SANDALCI DEDE-MUKADDER GEMİCİ

Evlerine gelip giden bir adam değildi Sandala Dede ama sanki evlerinde yaşıyordu. Akıl danışılacaksa “Bir de Sandala Dede’ye soralım/’ denir, kışlık odundan, zahmetle pişen her yemekten, turfanda meyve sebzeden Sandala Dede’nin payı ayrılır “Ah bir de kendi yese,” diye hayıflandırdı. Kimdi bu Sandala Dede, ne­rede yaşardı, nasıl bir adamdı, hep merak ederdi çocuk. Onunla ilgili her sorusuna “Vakti gelince görürsün,” cevabım alırdı.

Oyunlar oynamış, terlemiş, portakal yemiş, kardan adam yapmış, asmadan üzüm koparmış, pantolonunun paçası kat kat açılmış nihayet vakit gelmişti. Bugün öğrenecekti, öğleden sonra annesi sokaktan almış, yıkamış paklamıştı “Sandalcı Dede’ye gi­deceksin akşama,” diyerek. ‘Babasının işten eve dönüşüne kadar üstünde bayramlıklarıyla pencerede beklemişti çocuk. Eve gir­medi babası, acele etti, tanışlara uzaktan selam verip sokaklar­dan sanki binlerinden kaçarcasına koşarak geçtiler. Uzun uzun yürüdüler. Denizi gördüklerinde çocuk sevindi. “Haydi,” dedi babası “az kaldı.” Yokuşu inerken sanki kanat takmışlardı, çocu­ğa öyle geldi.

Sürahinin ağzından dökülür gibi dışarı taşmış acemborusunun sardığı bir duvarın önünde durdular. Deniz görünmüyordu ama kokusu duyuluyordu. Babası tedirgin sağa sola baktı. Derin bir nefes aldı, kim bilir ne zamandır budanmadığı için yere değen acemborusunun yapraklarım kenara çekti, kırık dökük kapıyı itti, içeri girdiler. Kuyuyu gördü çocuk önce, kuyunun başındaki çiçek açmış nar ağacını. “Bekle, burada mı bir bakayım,” dedi babası. Ayak sesleri bir uzaklaştı, bir yakınlaştı çocuk beklerken. Adını duydu, onu çağırıyorlardı. Az önce babasının gözden kayboldu­ğu tarafa gitti, ağaçların, yabani sarmaşıkların sardığı, gölgelediği yolda yürüdü. Yaprakların arasında güneşin ışıklan bir görünüp bir kayboluyordu. Küçük, köpüklü dalgalar karşıladı çocuğu. Tahta iskemlede oturan yaşlı adam başım çevirmiş onu bekliyor­du. Babası da yanındaydı. “Gel bakalım küçük adam,” dedi yaşlı adam. “Sandalcı Dede seni çağırıyor gelsene,” dedi babası “Hani hep merak ediyordun ya…

Öbek öbek yığılmış ağların arasından geçerek Sandalcı Dede’nin yanma vardı. “Elini öp… dedi babası, uzatılan eli öptü çocuk, kuru, zayıf. “Maşallah, maşallah…” dedi başını okşadı çocuğun. Sandala Dede’nin ayaklarının dibinde bakır kazanın içinde balıklar bir o yana bir bu yana yüzüyordu. Çocuğun gözü onlardaydı. Gümüş pırıltısındaydı balıklar.

“Vakit tamam öyle mi?” dedi gülerek çocuğa bakıp Sandala Dede. “Öyle,” diyerek cevapladı babası “Dört yaşını tam dört ay dört gün geçiyor…”

Sandala Dede çocuğun elini tuttu “Balık yakalayalım mı se­ninle?” Çocuk şevkle başım salladı. “Haydi, o zaman, Ya Allah…” deyip kalktı yerinden Sandala Dede. Boyası dökülmüş sandalı babasıyla birlikte denize doğru ittiler. Babası çocuğu kucakladığı gibi sandala bindirdi. Oltayı, küçük boş bir kovayı çocuğun ya­nına koydu. “Bakalım senin kısmetinde ne var, büyük balık mı küçük balık mı?” dedi Sandala Dede. Yol boyunca ne olacağını anlatmıştı babası ama çocuk yine de bir an ürktü. Ellerini kuca­ğında kenetledi.

Sandala Dede kürekleri tüyden bir kalemmiş gibi tuttu, “Ya Allah,” deyip çekmeye başladı. Sanki suya karşı kürek çekmiyor­du da boş bir kâğıt üstünde yazı yazıyordu. Su hiç mukavemet göstermedi, yol verdi kayığa, akıp gittiler. Dudaktan hiç boş dur­madı Sandalcı Dede’nin küreğe her asılışında başka bir kelime döküldü “Ya Rahmân…”, “Ya Rahîm…”, “Ya Melik…”

Çocuk kıyılan seyretti, giderek uzaklaşan evleri, ağaçlan, in­sanları, babasını. Hepsi ufaldı, kaybolmaya yüz tuttu çöken ak­şamın renkleriyle. Çocuk kendileri de kaybolacak sandı denizin üstünde. Güneşin çekildiğini, akşamın renklerinin dünyayı bo­yadığını gördü. Sandalcı Dede okudukça kürekler suyun içinde bir görünüp bir kayboldu. Yaşlı adamın en son “Ya Bâkî…”, “Ya Vâris…”, “Ya Reşîd…”, “Ya Sabûr…” deyip kürekleri bıraktığını duydu çocuk.

Göğün birbirine giren renklerini takip etti gözleri, kayığa binerken baktığı mavi bulutların çekildiğini, sandan griye renk değiştiren bir çarşafın göğe serildiğini gördü. Kuşlar uçuyordu karaltı halinde, hangi kuş olduğunu bilemedi çocuk. Kayık iyi­ce ilerledi, gök iyice, baktıkça kendine çeken, tatlı bir uyuşukluk veren sararmayla sarardı, irili ufaklı bütün binalar silindi, ufuk çizgisi kubbe ve minareden hâsıl oldu.

Minareden ses yükseldi “Tanrı uludur, Tanrı uludur…” Sandalcı Dede kendi kendine “Allahu Ekber Allahu Ekber…” dedi. Bir karabatak geldi yanlarına, dedenin tarafında, denize bir koltuğa oturur gibi rahatça kondu. “Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrıdan başka yoktur tapacak…” Sandalcı Dede de durmadı, devam etti “Eşhedü en la ilahe illallah…” Kaç dakika sürdü, bu karşılıklı söyleyiş bilemedi çocuk.

Sadece şehir değil sanki bütün yeryüzü bir sessizliğe gömül­dü. Denizin üstünde ne varsa bir gölgeydi artık. Kürekleri yeni­den yavaş yavaş çekti Sandalcı Dede. Küreğin suya vurduğunda çıkardığı sesi dinledi çocuk. Sandalın ortasına, çocuğun az öte­sine bir mum yaktı Sandala Dede, çocuğun kucağına incecik bir kitap bıraktı. “Besmeleyi biliyor musun?” diye sordu, başını salladı çocuk. “Söyle bakalım o zaman,” “Bismillah,” dedi çocuk. “Bismillah,” dedi Sandala Dede de peşinden. Sararmıştı kitap, lime lime idi kenarları. “Aç bakalım,” dedi Sandala Dede, açtı çocuk. Sandala Dede’nin dudaklarının yine kıpırdadığını gördü çocuk ama ne söylediğini duyamadı.

“Harflerin sırrı hürmetine…”*

“Bu Elif,” dedi Sandalcı Dede “Sen de söyle…” Çocuk Elife bakü “Elif,” dedi.

“Bir araya getirilmiş harflerin hürmetine…”

“Bu Be,” dedi Sandalcı Dede “Neymiş?” Çocuk “Be…” dedi.

“Tâ Hâ, Yâ Sîn, Tâ Sîn, Tâ Sîn Mîm ile bize yönelip gelen bir saa­dete ermek için bizim yardımcımız ol…”

“Se,” dedi dördüncü harfi gösterip “Benden sonra tekrar et…”, “Se,” dedi çocuk. “Peltek olacak,” dedi Sandala Dede “Dişlerinin arasında olacak dilin, bak böyle…” Dudaklarını ke­nara çekip gösterdi Sandala Dede. Çocuk harfleri söylemeye ça­lışırken dudakları yine kıpır kıpırdı yaşlı adamın.

“Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd, bizi kem gözlerden korur, bize yeter…”

Suya daldı Sandalcı Dede’nin gözleri karanlık suya, çukurun içine gömülen kitaplar gördü, Eliflerin, Ötre’lerin, Nûn’ların, Ayn’ların üstüne toprak atıldığım. Çuvallara doldurulduğunu gördü kitapların. Harflerin, yakıldığım, atıldığını, satıldığını okka okka. Kalbi sıkıştı Sandalcı Dede’nin. Titredi. Atlı arabala­rın çöp yığınlarına boşalttığım gördü ciltleri, He’lerin, Vav’ların çığlık çığlığa bağırdıklarım duydu. Zincirlerin dolandığım gördü dillerine. Dili acıdı Sandalcı Dede’nin. Farelerin tozlu kitapların üstünde gezdiğim gördü, dişlerinin harflere geçtiğini, harflerin mürekkebinin aktığım, mürekkebin denizi karaya boyadığını. Karanlıktan kurtulmak için “Ya Hak,” deyip boşalttı nefesini.

“Kün’ün Kef’i hürmetine beni koru…”

“Biraz da balık tutalım…” deyip oltaya uzandı. Ucuna yem taktı, ağzından çıkan “Ya Nasip”le beraber denize doğru salladı. Olta elinde beklerken çocuğa baktı “Gel yanıma,” dedi. Çocuk düşmekten korkup emekler gibi tutuna tutuna gitti. Sandala

* İtalik yazılar Hz. Ali (RA)’dan rivayet edilen Celcelutiyye Kasidesi’nden alınmıştır.

Dede’nin uzattığı oltayı aldı, beklemeye başladı. Kararmış suya baktı, kaybolan bulutlara, gözüne bir yıldız gibi görünmeye başlayan ışıklan tek tek yanan evlere. Eli uyuştu yavaş yavaş. Kıpırdadı huzursuzca.

“Sabretmeye mecburuz,” dedi Sandala Dede, incecik kitabı açtı yeniden başka bir yeri gösterdi başparmağı “Boş durmaya vakit yok küçük adam, bu Hâ,” dedi çocuğa. “Hâ,” dedi çocuk. “Boğazını kısacaksın bunda,” dedi Sandala Dede, çocuk tekrar etti yapabildiğince.

“Hâ Mîm Ayn Sin Kaf, bizi koruyan sığınağımız olsun, onun kar­şısında dağlar bile sarsılır…”

Bir martı geldi, kayığın ucuna konuverdi. Çocuk ürktü bir an, “Korkma,” dedi Sandala Dede harfleri okudu, çocuk tekrar etti. “Bu Nûn’dur,” dedi sonra çocuğa, çocuk başını salladı, martı sanki gözlerini dikmiş bakıyor gibi geldi çocuğa, “Nün,” dedi.

“Kaf, Nûn, Hâ Mîm sûreleri hürmetine…

Martı başını sağ sola çevirdi “O da ders almaya gelmiş bak­sana” dedi Sandalcı Dede. “Ama o kuş,” dedi çocuk. “Onun da lisanı var, harfleri var,” dedi Sandala Dede.

“Elif Lam Râ, sûrelerinin sırrı ve İsm- i Âzâm’ın nuruyla…”

Çocuk oltayı tutan ellerinin gevşediğini, oltayı aşağı doğ­ru çeken kuvvetle fark etti, sıkı sıkı sarıldı oltaya “Balık,” dedi telaşla, “Balık geldi…” Sandalcı Dede sakince oltayı aldı eline, “Bakalım ne yakalamışsın?” Oltayı çektiler, ucundaki oynayan balığa dikti gözlerini çocuk “Çok küçük,” dedi Sandala Dede, “bunu bırakalım büyüsün, büyüyünce yakalarsın.” Çocuk gözle­rini suya dikti. “Üzülme,” dedi yaşlı adam. Oltayı bir daha, daha kuvvetli savurmayla attı denize, dilinden aynı sözler döküldü.

“Biz hep senin gönderdiğin balıklan yiyoruz,” dedi çocuk. Memnun oldu Sandala Dede “Afiyet olsun,” dedi. “Sen aslında çok büyük bir adammışsın, annem öyle söyledi.” Misinanın denizle buluştuğu noktaya dikti gözlerini yaşlı adam “Yok/’ dedi “biz büyük değiliz..

Yeniden kitaba döndü gözleri “Bu Sîn,” dedi Sandala Dede, tekrarladı çocuk “Sîn.” “Bu da Şın/’ dedi Sandala Dede “kardeş gibi değil mi?” “Evet,” dedi çocuk “benziyorlar.”

“O harfler Merih yıldızı gibi âlîdir, Her türlü hayır onlarla tamam­lanır. ..”

“Bu Lâmelif, bu da Ye…” diyerek son harfleri gösterdi, çocuk tekrar etti.

“Kucağıma gel bakalım,” dedi Sandalcı Dede. Kitabı bırak­tı, ikisi birlikte tuttular oltayı “Duyuyor musun?” dedi Sandala Dede. Az önceki gibi bir kuvvet çekiyordu oltayı. Daha güçlüydü bu sefer aşağı çeken. Annesinden dinlediği masallar­daki canavarlar, ejderhalar geldi aklına çocuğun, bir bilinmez, ürktü. “Çekelim bakalım,” dedi Sandala Dede. Birlikte çektiler “Uskumru,” dedi çocuk, sevindi, “Aferin,” dedi Sandalcı Dede “Adını biliyormuşsun.” “Sen en çok bu balıktan gönderiyor­sun…” dedi çocuk. Küçük kovayı suya daldırıp doldurdu, balığı oltadan kurtarıp suyun içine bırakacakken vazgeçti, “Sen yap,” dedi çocuğa “Sıkı tut.” Çırpınan balığı tuttu çocuk. Kayganlığını, balığın diriliğini avuçlarının içinde hissetti, hemen kovaya bırak­tı, yüzüne su sıçradı bırakırken.

“Haydi, dönelim artık,” dedi Sandalcı Dede. Hâlbuki hiç bitmeyecek sanmıştı çocuk, denizin üstünde kaybolduklarını. Çocuk gökyüzüne, yıldızlara bakü. Küreklerin suya bir kavu­şup bir ayrılmalarını dinledi. İncecik kitabı açtı, bir karşı kıyılara bakü, bir harflere, kubbelerin bittiği yere, semâya, öğrendiklerini misketlerini dizer gibi bir minarenin yanma dizdi sıra sıra; “Elif, Be, Te, Se….”

Mukadder Gemici, Sessiz Harfler, C.ŞAKAR

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 27 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın