Şahan Ahmed

Karısı, iki küçük kızı onu ta uzaktan, derenin alt başından yu­mulmuş gelirken gördüler. Ona doğru sevinçle koştular. Yanına var­dıklarında kızların her biri bir bacağına yapıştı. Birini kaldırıp kolu­na, ötekini kaldırıp öteki koluna aldı.

Karısı merak içinde ona bakıyor, gözleriyle soruyordu: “Bunca gün nerede kaldın?” diye.

 

Ahmed:

“Buldum avrat,” dedi, “buldum. Zor ama buldum. Buldum. Kurtulduk sayılır gayri. Birkaç yıl sonra bir iyice kurtuluruz. Bir iki yıl bekle.”

Yorgundu ama gözlerinin içi gülüyordu.

“Kör kurdun kısmetini veren Allah. Tam on beş yıl ormandan tarla çıkar, dağı taşı hopur et. Şu ormanda kök koyma sök de, her yıl, tarlanı toprağını sel alsın, alsın da gitsin de…”

Kadın kocasının niçin üç gündür görünmediğini anlamıştı.

“Alsın gitsin de…” dedi.

Eve geldiler. Ahmed bir çulpazın üstüne kendini atıverdi.

“Bir yer buldum ki avrat… Üç gün gece gündüz, sel götürmez bir yer aradım… Dünyanın toprağı orada. Yağmur ne kadar güzel toprak bulmuşsa oraya taşımış durmuş. Keşiş Suyunun bükümünde. Çağşak kayanın burnunda sayılır. Amma avrat bir ormanı var ki… Bir ağacını alimallah bir yılda sökemezsin. Her bir ağaç ki… Başları­nı alıp göğe doğru ağıp gitmişler. Ucu bucağı belirsiz her bir ağacın. Suna gibi. Bir sökebilsem. Aaaah bir hopur edersem onu… Öyle ta­vında bir toprak ki avrat, bire yüz, bire iki… Allah seni inandırsın, bire iki yüz verir… Öyle ağaç var ki içinde, beş adam el ele versen gövdesini çeviremezsin. Varıp hopur etmeden başka çaresi yok. Çok eskiden görmüş de orayı unutmuştum. Yıllar yılı aklımdaydı. Buna bir zarbımı sınayacağım avrat. Tak etti canıma yokluk gayrı avrat. Tak etti. Üç yıl da olsa beş yıl da, on yıl da olsa, bir zarbımı sınayaca­ğım. Buranın kökünü bir sökersem… Bir de ekersem…”

Sabahleyin erkenden kalktı. Doğru demirciye gitti. Ağır bir bal­ta yaptırdı. Bir kazma, bir kürek yaptırdı. Uzun bir de urganı vardı yepyeni… Onu da yanına aldı. Karısıyla birlikte ormana gittiler. Kö­ye bir buçuk saat kadar çekiyordu orman. Kadın, ormanın ulu ağaç­larını görünce şaşkına döndü:

“Abooov Ahmed,” dedi, “sen bununla heyle baş edicin? Bunun bir ağacını bir ayda, iki ayda, altı ayda da sökemezsin. Gel vazgeç bu sevdadan. Gel de eski tarlamızın yanındaki yanık ormanı hopur ede­lim.”

Ahmed karşılık vermedi.

Kadın:

“Sen bu akıllan çoluk çocuğunu acından öldürürsün. Şu koca köyde senden akıllısı yok muydu? Bu güzel toprağı kimsenin gözü görmüyor muydu?”

Ahmed ilk ağaca yanaştı:

“Ben de bu ağaçlan sökerim. Yerine de buğday ekerim. Bire elli de verir, yüz de…”

Baltasını indirdi. Balta sesi ormanda yankılandı. “Ya orman kolcusu görürse?” Ahmed ikinci baltayı indirirken:

“Canı sağ olsun,” dedi. “İki kovan arının balını da ona adadım. İki kovanlık ballan sıvarım onun da ağzını.”

Bu köyler Torosların göbeğinde… Adına Armut Kuyusu köyleri derler. O kadar köy var bu yörede. Her köyün her bir evinin birbiri­ne uzaklığı bir yarım saat çeker en azdan. Yan yana kurulmuş hiçbir ev yok gibidir hemen hemen.

Ve buralarda tarla yok, takım yoktur. Ve bu köyler köy oldu olalı, ormandan hopur edecek tarla çıkarırlar bin bir güçlükle. Bir yılda, iki yılda, üç yılda… Yakarak, yıkarak, kökünü çıkararak… Bir ömür harcayarak… Bu tarlaları bir yıl eker, iki yıl ekerler. Üçüncü yıl olanağı yok ekemezler. Toprağını sel alır gider. Kuru kayalar kalır geride.

Şahan Ahmed de yıllardan beri hopur etmişti. Kanına girdiği or­man dönümlerceydi. Ama onun da toprağını öteki köylülerinki gibi sel alıp götürmüştü.

Ahmed kafasına takmıştı. Bir toprak çıkaracaktı. Öyle bir top­rak ki, bir daha sel götürmeyecekti.

Ve üçüncü baltayı vurdu. Gülerek:

“Hayırlı kademli olsun avrat,” dedi.

Karısı:

“Uğurlu kademli olsun.”

Ahmed dördüncü baltayı ulu ağacın gövdesine iştahla indirdi. O gün akşama kadar ancak ağacın yarısına gelebildi.

“Bugün hamım,” diye söylendi. “Yoksa bir günde, ne kadar bü­yük olursa olsun, bir ağacı deviremez miyim?”

Ağacı ikinci gün devirdi. Dört günde kökünü ayıkladı. Üç dört günde de kökleri, dallan dışarı, Keşiş çayına kadar taşıdı. Suya attı. Orman kolcusu görmesin diye.

Böyle bir altı ay kadar kimse farkına varmadan çalıştı. Sonunda orman kolcusu haberlendi. Ahmed telaş etmedi. İki kovan arının ba­lını kestiği gibi kolcuya götürdü. Ağzını kapadı.

Tam dört yılda bitirdi altı dönümlük yeri. Hep geceleri hopur etti. Fırsat buldukça da gündüzleri çalıştı. Ama Ahmed adamlıktan çıkmıştı. Gören korkardı ondan. Elleri otomobil lastiği gibi olmuştu. Yüzü, elleri, ayakları, her bir yeri yırtık yırtıktı. Yüzünde yalnız gözle­ri sağlamca parlıyordu.

Tarlayı sürdü. Ekti”. Karşısına geçip seyreyledi:

“Avrat,” dedi, “avrat, şu toprağa bak. Yağlı, ışıl ışıl. Böyle toprak Çukurovada da bulunmaz. Kapkara serilmiş yatıyor.”

O yıl Ahmed görülmedik bir ürün aldı. Ekin taştı. Bir ekin oldu ki, kaplan girse sökemez. Öyle bir ekin.

Ahmed ürünü kaldırınca önce iki inek aldı eve. Karısına çocuk­larına fistan, hem de ayakkabı aldı. Hem de o yıl Çukurova’ya çalış­maya inmediler. Çeltik tarlalarında, pamuk tarlalarında sivrisineklere yenmediler.

Ahmed’in tarlasının ünü tüm Armut Kuyusu köylerini tuttu da ta kasabaya kadar ulaştı.

Ve kasabadaki Arif Ağa da duydu bunu.

Arif Ağa o dağ köylüklerinin, Armut Kuyusu yöresinin her şeyiydi. Başları sıkışsa ona danışırlar, satacakları bir şeyleri olsa ona verirlerdi. Arif Ağa o yörelerin, karılarından başka, her bir şeylerine ortaktı.

Buçuklu diye bir ortakçılık türü vardı. Örneğin Arif Ağa bu eve bir kısrak verir, o kısrak o evde ölünceye kadar kalırdı. Evde kaldığı zaman içinde ne kadar tayı olmuşsa yarısı o ailenin malı olur, yarısı da Arif Ağanın. Böylece Arif Ağaya buçuklu olmayan ev yoktu. Tavuklar, tavukların yumurtaları, kovandaki arılar bile buçukluydu.

“Ağa,” dediler, “sende iş kalmadı gayrı. Dağların ağası, zengin Şahan Ahmed oldu. Diyor ki, bu tarla bende varken, Ağa da ben paşa da…”

Arif Ağa:

“Yaa öyle mi?” dedi de başka bir şey demedi. Doğru Kaymakama gitti. Bir dilekçe verdi.”Cenuben Kel Ali tarlası. Şimalen Keşiş suyu. Garben çürük karın kökü. Şarken Asarkaya ile çevrili babamdan kalma yedi buçuk dönümlük zilliyetimde bulunan tarlama Armut Kuyusu köyüne Mustafa oğlu Ahmed Şahan tecavüz etmiştir. Tecavüzünün refiyle..

Birkaç gün sonra karakol komutanı Armut Kuyusu köyündeydi. Köylüden gösterilen tarafların bilirkişilerini dinledikten sonra, tarlanın Arif Ağaya teslimine karar verildi. Yani 2311 sayılı kanun gereğince.

Gene bu kanun gereğince Ahmed Şahan buna itiraz edebilir, hakkını mahkemede arayabilirdi. Ahmed Şahan da Arif Ağayı makemeye verdi. Bu, bir köylünün Arif Ağayı ilk mahkemeye verişiydi Ahmed’in yürekliliğine duyan hayran kaldı.

Kasabalılar, köylüler herkes Ahmed’e güldü. Fille sinek dövüşüyordu.

“Vazgeç bre Şahan Ahmed,” diyorlardı, “karşındaki kim, kim? Ateş olsan cürmün kadar yeri yakarsın. Vazgeç bu işten. Tarla gider. Uçtu da gider. Bari sen rezil olma.”

Sahan Ahmed’in kulağı bile duymuyordu.

Bir mahkeme dönüşü Arif Ağanın adamları yolda Ahmed’i çevir­diler, kemiklerini kırıncaya kadar dövdüler de, Ahmed üç ay yatakta yattı da gene bana mısın demedi. Mahkemesinden vazgeçmedi.

Ahmed’in tarlasını Ağa, yarıya Kel Durmuş’a vermişti. Ahmed o yanlardan geçemiyordu. Ölüm gibi geliyordu ona. Tarlasını göremiyordu.

Mahkeme masrafı, harcı olarak önce inekleri sattı. Sonra büyük  kızını elli liraya başkatibe hizmetçi verdi. Tapucu da şu tarlayı Arif Ağanın elinden kurtâramazsa!

Her şeyden çok karısının elinden ineğini, çocuklarını almak zor oluyordu. Vermiyordu. “Canımı al Ahmed!” diyordu.

Ahmed bunun üstüne karşısına geçip her seferinde de:

“Avrat,” diyordu, “gene tarlamızı alacağız. Gene ekeceğiz. Bir ekinimiz olacak, kaplan sökemez. Bire yüz, bire yüz elli verecek. Işıl ışıl, yağlı toprağımız. Gene inek alacağız. Kızlarımızı alacağız. Çuku­ra çalışmaya da gitmeyeceğiz sineğin içine.”

Her seferinde de kadın dayanamayıp veriyordu.

Mahkeme yıllar sürdü. Beş altı yıl. Ahmed Çukurovaya gitti, sü­ründü, çalıştı, getirdi mahkemeye, kasaba otellerine yatırdı. Yalvardı. Dillere destan oldu.

Bir gün, sonunda, mahkemeyi kaybetti. Temyiz etmesi gerekti. Edemedi, yokluktan.

Köye yorgun argın döndü. Karısı tarlayı iyice kaybettiklerini yü­zünden anladı. Köylüler, onu çekemeyip de aleyhine bilirkişilik eden köylüler duydular, geldiler. Şahan Ahmed perişandı. Perişan halini gördüler. Ettiklerinden utandılar. Şahan Ahmed ne emekle çıkarmış­tı bu tarlayı.

“Kusura kalma Şahan Ahmed. Biz namussuzluk ettik. Hem de it oğlu itlik. İçimizde bir sen çıktın adam olan. Biz de sana düşman ke­sildik. Yoluna hendek olduk. Kusurumuzu bağışla,” dediler.

Ancak birkaç gün sonra karısının yüzüne bakabildi Ahmed.

“Tarlayı yitirdik,” dedi.

Kadın:

“Yitirdik. Yitirdik ama evde de yiyecek hiçbir şey yok. Şu balı kessen de…”

Ahmed’in gözleri parladı.

“Bal bizim değil, kolcunun. Orman kolcusunun. Baltam nerede? Kazma kürek nerede? Beş yıldır bir yer kestirdim ki gözüme, bizim eski yerden de daha güzel, kuytuluk. Bire yüz, bire iki yüz verir Bir tarla çıkar ki ışıl ışıl. Yağlı. İnek alırız. Çocuklarımızı alırız, bir şey alırız. Bir daha da kimse elimizden alamaz tarlamızı. Gördün köylü ne dedi.”

Şafaktan önce dediği yere geldi. Baltayı çekti. Bir, bir daha daha indirdi ulu bir ağacın gövdesine. Orman yankılandı.

YAŞAR KEMAL

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 27 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın