Okul-AileKliniği-Aziz Nesin

Kardeşim Ahmet,

20 Ocak tarihli mektubunu az önce aldım. Dün aşı ol­duğumuz için bugün okul yok. Mektubunu odamda okurken, farkında olmadan, sesli sesli gülmüşüm. Annem, dışardan duymuş.

— Kendi kendine ne gülüp duruyorsun? diye seslendi. Ben de senin mektubuna güldüğümü söyledim. Odama geldi,

— Neler yazmış? dedi.

Mektubunu bir de anneme okudum. O da kahkahalar­la güldü.

Ben de sana çoktandır, Okul-Aile Birliği toplantımızı yazmak istiyordum. Bugün vaktim var, rahat yazabilirim. Aşı, biraz ateş yaptı ama, önemli değil.

Geçenlerde okulumuzda Okul-Aile Birliği toplantısı vardı. Her ay oluyor bu toplantı. Beşinci sınıftan üç kız, iki oğlan, beş öğrenciyi, toplantıya gelecek anababaları ağırlamakla görevlendirdiler. Ben de görevlilerden biriy­dim. Toplantıda konuşulanları başından sonuna kadar dinledim. Pek eğlenceli olduğu için, sana da anlatmak is­tiyorum.

Aslında biz konuşulanları dinlemeyecektik. Anababalar salonda yerlerini aldıktan sonra, bizi dışarı çıkardılar. Koridorda, kapı arkasında duruyorduk. Toplantının sonunda, çay, limonata, bisküvi dağıtacaktık. Ama salon çok kalabalıktı, çok da sıcaktı. İçerde bunaldılar. Biraz hava gelsin diye, kapının iki kanadını da ardına kadar aç­tılar. Biz de kapı dışında durup, içerde konuşulanları iyice dinledik. Önce Müdür Bey konuştu, ilkin yumuşak konu­şurken sesi gittikçe sertleşti. Anababaların çocuklarıyla il­gilenmediklerini ya da çok az ilgilendiklerini, her şeyi okul­dan beklediklerini söyledi. Oysa asıl okulun evde başladı­ğını, anababaların çocuklarının ödevlerini denetlemeleri gerektiğini, öğrencilerin durumlarını okula gelip öğret­menlerden sorup öğrenmeleri gerektiğini anlattı.

Anababalar, Müdür Beyi onaylıyorlardı. Bu yüzden mırıltılar oldu.

Müdür Bey, öğrencilerle pek çok ilgilendiğini söyledik­ten sonra,

— Lisenin birinci sınıfında bir oğlum var, dedi, burdaki işlerimden vakit bulup da, ders yılı başından beri bir ke­re bile oğlumun okuluna gidemedim, durumunu öğret­menlerine soramadım. Çocuğumun okulundan kaç kez mektup yazıp çağırdılar, gelin görüşelim, diye… Ama gi­demedim.

Anababaların, çocuklarının okul durumuyla ilgilenme­diklerinden, okula gelmediklerinden biraz daha yakındı. Müdür Beyin konuşmasından sonra, Okul-Aile Birliği Başkanı olan bir hanım, anababaların dileklerini bildir­melerini rica etti. Bir baba söz aldı. Çocuğuna Türkçeden zayıf verilişini hiç de doğru bulmadığını anlattı.

— Nasıl olur efendim, diyordu, benim çocuğuma nasıl Türkçe dersinden zayıf verilir?

O çocuğun öğretmeni, niçin zayıf verilemeyeceğini sor­du. Adam, bir acayip konuşuyordu. Sözlerinin başı sonu­nu tutmuyor, şimdiki zamanla başladığı cümleyi, geçmiş zamanla sürdürüyor, gelecek zamanla da bitiriyordu.

—Verilemez efendim, dedi, çünkü Fransızca olmuşsa, o zaman anlayacağımdır ki, zayıf neden verdiniz. Belki ol­muş haklı. Fakat vereceksiniz zayıf Türkçe dersinden al­mış olamaz. Haksızlık olacakmıştır… Sonra benim çocuk olsaymış eğer başka bir milletten, bilmez o zaman Türk­çe, olacak zayıf, tamam… Şimdi almıyor. Bu çocuk ki be­nimdir, bir Türk çocuğu olmuştur, demek biliyor Türkçe… Nasıl bilmeyecekmiş, anadili Türkçeyse? Demeyeceğim, versinlermiş pekiyi… Ama her Türk çocuğu alacaktır la­zım, Türkçeden enaz orta… Benim çocuk konuşur Türk­çe, ben anlamışım onu, annesi anladı, arkadaşları anla­mış, herkes anlıyor, öyleyse anlamalıdır öğretmeni de… Enaz alsınlar orta lazım…

Çocuğun öğretmeni,

Affedersiniz, ne dediğinizi anlayamadım, dedi, Türk 1 çocuğu olduğu için, anadili de Türkçedir diye, en azından orta mı verilmeli, demek istiyorsunuz?

Evet, isteyeceğim ki öyle demişim… Herkes anlıyor I ne demiştir benim çocuk, anlasın öğretmen de…

Siz çocuğunuzun ne dediğini anlıyorsunuz yani.

Elbet…

Çocuğunuz da sizin dediğinizi anlayabiliyor mu?

Anlamış lazım olması…

Salondan küçümseyici mırıldanmalar duyuldu. Müdür Bey araya girerek, konuşmasıyla o adamı yatıştırdı.

Başka bir baba konuştu. O da kendisine çocuğunun, derslerinden bazı şeyler sorduğunu, bu soruların hiçbiri­nin cevabını bilmediğini söyledi.

— Ben nasıl bilmem efendim? diyordu. Nasıl bilmem? Söyler misiniz, nasıl bilmem?

Adamın neden sinirlendiği önce anlaşılamadı. Ama,

— Benim bilmediğim şey çocuğuma nasıl öğretilir? de­yince, ne demek istediği anlaşıldı.

Ders programının ağırlığından yakınıyordu:

— Ben liseyi bitirdim. Böyleyken, ilkokula giden çocu­ğumun sorduğu şeyi bilmezsem, doğru olur mu? Küçük yavrularımız, bu kadar ağır ders programını kaldıramazlar.

Bu baya bir anne cevap verdi. Ama o tam tersine ço­cuklara çok az şey öğretildiğini söylüyor, az bilgi verilme­sinden yakınıyordu.

— Çocuğuma ne sorsam bilmiyor. Bizim zamanımızda ders programları daha doluydu. Mesela benim kızım, bigün lokantada dişlerini kürdanla karıştıran birini görün­ce, “Bu adam geviş mi getiriyor?” diye sordu. Rica ede­rim, dördüncü sınıfta bir çocuk, insanların işkembeli ol­madığını, geviş getirmediğini bilmelidir.

Müdür Bey o kadını da yatıştırdı. Ders programlarının okulda değil. Eğitim Bakanlığında düzenlendiğini, bu işin bakanlığı ilgilendirdiğini anlattı.

Ama kadın kolay kolay yatışmıyordu.

— Biz her şeyi hükümetten bekliyoruz, dedi, insanlarda işkembe olmadığını öğretmek herhalde hükümetin, kos­koca bakanlığın işi olmasa gerek…

Bana, ordakiler, sanki komiklik olsun diye böyle konu­şuyorlarmış gibi geldi. Oysa konuşurlarken yüzleri çok ciddiydi.

Bizim sınıfta Murat adında bir arkadaşımız var. Öğret­men ona ne zaman,

Kalk! dese, öğretmene sorar:

Kim?

Sen.

Ben mi efendim?

Sen, sen oğlum, sana söylüyorum…

Bana mı efendim?

Öğretmen adını söylese, ikisi karşı karşıya olsalar, Mu­rat yine böyledir. Sonunda öğretmen çileden çıkar,

— Senden başka kimse var mı karşımda Murat, sana söylüyorum işte! diye bağırır.

Böyle durumlarda bile Murat’ın sanki arkasında başka birisine söyleniyormuş gibi, dönüp arkasındaki duvara baktığı bile olur. Bir seferinde de, dönüp arkasındaki du­vara bakmıştı da öyle gülmüştük ki…

Toplantıdakilerden bir adam ayağa kalktı. Sonradan, bu adamın Murat’ın babası olduğunu öğrendik.

— Müsaade ederseniz, ben de konuşmak istiyorum… dedi.

Okul-Aile Birliği Başkanı olan hanım,

— Buyrun efendim… Sizi dinliyoruz… dedi. Bunun üzerine adam,

Ben mi? diye sordu. Başkan,
Siz konuşmak istememiş miydiniz? dedi.

Kim?

Siz…

Ben mi?

Evet, buyrun, konuşun efendim…

Adam, tıpkı Murat gibi, elini göğsüne götürüp, bir da­ha sordu:

— Ben?

Salondakilerden biri, “Yok, ben…” diye bağırınca gü­lüşmeler oldu.

Murat’ın babası konuştu. Okulda çocuklara ayaktopu oynatılmamasını istiyordu. Oğlunun, top oynamaktan derslerine çalışamadığını söylüyordu.

Müdür Bey,

Çocuğunuz kaçıncı sınıfta? diye sordu. Adam da ona,

Benim mi? diye sordu.

Evet… Sizin çocuğunuz? Adam düşündü, düşündü,
Bu okulda okuyor, dedi.

Numarası kaç?

Kimin?

Yine salondan “Ayakkabı numaranız?” diye bir ses yükseldi. Yine gülüşmeler oldu.

Adam, oğlunun numarasını da bilmiyordu. Adını, so­yadını söyleyince, Murat’ın babası olduğunu anladık.

Başka bir adam konuşmaya başladı. Ama öyle uzun uzun anlatıyordu ki, ne dediğini anlamak çok zordu.

— Türkiye ancak arıcılıkla kalkınabilir… diye söze baş­ladı.

Arıcılıkla bu toplantının ilişkisini anlayamadığımız için, biz dışarda gülmemek için kendimizi zor tuttuk.

Adam, arıcılık üstüne pek çok kitap okuduğunu söyle­dikten sonra, arıları anlatmaya başladı. Söyledikleri, her­kesin bildiği gerçeklerdi:

— Arı, bir küçücük hayvandır ve kanatlıdır, uçar… Bal yapar. Bal, insana çok yararlıdır, çok değerlidir. Kahvaltı­da yenildiği gibi, yemeklerden sonra da yenilir. Ayrıca şer­beti de yapılır, iki türlü bal olur…

Ballandıra ballandıra balı anlattıktan sonra, arı konu­suna geçti:

— Bir eşek arısı vardır, bir de balansı… Salondakilerden “off”, “puff” diye sıkıntı sesleri geli­yordu.

En sonunda Müdür Bey,

Arı ne olacak beyfendi? dedi.

Arı mı? Bal alınacak arıdan…

Bal ne olacak?

Baldan ne olmaz ki? Her şey olur…

— Yani biz ne yapacağız okulda? Adam,

_ Müsaade buyurun, ben de onu anlatacağım, dedi. Demin bey haklı olarak, yavrularımıza yararlı bilgiler verilmeli buyurmuştu. Pek doğru… Mesela benim çocuğum, bir üçgenin üç açısının toplamının yüzseksen derece olduğunu biliyor da, arı nasıl yetiştirilir bilmiyor. Bir üçgenin üç açışı toplamı, yüzseksen derece olmuş, üç-yüz derece olmuş, beşbin derece olmuş, bundan ne çıkar. Çok rica ederim, lütfen söyler misiniz, bu yaşa geldik; hangimize hayatta bir üçgenin üç açısının kaç derece ol­duğu soruldu? Yavrularımızın körpe beyinleri kıvır zıvır-la doldurulmasın. Onlara işe yarar bilgiler, mesela arıcılık öğretilsin… Okulda arı kovanları olmalı. Türkiye ancak arıcılıkla kalkınabilir. Çünkü arı, koyuna, ineğe benze­mez. İnek süt verir ama, ot ister, saman ister. Arı hiç bişey istemez, istemeden bal verir. Başka biri kalktı,

— Çok haklısınız ama, dedi, şehir içinde arı yetişmez. Baksanıza, bacalardan çıkan dumanlardan insanlar bile zor yaşıyor, arı nasıl yaşar? Sonra arı, yaşadığı yere göre ürün verir. Şehir içinde arı yetiştirilebilse bile, ondan bal çıkmaz, zift çıkar, katran çıkar beyefendi…

Salondakiler, sesli sesli bu adamı doğruluyorlardı ki, adam,

— Benim başka bir teklifim var, dedi, an değil ama, ta­vuk yetiştirmeli. Tavuk deyip geçmeyiniz. Çocuklarımız tavukçuluk öğrenseler…

Müdür Bey, adamın sözünü kesip,

— Efendim, az önce söyledim, dedi, biz kendiliğimiz­den okulda arıcılık, tavukçuluk, inekçilik yapamayız. Ders programlarını Eğitim Bakanlığı düzenler. Burası il­kokul, tarım okulu değil…

Süslü bir hanım kalktı,

— Galiba, dedi, konuyu çok dağıttık. Okul-Aile Birli­ğimizin bir üyesi olarak, başka bir teklifim var. Okulumuzdaki yardıma muhtaç yoksul çocuklar için ne düşünü­lüyor? Bir piyango mu düzenleyeceğiz, yoksa geçen yılki gibi yine balo mu vereceğiz? Uzun tartışmalardan sonra, mevsimi olduğu için balo verilmesi uygun görüldü. Sonra salondaki anababalardan yardım paraları toplanmaya başlandı.

Anababalar, öğretmenlerin çevresini aldılar, çocukları­nın ders durumlarını öğreniyorlar. Biz de salona girip, li­monata, çay, bisküvi dağıtmaya başladık.

Doğrusu o gün çok eğlendik. Okul-Aile Birliğinin bü­tün toplantılarında bulunabilsem, ne iyi olacak. Sizin okulda da Okul-Aile Birliği toplantısı olursa, bir kolayını bul, dinle konuşulanları.

Annem de bu toplantıdaydı. Eve dönünce,

— Neden konuşmadın anne? dedim.

— Aman, bana fırsat mı kaldı? Saçma sapan konuştu­lar… dedi.

— Söylemek istediğin bişey mi vardı? dedim.

— Benim ağzım dilim yok mu? Elbet benim de ağzım onlar kadar laf yapar, ben de bişeyler söylerdim… Ama fırsat vermediler ki, dedi.

İşte, seninkinden daha uzun bir mektup yazdım. Mine’ye söyle, mektubuma hâlâ cevap vermedi. Başarı dileklerimle.

Zeynep Yalkır

Şimdiki Çocuklar Harika,

Nesin Yayınevi, 2009,

İstanbul, s. 141

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın