ŞAİR NECMİ EFENDİ’NİN BAHAR KASİDESİ-NAHİT SIRRI ÖRİK

Yavaşça kapıyı açarak, Hatice Gülfam Hanım sessiz adımlarla içeri girdi. Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücuda getireceği kaside hakkında fikir edinmek istiyor, bunun yarılanıp yarılanmadığını merak ediyordu. Fakat, iki adım atar atmaz, kemikli ve esmer yüzü kıpkırmızı kesildi. Şair Necmi Efendi divitiyle kalemini bir tarafa bırakmış, kâğıtları elinden düşmüş, yeni sadrazamı medih ve tebcil eden beyitler düzeceğine uykuya dalıp gitmişti! Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor, başındaki takke yana sarkıyordu.

Hatice Gülfam Hanım sert bir el darbesiyle kocasının omuzunu sarstı. Necmi Efendi hemen gözlerini açmıştı ve başının ucunda karısını dikili görür görmez, biraz çökük yanaklarına hafif bir pembelik geldi, âdeta gayr-ı şuûrî bir hareketle eli divite, kâğıda, kaleme uzandı. Divitle kalem ta yanında, eski yerde duruyordu. Lâkin aşağıya düşmüş olan kâğıtları hemen alamadı. Bu alamayışta her hâlde mahmurluğun tesiri olacaktı. Hışımla eğilerek, Hatice Gülfam kâğıtları topladı ve bunları kendisine vermeden evvel, ne kadar yazdığını ve neler yazdığını bilmek istedi. Kâğıtlara bakınca da, kan beynine sıçradı. Yaprakların hemen hepsi bembeyazdı. Henüz vezirin ismi bile yazılmamıştı. Daha mukaddemeler yapılıyor, henüz girizgâhlarda dolaşılıyordu!

—İkindi vakti erişmek üzeredir. Hâlbuki öğleden beri buradasın. Bu sedirde sana ilham değil, uyku geliyor! Saat başında tek beyit mi yazdın? Bu gidişle sadrazam azledilinceye dek belki kasidenin yarısına varırsın!

Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun boyunlu, otuz beşlik kırklık bir kadındı. Yüksek hotozu ve dört uzun peşli entarisi ile büsbütün iri görünüyordu.

Necmi Efendi, ilk ateşleri beliren bu harpten bir lâtife içinde çıkmak istedi.

—Ne olmak ihtimâli mevcut? Biz de isimleri değiştirerek kasidemizi yeni vezire takdim ederiz!

İstihkâr eden bir edâ ile Hatice Gülfam Hanım omuzlarını silkti:

—Acep şimdi hoş söylediğine mi kailsin? Evde yatak ve yorgan bile kalmayınca mı meydana eser çıkaracaksın? İsmin zaten unutulup gitmiş. Bir şey yazıp takdim edebilsen bile, Paşanın methiyene ehemmiyet ve kıymet vereceği meşkûk! Hiç olmazsa elinde bir san’atın olsaydı, (-Çarşıda dükkân aç!) derdim. Kazasker Harputî-zâde Hayrullah Efendi kerimesi Hatice Gülfam kaderinde esnaf haremi olmak ta yazılmışsa, Rabbimin takdirine ne diyebilirdim?

Necmi Efendinin yarısı ağarmış yuvarlak ve kumral bir sakalla çevrili beyaz yüzünde, yorgunluğa benzer bir hâl vardı. Yüz birinci defa olarak asâletini ilân ettikten sonra ve tarif edilemez bir istihzânın zehirlerini saçan renksiz ince dudaklarını büze büze, zevcesi (esnaf haremi olmak ta yazılmışsa!) diye ilâve ederken, göz kapaklarını, bitkin indirip kaldırdı. Sonra, yazmağa başladığı ve uykuya dalarak yere düşürdüğü kâğıdı eline aldı, usulü veçhile ikiye bükerek kalemini divite batırdı. Ağır ağır, mütereddit gibi, çekiniyor gibi, kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı.

Hatice Gülfam Hanım bir kere daha omuzlarını silkti:

—Gayret et, belki de muvaffak bir eser vücuda getirebilirsin. Eskiden ne kolay, ne güzel yazardın! Yazık, sende artık cevher-i şâiriyet tükendi!

Necmi Efendi bir cevap vermiyor, sade elindeki kâğıdın titremesi kendisini kaplayan asabiyetin derecesini anlatıyordu.

Hatice Gülfam buna değil, kalemin gene durduğuna dikkat etti ve kocasında şâirlik nâmına hiçbir şey kalmadığı hakkındaki kanaati biraz daha kuvvetlendi. Ancak şimdi güzel bir eser yazmasa da, Necmi Efendinin eskiden kazanmış bulunduğu bir nâm ve şöhret vardı ve bu nâm ve şöhret yeni sadrazamın huzurunda ne kadar eğilse, ne kadar aşağılara inse o kadar fazla ihsan göreceği muhakkaktı.

—Efendi, Paşayı göklere çıkarmayı unutma. Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini, bilmediğini birkaç kere tekrar et!

—Olur, Gülfam, olur. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi arşı alâya çıkarırım!

Bıçak gibi keskin bir nazarla kocasına bakan kadın cevap vermeğe, mukabele etmeğe tenezzül etmedi ve daha fazla kalırsa pek ağır bir söz söylemekten korkarak odadan ayrıldı.

Muhteşem ve giran-baha kürkünün içinde, Sadrazam Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ihtiyar ve birkaç illete birden müptelâ vücudu âdeta heybetli görünüyordu. Hint şallarının en nefisiyle yapılmış yastıklara dayanmış, Necmi Efendinin tebrik kasidesini ağır ağır okudu. Bu mütalâadan pek te memnun kalmışa benzemiyordu. Necmi Efendi kapının tam ucunda ince bir şilteye, lûtfen şeref-sadır olmuş bir emre tevfiken diz çöküp oturmuştu.
Kasideyi okuyup bitirdikten sonra, Sadrazam paşa başını kaldırarak, huzurunda diz çökmüş iltifat ve ihsanını bekleyen adama baktı. Adı duyulmuş bir şâirdir diyerek, onu huzurunda oturttuğuna canı sıkılmıştı. Okuduğu bu uzun şiirden Paşa aslâ hoşlanmamıştı. Bulunduğu eski muharebelere ait senâları kâfi görmüyordu. Hiç büyük cihangir ve kahramana benzetilmeyişine hiddetlenmişti. Hâlbuki başka bir şâir, Nefi, Genç Osman hattâ bıyıkları terlemeden bir cenge gitti diye onun şüphesiz kınından çıkarmamış olduğu kılıcını artık göklere atmasını söylememiş mi idi? Karşısındaki miskin ise sadâretinin uzun, pek uzun seneler devam etmesine duayı bile unutmuştu. Bu sadâretin mülk ve devlet için emsalsiz bir saadet ve ikbal devri açacağına imanını bile pek kat’i bir lisanla söylemiyordu. Evet, bu tebrikiye, devrin bütün şuarası tarafından takdim edilmiş şiirlerin hepsinden gevşek hepsinden hararetsizdi; cümlesinden zaifti. Ve kimbilir niçin, hepsinden geç takdim ediliyordu. Abdülkadir Hulûsi Paşa eserden bahsetmeğe tenezzül etmedi, sade Necmi Efendinin karısı tarafından edilmiş ısrarlara mağlûp olarak kasidenin son beytine doğru zikrettiği nokta hakkında, mağrur bir edâ ile sordu:

—Haremin Mehmet Hayrullah Efendi kerimesi midir?

—Evet, devletlim.

Abdülkadir Hulûsi Paşa gençliğinde Hayrullah Efendi’den büyük iyilikler görmüştü; ve bu Hatice Gülfamın tâlimâtı mucibince tamamıyle aksine yazılmış, yani, Hayrullah Efendi, koca bir kazasker olduğu halde henüz hiçbir şey olmadığı devirde Abdülkadir Hulûsi Paşanın lûtf-didesi, bendesi vaziyetinde gösterilmişti.
Kısa bir sükûttan sonra Paşa dedi ki:

—Zamanı şebâbımda kendisini tanımıştım. Âlim ve fazıl bir zât idi.

Ve sonra, bu kadar iltifâtın fazla bile olduğuna kâni, pencereden bahçenin tarhlarına bakmak için başını çevirirken, tahkîr eden bir sesle:

—Kâhya efendiye var! dedi.

Sadrazamın çukura batmış, lâkin parlak gözleri, eğilip etek öpen şâirin yüzüne bakmadı. Onun etek öpmesini men için eli en küçük bir hareketi esirgemedi. Gözleri Necmi Efendi’ye baksa bile onun gûya ki şeffaf olan mevcudiyetini delip geçecekti!

Odadan çıktığı vakit, Necmi Efendi bir an kâhyanın yanına gitmemeği düşündü. Fakat heyhat ki artık evine sefâlet girmişti. Ve bahusus ki bu evde Hatice Gülfam vardı. Onun sitemleri, istihzaları, zehirden sözleri vardı.

Kâhyanın huzuruna çıkmak için de Necmi Efendi yarım saat kadar bekledi. Ve yüz çeşit insan arasında yapayalnız ve zelil beklerken, acı acı düşünüyordu:
“—Bir kere isimleri kalemimizden döküldüğü için, ancak bunun için, sanâ değil hicvetmiş bile olsak, isimlerini gelecek asırların tanıdığı ve tanıyacağı gafiller! Sayemizde ebediyet kazandıkları halde bize lûtfettiklerini zanneden küstahlar!” diye düşünüyordu.

Kâhya Efendi köse sakallı, kaşı gözü, ağzı burnu mütemadiyen oynayan bir adamdı. Genizden gelen bir sesle:

—Câize için, değil mi? diye sordu.

Ve cevap beklemeksizin, yanında duran müteaddit al ipek keseler arasında en ufaklarından birini arayıp bularak Necmi Efendi’ye uzattı.

Bu adamın gözleri bile Necmi’ye bakmıyor, onu görmüyordu!

Kazasker Hayrullah Efendi, kızlarını oğulları derecesinde okutmağa dikkat ve itina gösterdiği gibi, damatlarının da mevki ve servetlerine değil, şahsî değerlerine bakmış ve böyle iyi okuttuğu kerimelerinden birini devrin müstait genç şairlerinden Necmi Efendi’ye vermişti. O vakitten beri de bu istidât tamamen inkişâf etmiş, Necmi, devrin bihakkın en büyük ve maruf şairlerinden biri olmuştu. Fakat onun bir kusuru, lâyık bulunduğu bütün hürmet ve itibarı görmesine mâni olan büyük bir kusuru vardı. Necmi Efendi dalkavukluk edemiyor, her gün sayısı çoğalan câriyelerden ayrılıp haremden dışarı çıkmak istemeyen padişahı Allahın devlet ve millete bir inâyeti şeklinde gösteremiyor, saray kadınlarına rüşvet yedirip büyük mansıplara geçen ve ortalığı zulme boğarak mal toplamaktan gayri bir şey düşünmeyen erkânın hayalî ehliyet ve hizmetlerini göklere çıkaramıyordu. Moskoflara ve Nemçelilere karşı mağlûbiyetten mağlûbiyete düşen intizamsız yeniçeri ordularının intizamlarını birer galebe suretinde tasvir edemiyor, gittikçe artan bir zulmün altında ezilen memleketi saadete garkolmuş bir ülke diye ilan edemiyordu. Ve böyle yapanların daima kendisine tercih edildiklerini, lûtuflara garkedildiklerini, gittikçe kendi fevkinde mertebelere eriştiklerini ve eriştirildiklerini gördükçe, artık hiçbir şey yazamaz olmuştu. Yavaş yavaş öyle bir hâle geldi ki, kendi kendisi için kendi zevki ve kendi hazzı için yazdıklarını da beğenmeyip yırtmağa başladı. Hemen bir seneden beri kalemi tamamen durmuştu. Ellerindeki ufak tefeği satarak yaşamışlardı.

Fakat, istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen Hatice Gülfam isyan etmiş, birkaç parça mülkten sonra sıranın birkaç parça elmasa geldiğini anlamıştı.

—Koca bir kazasker kızıyım; bir düğüne, bir davete giderken küpesiz, yüzüksüz mü gideyim? diye bağırmıştı.

Tam bu esnada sadarette bir tebeddül olmuş, makama Hatice Gülfam’ın babasından vaktiyle çok lütuf görmüş olan Abdülkadir Hulûsi Paşa geçmişti. Bunun üzerine kocasını bir tebrik kasidesi vücude getirmeğe kadın mecbur etmiş, Hayrullah Efendi’nin damadı olduğunu yazmasında da kat’iyetle israr etmişti. Necmi, sadrazamın konağından dönünce, onu kapı önünde buldu. Adeti olmadığı halde, anahtar sesine koşmuştu.

—Paşayı gördün mü? Verdiği ihsan nedir?

Hiçbir şey söylemeksizin, Necmi Efendi koynundan küçük para torbasını çıkarıp uzattı. Torbanın ufaklığını görür görmez Hatice Gülfam’ın canı sıkılmıştı; içindekini hemen boşaltıp saydıktan sonra:

—En müptedi bir şaire de bu kadar verilmek mutaddır! diye homurdandı.

Düşman bir nazarla başını kaldırmış, kocasının yüzüne daha yeni bakıyordu. Ve onun tepeden tırnağa sırılsıklam olduğunu o zaman gördü. Necmi Efendi pek te üşümüş olacaktı ki, rengi bembeyaz kesilmişti; zangır zangır titriyor, çeneleri birbirine vuruyordu.

Filvaki, Paşa konağından surların yakınındaki evine kadar müthiş bir yağmur altında gelmiş, yağmur iliklerine kadar işlemişti.

Veziriâzam konağından dönerken yağmura tutulduğu o günden beri, Necmi Efendi ateşler içinde yanıyor, üç gün yataktan kalkabilirse beş gün kalkamıyor, günden güne kuvvetten düşüyordu. Aldığı câizeden pek az bir şey kalmıştı. Kendine geldiği zamanlarda Hatice Gülfam başına dikiliyor, (-yeni bir şey yazman gerektir! Yeni bir şey izhar etmen gerektir!) diye tazyik ve iz’aç ediyordu.

Şair: —Pek hâlsizim kadınım! Beni biraz rahat bırak! dedikçe:

—Sana pehlivanlık et diyen mi var ki, halsizlikten, kuvvetsizlikten şikayet edersin? Sende şâiriyet kalmadı! diye kinâyeleri, acı sözleri bırakmıyordu.
Bu kadın, devrin zaten hemen bütün öteki ricâli gibi sadrazamını da, Abdülkadir Hulûsi Paşayı da methetmenin ne kadar ağır bir iş olduğunu takdir edemiyordu. O, Abdülkadir Hulûsi Paşa ki, enderunda herkese el’aman dedirtmiş, bulunduğu vilâyetlerde zulmü ve irtikâbiyle herkese el’aman dedirtmiş; o Abdülkadir Hulûsi Paşa ki, birkaç cenge kumandan giderek her seferinde düşman önünden kaçmış ve nihayet, zulüm ve irtikâbı sayesinde toplayıp biriktirdiği servetlerden bir kısmını saraya rüşvet vererek bu makama erişmiştir. Onu methetmek, onda yüksek meziyetler ve kıymetler bularak onu göklere çıkarmak Necmi Efendiye güç, pek güç geliyordu. İstikbalde tarih bu vezirin bütün seyyiatını teşhir eder, ona hırsız ve alçak damgası yapıştırırken, elinde o hırsızı ve alçağı Allah’ın bu mülke bir lûtuf ve nimeti şeklinde gösteren kasideleriyle Necmi Efendinin hâli ne olacaktı? Karısının bin ısrar ve ibramına rağmen bir türlü yeni bir kaside yazamıyor, kalbi buna bir türlü rıza gösteremiyordu.

Nispeten iyi olduğu bir gün, komşudan dönen Hatice Gülfam kendisine dedi ki:

—Bir haftadan fazlaya yetecek akçamız kalmadı. Hazırlayacağın şiiri bu müddet içinde mutlaka bitirmen elzemdir. Hem gene talihin varmış. Mükemmel bir fırsat zuhur eyledi.

Sordu:

—Nedir? Yoksa Abdülkadir Hulûsi Paşa azledilip yerine namuslu bir adam mı naspedilmiş?

Gülfam bu yarı lâtife suale mukabele etmeği zait bularak devam etti:

—Sadrazam Paşa Emirgân’da bir yalı yaptırıyormuş. Dünyadan haberimiz yok ki! Bu yalı bitmek üzere imiş! Mayıs iptidalarında Paşa orada büyük bir ziyafet verecek, tâ be-sabah âlemler olacakmış. Bu yalı münasebetiyle bir kaside takdim eylersin!

Zincirlerinin şakırtısını duyan bir zindan mahkûmu gibi, Necmi Efendi başını salladı. Çâre yok, bunu yazacaktı. Yazmakla da zillet ve felâket bitmeyecek, koynunda kaside ile sadaret konağına gidecek, küstah uşaklara yüzsuyu dökerek eserini Paşaya gönderecek, o uşakların kalın ve küstah kahkahalarını, âdi sözlerini dinleyerek, kim bilir daha kimler arasında, kim bilir ne kadar zaman, kaç saat bekleyecekti!

Geçen seferki kasideyi hiç te medihkâr ve tazimkâr bulmayan Paşanın, bu yeni kasidesine cevap olarak hakareti kâfi görmesi de imkân haricinde değildi.
Henüz İstanbul seması bulutlarla kaplı, rüzgârlı ve keskindi. Fakat bilinmez nasıl bir şey baharın gelmiş olduğunu anlatıyor, keşfettiriyordu. Rüzgârda mı, havada mı, ağaçların çıplak dallarında mı, toprakta mı, her halde bir yerde ve her şey vardı ki, artık baharın gelip yetişmiş bulunduğunu ve birdenbire meydana çıkacak eskimiş bir dünyaya sanki birinci baharın tazeliğini ve saflığını vereceğini anlatıyordu. Her tarafa süzülüp giren ve henüz hiçbir yerde göze görünmeyen ve gözle sezilmeyen bu bahar, çok güzel ve taze bir şeydi. Kalp sevgi ile bütün dolmuş olduğu halde, lisânın bunu henüz kendi kendine bile ikrar etmediği o leziz tereddüt ve şüphe anları kadar güzel, bâkir ve mestedici bir şeydi. Kaç gündür terkedemediği yatağında Necmi Efendi gözlerini açtığı zaman, âdeta tamamen iyileştiğini hissetti. Kasideyi yazmak arzusunu kendi kendine, hariçten hiçbir ihtar görmeden duydu. Zihninde garip bir açlık, ruhunda taptaze bir heyecan, ışık vardı. Ve ruhundaki bu taptaze heyecan pek çok endişe ve ıstırabı silip götürüyor, vücuda getirilecek bahar kasidesi yazılırken düşünülmesi icap eden tekmil hazin ve isyan ettirici mecburiyetleri de hep unutturuyordu. Hatice Gülfam bedestanda bir yüzük satmış olmaktan çatılmış suratı, mürtekip ve liyakatsiz bir sadrazama uzun ikbal seneleri dilenmek lüzumu, her sene baharın onu mülk ve milletin başında bir belâ olarak bulmasına dua etmekteki günah, onun galiz zevkler için kurdurduğu Emirgân kökünü Allah’ın cennetine benzetmek zarureti, bunların hepsi hatırından çıkmıştı. Necmi Efendi ancak bir bahar kasidesi yazıyordu. İnsanların yalan söylemedikleri, hile işlemedikleri ve günaha girmedikleri bir memlekette, çirkinlik olmayan, hırsızlık bulunmayan, cürüm ve ceza bilinmeyen bir memlekete, ayak öpülmeyen ve ayak öptürülmeyen bir memlekete ait baharı tasvir ediyordu.

Şimdi kalemi bir kuş tüyü kadar hafif olmuştu. Mürekkebinden her rengin tılsımları dökülüyor, bulup kullandığı sözlerde her sesin akisleri duyuluyordu. Bahar bin bir kokusu ile, taze rüzgârları, taze ışıkları, taze yağmurları ile kasidesinde baştan başa yaşıyordu. Bu kaside ne Abdülkadir Hulûsi Paşa, ne onun dört elle sımsıkı sarıldığı mansıp, ne de belki arsasını zapt ederek, malzemesini gasp ederek ve işçi hakkını vermeyerek yaptırdığı o köşk vardı.
Bu bir bahar kasidesi, bu baharın kasidesi idi.

Hatice Gülfam birkaç kere yüksek hotozlu başını kapıdan içeri sokmuş, fakat her seferinde kendisini tamamen yazıya vermiş görerek çekilip gitmişti: İlham perisinin kırk yılda bir ziyaretine mazhar olan bir şairi yalnız bırakmak lâzımdır, diye düşünmüş olacaktı.

Necmi Efendinin elindeki kâğıtlar beyitle doldukça ruhu hafifliyor, başı hafifliyor, yorgun ve hasta varlığındaki ıstırapları hiç hissetmiyordu. Ve şakakları atıyor, hafifçe gözleri kararıyor, sanki damarlarındaki kan ağır ağır boşalıp gidiyordu. Yazdı, yazdı. Yakuttan, zümrütten, elmastan ve inciden nihayetsiz bir zincir gibi, kelimeler, fikirler, teşbihler ve tasvirler birbirlerini vely ederek ruhundan ve beyninden mütemadiyen kalemine ve kağıda iniyorlardı. Yazdı… durmadan yazdı. Tabiatın halk ettiği mevsimler gibi ömrü ancak iki üç aydan ibaret bir bahar değil, kokuları ebediyen baş döndüren, renkleri ebediyen mesteden ve rüzgârlarının ilâhî yelpazeleri insanı müebbeden okşayan ilâhî bir bahar yaratmıştı. Ve ne kadar yorulduğunu, artık bir daha hiç geçmeyecek bir yorgunlukla bitâp düştüğünü ancak o zaman anladı. Eli kâğıtlarından ayrıldı, kalemi yanına bıraktı ve başı yastıklara düştü. Biraz evvel kendi kalkarken yarı açtığı pencerenin kafeslerinden gelen rüzgâr, ona yeni bir baharın ilk kokularını getiriyor, sonra da, yere eğiliyor, yaprakları dağılmış kasidenin satırlarına buseler bırakıyordu.
Şair Necmi Efendi uyudu.

Hatice Gülfam içeriye son girişinde kağıtların yerde serilmiş olduğunu ve kocasının artık uyuduğunu gördü. Onun hâline dikkat bile etmeden derhal bu yerdeki kağıtları aldı, okumağa başladı. Kızının tahsiline kazasker Hayrullah Efendi çok ihtimam göstermiş, kendisine değme erkeğin görmediği bir tahsil verdirmişti. Elindeki bu bahar kasidesinin bütün güzelliğini Hatice Gülfam’ın hissetmemesine imkân yoktu. Tasvirlerin ve teşbihlerin nefâset ve ihtişâmiyle âdeta büyülenmiş, kadın sonuna kadar okudu, ve ancak o zaman farkına vardı ki, bunda Sadrazama hiçbir dua yoktur, Emirgândaki kasra dair hiçbir tasvir ve senâ yoktur, câize almağı temin edecek tek bir beyit, tek söz mevcut değildir. O zaman, gözlerinde tehevvür kıvılcımları birden tutuşarak, Gülfam elindeki kağıtları yatakta yatan vücuda, yastıkların ortasında gömülü duran başa uzattı:

—Efendi, kastın beni deli etmek midir? Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ismini bile yazmamışsın! diye bağırdı.

Fakat sonra, hayret ve dehşetten gözleri büyümüş, elleri fena bir rüyayı itmek ister gibi ilerde, (-A!… A!… ) diyerek iki adım geri çekildi ve ağlamağa başladı.
Senelerin senelere değil, asırların asırlara devredecekleri bu ilâhî kasidesini yazar yazmaz Necmi Efendi uykuya, ebedî uykusuna dalmıştı. Yarı açık pencerelerin kafeslerinden bahar ona ilk kokularını ve serin rüzgârlarını gönderiyor, bunları minnettarâne ikram ediyordu.

(Haziran 1931, Ankara, MUHİT, Nu. 36, Teşrin-i evvel 1931)

Nahit Sırrı ÖRİK

Güzel Yazılar HİKÂYELER 1 – TDK Yayınları

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 27 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın