar uzun boylu idi. Onu, ince belinden sıkılmış beyaz gömleğiyle berberden ziyade genç bir doktora benzetmiştim. Tıpkı kendisinden yaşamak için kuvvet ve ümit bekleyen hastasını yoklayan bir doktor gibi yanıma, baş ucuma gelip dikilerek kemikli parmaklarını başımda gezdirmeğe başlamıştı:

— Nasılsın küçük? diyordu. Demek ki sen de bizim kafadasın? Böylece çarçabuk mektebini bitirdin? Haydi Allah’tan hayırlısı.

İçerisinde yıllar geçirdiğim dükkânımıza işte böyle girmiştim. Artık, sabahın alacakaranlığında elimde ufak yemek tasım olduğu halde yukarı mahalledeki okula değil aşağı semtteki dükkâna gitmeğe başlamıştım. Ustam karısı ve çocuklarıyla beraber, dükkânın arkasındaki ufak bahçeden yedi sekiz basamaklı demir bir merdivenle çıkılan üst katta oturdukları için daha sabahın erken saatinde dükkânı açılmış bulurdum, ilk işim, akşamdan içi temizlenmiş, odunu ve çırası konmuş sobayı bir kibritle ateşlemek olurdu. Usta alacakaranlıkta kapının kilidini açmasıyla beraber, kalfalar ve çıraklar gelinceye kadar yukarı kata çıkıp ortadan kaybolurdu. Vitrindeki cicili bicili, kolonya ve tuvalet suyu şişelerinin tozlarını alıp yerli yerine koymak, duvardaki kristal aynaların kenarlarındaki siyahlı beyazlı camlarla ufak çerçeveler içerisindeki semtimizin sporcularına ait fotoğrafları silmek ve bütün insanlara köşesinden gülerek bakan ve üstüne çıktığı sapsarı bir otomobilden el sallayan yarı çıplak sarışın genç kıza ait tabloyu ve takvimi yerinden itina ile alıp temizleyerek tekrar köşesine koymak bana büyük bir zevk verirdi. Bu sırada gürültü ile yanmaya başlayan saç soba, iliklere kadar sıcaklık veren bir havayı ortalığa serper ve hemen takvimin üstündeki guguklu saatin tik takları ve arada bir çalışları ortalığa dolardı. İlk tramvayın geçişini seyretmek için çocukça sabırsızlanırdım. O, bildiğimiz kırmızılı, yeşilli tramvay arabalarına hiç benzemezdi. Dört tarafı açık, siyaha bakan gri bir araba idi. Yüzleri morarmış bir takım insanlar içinde ayakta dururlar, mütemadiyen çan çalarak âdeta azametle geçip giderdi. Hemen onun ardından gazetecimiz hızla kapıyı açar gazeteyi yere atıp koşarak gözden kaybolurdu. O zaman, çayımı ufak bardağıma kor gazetenin ilk sahifesini dolduran resimlere ve harflerle yazılmış başlıklara bir göz atardım.

Artık sabah olmuştur. Az sonra kalfalar, çıraklar gelip kardan ıslanmış ceketlerin kalkık yakalarını indirerek sobanın başında kurunup ısındıktan sonra beyaz gömlekleri sırtlarına geçirecekler, Üniversiteye giden veya semtin maliye şubesinde, sular idaresine birer ödevleri olan delikanlılar birer ikişer dükkânımıza düşeceklerdir, içlerinde meşhur bir spor kulübünün oyuncuları da bulunan delikanlılar haftanın spor hareketleri hakkında münakaşalara girişecekler, koltuklar sabah tuvaleti için müşterilerle dolacaktır. Müşteriler gelmeğe başlayınca kırmızı yüzlü, altı çerçeveli gözlüğü top burnunun ucuna kadar düşmüş, kısa boylu bir adam hızla içeriye girip:

— Nerede baba Muharrem? Sabah keyfi: hâlâ bitmedi mi? diye soracaktır.

O zaman ufaklı büyüklü bir sürü genç insan:

— Muharrem.. Muharrem.. Uyan evladım! diye haykıracaklar ve ustam, daima şiş ve akları daima biraz kanlı lâcivert gözlerini uyuşturarak iş başı yapacaktır.

Süslen Berberinde, akşamları bambaşka bir âlem yaşanırdı. Tahsin’in kahvesinde veya vapur iskelesinin üstündeki gazinoda dominodan, tavladan usanan emekliler ev dönüşü saatin beş buçuğunda bizim dükkâna uğramadan yapamazlar. İşini bırakan vatman Mustafa veya şimdi elektrikte çalışan sıhhiye Halil traş için olmasa bile, kapıdan kafalarını uzatıp birer merhaba çekeceklerdir. Hele günlerden cuma ise, ne iş yaptıklarını bile bilmediğim bir sürü insan kapıyı aralayıp sanki yarınki futbol maçında kaptanlığı ustam yapacakmış gibi:

— Oğlum yarın üç tane var.. Hazır olun! diye takılıp cevap beklemeden yollarına devam edeceklerdir.

Bu sırada önündeki müşterisini ciddiyet ve vekarla traş eden Muharrem usta o tatlı Boşnak şivesiyle:

— Hele sabah ola, hayır ola! diye mırıldanacak ve tatlı tatlı gülümserken başını iki tarafa sallayacaktır.

Şimdi iyice hatırlıyorum, en hararetli münakaşalar parti konularında yapılırdı. Demiryolu emeklisi Şefkati Bey ne zaman uğrasa, daha merhaba der demez hemen:

— Be Muharrem ne yapıyor seninkiler böyle? diye ortaya bir soru atar ve ustam hep şu cevabı verirdi:

— Uyumuyorlar bey amca… Gece gündüz çalışıyorlar.

— E bizim maaşlara hiç dokunmayacaklar mı?

Muharrem usta bir an düşünür, sanki kendisi yetkili bir şahısmış gibi bu soruya da hep aynı cevabı verirdi:

— Sabır lâzım bey amca.. Biraz sabır. Hepsi sıra ile.. Ötekilerin hâşâ huzur yaptıkları daha öylece durur. Şefkati bey ısrarla ayak direrdi:

— Sabır, sabır, Ama evlât bizde de takat kalmıyor ha?

— Ne yapalım Şefkati Bey para ile değil sıra ile bu. Allaha bin şükür sen kuru ekmeğine bir lokma olsun katık bulabiliyorsun. Mahdumlardan biri elektrikte, öbürü belediyede. Kerime hanım ise terzilik yapar. Biraz da başkalarını düşünelim.

Koyu lâcivert gözlerini, bir anda derin bir gölge kaplar ve uzaktaki bir noktaya merhametle, şefkatle bakardı. Onun bu bakışlarını hiç unutamam. Bu öyle bir acımak ve öyle bir sevmekti ki, ustamın o anda bütün insanların iyiliği için derinden derine dualar ettiğini anlardım.

Ben yıllarca ilkbaharın geldiğini, tabiattan evvel dükkânımızda bulup görmüşümdür. Evle dükkân arasındaki sıra bahçelerden yola uzanan erik ve kiraz ağaçlarının renk renk çiçek açtıklarının farkına varmadan, bir sabah dükkâna geldiğimde, vitrinin bitişiğindeki kapının menteşelerinden sökülüp yerine siyah zemin üzerine beyazla «Süslen Berberi» yazılmış boncuk kapının konduğunu görürdüm.

Artık muhakkak ki, yere, havaya ve suya cemreler düşmüştür. Artık bütün tabiat buzdan ve soğuktan sıyrılarak iliklere kadar geçen tatlı bir ılıklık içerisine girmiştir. Artık evlerdeki ve dükkânlardaki sobalar kalkmış duvarlar badanalanmış, her taraf silinmiş süpürülmüştür. Nitekim dükkânımızda da gözle görülür, elle tutulur bir güzellik, bir yenilik ve temizlik vücut bulmuştur. Bütün bunlar bir gece içerisinde gizli eller tarafından yapılmıştır. Hiçbirimizin bir gün dahi yüzünü görmediğimiz ustanın karısı ile beraber dükkânda yaz temizliği yapmıştır. Bu temizliği, tabiatlı yeşermesi, mekteplerin tatil ve plâj mevsimi kovalayacaktır. Boğaza ve Adalara göçler başladığı, sıcakların insanları ve yeryüzünü cayır cayır yaktığı günlerde bile Süslen Berberi, hep o, bir bahar sabahı yapılmış temizliğin rutubetini ve serinliğini muhafaza edecektir. Tıpkı, asırlık bir çınarın altındaki bol rüzgârlı ve gölgeli bir şadırvan, bir türbe gibi.

Hele büyük bir taban halısını andıran arkadaki ufak bahçe hayallerimize hayal katar raylarda pırıltılar yapan yaz güneşinden yorulmuş gözlerimize rahatlık serperdi. Bütün bir kış varlığından bile haberimiz olmayan ve yaşının çok ilerlemiş olmasına rağmen beyaz saçlarından bir teki dahi dökülmemiş pos bıyıklı bir ihtiyar sabahın pek erken saatlerinde bahçenin ortasındaki fıskiyeli küçücük havuzun başına bırakılırdı. Saka kuşu, kafesiyle yazlık yeri olan bahçe duvarındaki çengeline asılı, hemen her yaz ufacık kameriye filizi yağlı boya ile baştan aşağı boyanırdı. Saçları ve pos bıyıkları itina ile kesilmiş bu ihtiyar, ışıl ışıl bakan fakat görmeyen gözleriyle arada bir sallanarak güneşin havuzda oynaşmaya başlamasına kadar oturtulduğu yerde kalırdı. O zamana kadar mavi boncuklu ceviz renkli küçük radyonun söylediklerini sessizce dinler, ufak ve sarışın bir kız çocuğunun getirdiği kahvesini ayni sükûnet içerisinde içer ve oğlu Muharrem’in sabah gazetelerine göz atarak toplayıp kendisine anlattığı dünya olaylarını derin bir tevekkül ve alâka ile takip ederdi.

Kalfa Mahmut, çırak Süleyman işlerini bitirip dükkânın kepengi yarıya kadar indirilince, akşam safalarının üstüne kadar tırmandığı kameriyedeki ampulün kordonunu pirize takardım. Mavi bir ışık, lâcivert, pembe ve sarı çiçekli halının üstünde boydan boya uzanır, havuzun ikindiye doğru durdurulmuş fıskiyesi tekrar fısıltılar içerisinde sularını fışkırtmaya başlardı. Ufak masayı bir köşeye beraberce kurardık. Bir gece evvelinden havuza atılmış rakı şişesini sudan çıkartınca sabırsızlanmıya başlar:

— Nazlı, yemek hâlâ hazır değil mi? diye yukarı kata bağırırdı.

Küçük, sarışın bir kız çocuğuyla, mısır püskülü saçlı bir oğlan çocuğu salataları getirirlerken, tatlı ve şakrak bir kadın sesi duyulurdu:

— Gönderiyorum… Gönderiyorum…

— Ama, sen de gel.

— Ben de geliyorum, yavrum.

Şişenin dibine hırsla bir yumruk atar ve göz ucuyla bana bakarak:

— Haydi bakalım küçük.. Ananı daha fazla bekletme! Şunu da al beraberce yersiniz, derdi.

Onları, güzel bir Isparta halısını andıran bahçelerinde başbaşa bırakarak bir koluma boş yemek tasımı, öbür koluma da ustamın verdiği bir kavunu veya karpuzu sıkıştırarak sevinçle evimin yolunu tutardım. Gene böyle bir gecenin sabahı idi. Dükkâna geldiğim zaman, henüz kapının açılmadığını ve hemen bitişiğimizdeki fotoğrafçı ile tütüncünün sokağa atılmış ufak sandalyelerde oturup, başbaşa vererek bir şeyler konuşmakta olduklarını görmüştüm.

— Küçük buraya gel!..

Fotoğrafçı Rüstem’e doğru yürüdüm. Bitmek üzere olan sigarasından bir yenisini tazelerken:

— Bugün git evinde otur. Yarın sabah gelirsin! dedi.

Şaşkın bakışlarla ona baktım. Boğazını temizlemek ister gibi hafifçe öksürdükten sonra ilâve etti:

— Muharrem usta sizlere ömür.

— Ne? Ustam Öldü mü?

— Öldü ya.. Akşam hastahaneye kaldırdık. Bu sabah… Kalfalar, karısı hastahanedeler… Haydi sen evine git çocuğum!.

Ölümün iştah gibi insanoğlunun dişinin dibinde, gölge kadar ayaklarının ucunda olduğunu bir kere daha görüyordum. Demek ki daha dün akşam sabırsızlıkla Nazlısını çağıran, hırsla küçük rakı şişesinin dibine yumruk sallayan, saz benizli, lâcivert gözleri şefkat ve merhamet dolu genç adam şimdi yaşamıyordu. O günü ve gecemi kâbuslar içerisinde geçirdiğimi söylemeğe bilmem lüzum var mı?

Ertesi sabah erkenden dükkâna koştum. Kapı açıktı, içeriye korkak adımlarla girdim. Her taraf adetâ loştu. Siyah çerçeveli tablolardaki resimler, otomobil reklâmı üstündeki sarışın kız ve bütün eşyalar derin bir sükut içerisinde idiler. Ayaklarımın ucuna basarak ilerledim. Bahçe ile dükkân arasındaki tel kapıyı yavaşça araladım.. Havuzun başında esmer ve güzel bir kadınla kara kuru bir adam oturuyorlardı. Kasketimi elime alarak bir iki adım daha ilerledim. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sükûtla, tıpkı bu dükkâna geldiğim günkü gibi olduğum yerde dikildim.

Esmer kadın beni göstererek:

— Söylediğim çocuk budur! dedi. Rahmetli yedi buçuk lira haftalık verirdi. Çalışkan bir çocuktur, istersen bunu alakoyalım.
— ………………..

Ben bu sesi tanıyordum. Evet bu tatlı şakrak sesi ben ilk defa duymuyordum. Bu ses ustamın horozdan bile gizlediği karısının sesi olmalı idi.

— Oğlum senin adın ne bakayım?

— Adım Recep! Amca!

— Yaşın kaç?

— On dört…

— Kaç senedir burada çalışıyorsun?

— Dört.

— Bu dükkânı şimdi biz işleteceğiz. Nasıl bizle çalışır mısın?

— Çalışırım amca.

— Aferin sana. Bizde iyi çalışacak olursan haftalığını on liraya çıkartırız.

— Sağol amca…

— Bana Galip usta derler. Pazar yerindeki kadın berber dükkânının sahibiyim.

— Kadın berber dükkânının mı?

— Ha, ya!

— Yarın Beyoğlu’ndan iki yeni kalfa bir de kadın işi yapan matmazel gelecek. Aşağıda erkek yukarıda kadın işi yapacağız. Gözünü açarsan bahşişten de haftada en az bir beşlik kıvırırsın… Ama gözünü dört açmalısın. O gömleğini evde adamakıllı bir yıkatmalı. Üstünü başını bir düzene sokmalı, anladın mı?

— Anladım, amca.

— Hem, bana bir daha amca deme. Galip usta de.

— Peki, amca. Şey, olur Galip usta.

— Haydi bakalım. Bugün sana benden izin. Noksanlarını tamamlayıp yarın sabah erkenden iş başı yapmalı!.. Marş!

O an için bir daha semtine bile uğramamağı düşündüğüm, Süslen Berberinin başına gelenlere halâ şaşmaktayım. O güzel yaz gecesini kovalıyan tatlı yaz sabahında, tıpkı gafil avlanan düşmana yapılan bir baskın gibi dükkân ve insanları hücum altında kalmışlardı. Azrail’in o gizli eli Muharrem ustayı sahneden çekip alınca, nasıl oldu bilinmez, beyaz saçlı pos bıyıklı kör ihtiyar, sarışın, yeşil gözlü ufak kız çocuğuyla beyaza bakan mısır püsküllü saçlı oğlan çocuğu, kalfalar ve çıraklar sırra kadem bastılar.. Dükkân ve insanları bir anda değişiverdi. Tıpkı fırtınanın ardından gelen sessizlik, hücumu takip eden dinlenme saati gibi ortalığı bir sükûnet kapladı. Bu anî hücumdan sonra hisselerine düşen ganimetleri alanlar köşelerine çekildiler. Geçen hafta da yeni ustamla Nazlı ablanın nikâhları kıyıldı. Komşulara bakarsanız yıllardır tâ Muharrem ustanın bu dükkânı açtığından beri ardı arası kesilmeyen dedikodunun da böylece sonu alınmış oldu.

Şimdi yine her şey eskisi gibi. Hattâ eskisinden de güzel. Dükkânın içi ve dışı yağlı boya ile boyandı. Yeni resimler, yeni eşyalar ve yeni insanlar eskisinden daha güler yüzlüler. Kuyrukaltı oldu diye bir ay kadar görünmeyen ve kafesi siyah bezlerle örtülen saka kuşu bile şimdi tekrar güneşe ve hayata kavuştu. Mütemadiyen ötüyor. Hattâ Galip usta yukarıki salon için bir de kanarya aldı. Dedim ya canım, her şey, her şey eskisi gibi. Eskisinden de iyi. Benim bile haftalığımı on liraya çıkardılar. Bahşiş de haftada beş kâğıttan aşağı düşmüyor.

Ama bütün bunlara ve her şeye rağmen insanın içine ve dışına serinlik veren o rüzgâr dolu çınar altındaki türbe havasının huzur ve rahatından eser yok. Burası da büyük şehirlerin kocaman caddelerindeki o asrî berber salonlarından biri haline geldi. Artık semtimizin sporcu gençlerinden, emekli ihtiyarlarından uğrayan kalmadı. Sırası geldikçe spordan hoşlanmadığını ve daima ekmek partisinden olduğunu tekrarlayan Galip usta öyle geveze müşterilerden hazzetmez. O, birkaç gün içerisinde binlerce karganın bile yapamayacağını yaptı. Ortada Süslen Berberi’nden bir şeycik bırakmadı. Zaman, zaman, şimdi kasada oturan karısının buğday renkli, iri siyah gözlü güzel yüzüne nedense içim ürpererek bakarken burada bir zamanlar semtin insanları ve havasıyla dolu bir berber dükkânı var mı idi, diye kendi kendime sorarım da bir türlü “Evet!” diyemem…

Şimdi dükkânımızda makasların şak şaklarından ziyade elektrikle işleyen makinelerin uğultuları duyuluyor.

ÜMRAN NAZİF YİĞİTER

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 2 Nisan 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın