Piyango Bileti

— Al, karıp dedi, sakla şunu bir kenara… Borç bini aştı mı, her gün tavuk ye, demişler…

Kadın, çeyrek piyango biletine hayretle baktı:

— Ne bu kocacığım?

— Piyango bileti… Gişenin önünden geçiyordum. İçimde bir his, birdenbire zınk dedim durdum. Şeytan dürttü, kıydım yüz yirmi beşe…

— İyi ettin, madem içinden geldi…

İnci, annesinin elinden bileti aldı, uzun uzun baktı. Sonra babasının kalın kaplı kitaplarından birisinin arasına koydular.

Yemekte kadın, kocasına:

— Gene pek düşüncelisin… dedi.

— Bir, beş bin vursa, diye düşünüyorum…

— Ne beş bini?

— Bilet aldık ya…

— Ah kocacığım, nerede o günler?

— Biliyor musun, bir vursa şu beş bin, derhal istifayı basar, borçlarımı öder…

— Eee?..

— Ver elini İstanbul!

— Olmaz. Daireden izin alırsın on beş gün, kendin gidersin, iyi kötü bir iş uydurursun…

— Bırak yahu… Beş bin lira geçecek benim elime de… Alırız birer kamara bileti, püfür püfür deniz ver elini İstanbul!

— Gel beni dinle… Senin eline para geçerse çarçur edersin. O beş binin de altından girer, üstünden…

— Ne biçim konuşuyorsun, yahu? Sanki birkaç defa beş binlerin altından girip üstünden çıkmışım.

— Çıkmadın ama, çıkarsın. En iyisi, dört binini bankaya yatıralım, bin liranın beş yüzüyle üstümüzü başımızı düzelim. Meselâ benim iç çamaşırlarım adamakıllı eskidi!

— Ya benim?

— Benimki seninkinden berbat. Yarım top patiska alırız. Ne yorganda yüz kaldı, ne de yatakta çarşaf… Yastık örtüleri dersen, yama yama üstüne… Fanilâlarımız dersen o da keza… Hiç olmazsa yarımşar düzine fanilâ almalıyız ki, bir müddet gitsin… Sonra ayakkabı… Bir bana, bir İnci’ye…

— Bana da hiç olmazsa üç ten fanilâsı, üç don, üç gömlek, bir iskarpin, altı çorap iyisinden, bir takım da lâcivert elbise…

— Bana da bir manto, tabiî…

— Bankaya üç binini yatıralım, en iyisi… Bin lirayla üstümüzü başımızı düzelim, bin lira da elimizde bulunsun!

— Hayır, bin beş yüz lira bulunsun elimizde, üç bin beş yüzünü yatıralım bankaya…

— Öyle de olabilir. Ne düşünüyorum, biliyor musun? Vapurla evvelâ İzmir’e gideriz, İzmir’i gezer dolaşırız… Sonra İstanbul’a…

— Çok ınasraf olacak, kocacığım… İzmir’den filân vazgeçelim de…

Niye vazgeçelim, canım? Biz de insanız, değil miyiz?

— İnsanız ama, masraf olacak…

— Olsun…

— Olsun olur mu? Parayı harcamak kolay ama…

— Pekâlâ, İzmir’e uğramayalım, doğru İstanbul’a.

O zaman dudaklarımı istediğim gibi boyamama müsaade edersin, değil mi?

— Hafif boyamak şartıyla…

— Tüpünü beş liraya veriyorlar, bir boya var, güzel bir ruj, ondan alırım iki tüp, bulunsun.

Yemek bitti, sofra kalktı. İnci’nin babası kahvesini içerken, hâlâ dalgındı. Bir ara:

— Yahut, dedi, en iyisi, senin dediğin gibi yapalım, ilk peşin ben gideyim, ha?

— Tabiî, tabiî… On beş gün izin al daireden…

— Dairesi batsın. Ne düşünüyorum biliyor musun? Sirkeci’de filân, küçük bir paçacı dükkânı açsam.. ha?.. Hem boğazımız çıkardı, hem de…

— Sen esnaflık yapamazsın, boşuna girişme öyle işlere… Kırk yılda bir para geçecek elimize…

— Niye böyle aksilik edersin sen? Yapamam ne demek? Ben insan değil miyim? Tuhaf şey yahu…

— İnsansın kocacığım, insansın ama, onlar çekirdekten yetişme esnaf… Sen?..

— Benim zekâm onlardan aşağı mı, sanki?

— Bu, rastgele zekâ işi değil ki..

Adam cıgara üstüne cıgara içti. İnci çoktan uyumuştu. Adam elbisesini çıkardı, yatağa sırt üstü uzandı, yeni bir cıgara yaktı.

Kadın da uzanmıştı, ağzında sakız. O, bir değil, iki manto yaptırmayı kuruyordu. İki yaptırırsa, değişik olur, geç eskirler… Yahut bir manto, bir de etek tayyör. Bu kahverengi mantosunu o zaman gündeliğe giyer, iyi olur.

Adam:

— Yahut, bir kahve.. dedi, küçük bir kahve açsam..

Kadın:

— Bana kalırsa, dedi, mantoyu bir değil, iki yaptıralım, ne olur ne olmaz.. Bir de bilek saati alsan.. Yahut, kalınca bir altın bilezik.. Ne zaman sıkışsak, para…

— Kahve, lokantadan daha iyi geliyor bana.

— Olmazsa mantoyu bir yaptıralım, ötekinin yerine etek tayyör.

— Bırak şimdi etek tayyörü… Kahve, lokantadan daha iyi değil mi?

— Vallahi içim titriyor kocacığım… Gel sen beni dinle, kırk yılda bir…

— Canım, ne dinleyim seni? Arabamın tekerine boyuna taş koyuyorsun. On sene bitiyor evleneli, hep bu. Ben bir şey söylerim, sen mutlaka aksini ileri sürersin!..

— Ya sen? Dudaklarımı boyasam karışırsın, çorapsız gezmeme karışırsın, saçlarımı ondüle ettirmek isterim, olmaz dersin..

— Bütün kabahat bende, öyle mi? Sen gökten zembille indin…

Uzun bir sükûttan sonra kadın:

— Para bankaya kimin namına yatacak? diye sertçe sordu.

Adam yeni bir cıgara yakarken:

— Benim! dedi.

Niçin?

— Bilet benim çünkü…

— O bilette benim hakkım yok şu hâlde? Ben neciyim bu evde?

— Evin reisi benim!

— Ben eşek başı değilim ya… Hepinizin kahrını ben çekiyorum. Yemeği ben, tahtayı, çamaşırı ben, söküğü dikişi ben, çarşıya pazara da ben, öyle olduğu hâlde… Para bankaya benim namıma yatacak!

— Ne münasebet?

Kadın yatakta hırsla oturdu:

— Eğer paralar benim namıma yatmazsa, ben de bu evde durmam! Şimdiye kadar neyini gördüm? On senedir canım çıktı evinde… Hesap, kitap, hesap, kitap… Eller gibi bir masrafım yok… Ne sinema bilirim, ne tiyatro… Elimize geçer üç buçuk kuruş, iki ucunu nasıl bir araya getireceğim diye alnımın damarı çatlar. Ne bu?
Adam:

— Bence, dedi, lokanta daha iyi! Boğazımız bedavadan çıkar, sermayemiz de gene sermaye…

Kadın yorganı tepesine hırsla çekerken:

Para benim namıma yatacak! dedi, fakat uyumadı. Kocasına arkasını döndü. Aklında manto, tayyör, lizöz, ruj, bilek saati, bilezik, naylon çoraplar, iskarpinler… İyi ama, mantoyla tayyörün renkleri? Lâcivert pek resmî, hem de lekeyi çabuk belli eder. Kurşunî olsa…

Adam cıgarasının izmaritini yanındaki tablada ezip, lâmbayı üfledikten sonra, karısına döndü, dürttü:

— En iyisi hep birlikte gitmek! Basarım istifayı, bitti gitti…

— Para kimin namına yatacak?

— Senin, aman senin namına, haydi…

— Mantoyu da iki değil, bir yapacağım, ötekini tayyör… Bir lâcivert, öteki kurşunî…

Adam yorganı tepesine çekti. Kadın, yorganın ucundan karanlığa bakıyordu.

ORHAN KEMAL (1914-1970)

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın