MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİ

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİ

Altı yaşında idim ama pek iyi hatırlıyorum. Beyoğlu’nda, Rumeli Hanı’nın caddeye bakan bir dairesinde otururduk. Beyoğlu yine bugünkü gibi dar, kasvetli ve kalabalıktı. Ben hemen bütün vaktimi odamın penceresinden sokağı seyretmekle geçirirdim. Haftada birkaç kere, ılık yaz sabahlarında, dadımla beraber Taksim Bahçesi’ne de giderdik. Ama annem bu gezintilerimize üzüntü ile razı olur, biz yola çıkmadan evvel dadıma bin bir tenbihte bulunurdu. Zira o günlerde bahçelerimiz de, sokaklarımız gibi, bizim değildi. Birbirine benzemeyen çeşit çeşit kılıklı, çeşit çeşit dilli bir sürü yabancı askerler doldurmuştu şehrimizi… Zavallı anneciğim bu dilleri dilimize, huyları huyumuza uymayan gururlu yabancıların biricik oğluna bir kötülük etmelerinden korkardı. Bunların neler yapabileceklerini caddeye bakan penceremizden hemen her gün görüyordu. Penceremiz bir sinema perdesi gibi idi. Onun çerçevesi içinde küçük satıcılar kovalanır, insanlar dövülür, kadınlara sataşılırdı. Geceleri ise en tatlı rüyalarımızın içine kadar sokulan sarhoş naraları ile uyanırdık. Ne annem, ne babam, ne dadım bu yabancıları seviyorlardı. Bana gelince… Benim onlarla hiçbir ilgim yoktu ki… Ben, apayrı bir dünyada, çocukluk dünyasında yaşıyordum.
Taksim Bahçesi’nde, alabildiğine yükselmiş taflanların arasında kendi başıma avare avare dolaşırdım. Neler düşünürdüm kim bilir, yazık ki şu anda o zaman neler düşündüğümü hatırlayamıyorum. Yalnız pek iyi biliyorum ki her şeye rağmen mesut değildim. Rakiplerim yani kardeşlerim yoktu. Sevilirdim, üstüme titrenirdi. Ama yine de huzursuzdum. Çocukça bir bedbahtlık içindeydim. Bu, belki de evleri, bahçeleri, ağaçları ve kuşları benim gördüğüm gibi görebilen bir dostum olmayışındandı. Orada dadım kendi âlemine dalar, beni tamamen unuturdu. Çok zaman başka çocukların dadılarını bulur, onlarla konuşmaya başlardı. Ama ben o başka çocukları bulamazdım. Yalnız, yapayalnız kalırdım.

Böyle sabahlardan birinde, taflanların arasındaki dar yollarda kendi âlemimin içine gömülmüş iken kulağımda:

— Yakında Anadol gelecek…

diyen öksürüklü bir sesin çınladığını hatırlıyorum. Bunu söyleyen beyaz sakallı, gözlüklü, sırtındaki hafif kanburu daha kolay taşıyabilmek istermişçesine bastonuna dayanarak yürüyen ve her hâliyle etrafındaki iki kız çocuğuna korku değil de sokulmak gittikçe daha fazla sokulmak duygusunu aşılayan sevimli bir ihtiyardı.

— İşte o zaman bu yabancı askerlerin hepsi kaçacak delik arayacaklar, hele bir Anadol gelsin de…

İyi ama bu Anadol da ne idi?… Oyuncak mı, kuş mu, ağaç mı?… İhtiyarın yanındaki çocuklar da her hâlde benim gibi düşünüp sormuş olacaklar ki az sonra öksürük nöbetlerinden ara bulan bu sesin sözlerine şöyle devam ettiğini duydum:

Anadol, Mustafa Kemal’in askerleri demektir. Bizim askerlerimiz… Yakında gelecekler, yakında, hem pek yakında…

O gün, akşama kadar, küçük lâkin hülyalı, kafamda bu (Anadol) denilen (Mustafa Kemal’in askerleri), (Bizim askerlerimiz) sonsuz bir geçit resminin bitmez tükenmez orduları hâlinde geçtiler, geçtiler, geçtiler.

Ama ben bu sabah gezintilerinden çok, güneşin yerini karanlığa bırakmaya başladığı akşamüstlerini severdim. Caddede ateş böcekleri gibi birer birer ışıkların belirdiği, insanların karanlıkla beraber hızlanan adımları ile kim bilir nerelere doğru… yürüdükleri akşam üstlerini… Her zaman oturduğum geniş pencereden görünen bu hareketli dünyayı bıkıp usanmadan seyretmek beni mesut ediyordu. Hele karanlık, perde perde koyulaşırken annemin birdenbire yaktığı şamdanların ışığını duvarlarda gördüğüm zaman, çocukça bir sevinç kaplardı içimi. Babam gelinceye kadar elektriği yakmamak annemin âdetiydi. Piyanosunun şamdanlarından yayılan ışık ikimize de yetiyordu. Annem… Genç, güzel, terütâze annem… İnce parmaklarını tuşların üstünde gezdirmeye başlayınca sanki caddede ışıklar artar, insanlar çoğalır; kırmızı, mavi, sarı renkler birbirleri ile kucaklaşırlardı. Kulağımdaki seslerle camın ardındaki dünyayı, bir masal dünyası gibi, olduğundan daha büyük, daha güzel, daha temiz görürdüm. Işıklarda neşe, renklerde neşe, insanlarda neşe… Öyle neşeli bir âlem başlardı ki…

Babam hemen her gün eve geç gelirdi. Ama biz onun geleceği saati bilir ve hiçbir endişe duymazdık. Bir dairenin müdürüydü babam… Genç ve sıhhatli idi. Onun kuvvetinden emin himayesi altında bulunmakla mesuttuk. Biz, ana oğul, yarı karanlığın içinde musikinin sihirli dünyasına gömülmüş iken babamın geldiğini hizmetçinin birdenbire salonun elektriğini yakmasıyla anlardık.

O ılık birinci teşrin akşamı da öyle olmuştu. Annemle beraber avizeden dökülen ışık yağmurundan kamaşan gözlerimizle kapıya baktık. Gördük onu. işte babamız… Evimizin kuvveti, bizi koruyan, saklayan, güvendiğimiz insan…

Babam elektriği eliyle kapadı. Mumların ışığında kendisine hayretle bakan anneme…

— Devam et… dedi. Ama neşeli parçalar çal olmaz mı?

Gözlerinin içi gülüyordu babamın… Birkaç kadeh içmişti galiba? … Sonra bana doğru geldi. Pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Başımı onun dizine dayadım. Saçlarımı kuvvetli parmaklarının tatlı okşayışına bıraktım.

Annem piyanoda benim pek sevdiğim bir valse, Tuna Dalgaları’na başlamıştı. Uzun bir zaman onu dinledik. Nihayet babam:

— Yarın… dedi. Sultan Ahmet meydanına bakan evlerden birinde bir oda kiraladım. Hep beraber oraya gideceğiz…

Annem onun ne demek istediğini anlamaya çalışarak sordu:

— Niçin?

— Ordu gelecek… Anadolu’dan Mustafa Kemal’in askerleri geliyor yarın…

Sonra… Galiba hiç, ama hiçbir şey konuşmadılar. Annem de babamın yanına oturmuştu. Ben saçlarımı her ikisinin dizleri üstüne dökmüştüm. Uzun uzun sokağı, o senelerdir bizim olmayan ve bir gün tekrar bizim olacağını hayal bile edemedikleri sokağı seyre daldılar.

Bana bir şeyler olmuştu. Babamın sözlerini işitince evleri, bahçeleri, ağaçları ve kuşları benim gördüğüm gibi görebilen aşina bir dost bulmuşçasına sevinç kaplamıştı içimi… Gözlerimin önünde beyaz sakallı, gözlüklü, sırtındaki hafif kanburu daha kolay taşıyabilmek için bastonuna dayanarak yürüyen ve her hâliyle etrafındaki çocuklara korku değil de sokulmak, gittikçe daha fazla sokulmak duygusunu aşılayan sevimli ihtiyar… kulaklarımda (Anadol… Anadol… Anadol…) diye uğuldayan sesler… Ben altı yaşında idim ve belki de bütün bunlardan hiçbir şey anlamıyordum. Ama o anda büyümeye karşı bütün kuvvetimle direndiğimi, hep o masal havası içinde ve hep o taflanların arasında kendi kendine pekâlâ yetebilecek bir dünya yaratan çocuk olarak kalmak istediğimi canlı canlı hatırlıyorum. Başım annemle babamın dizlerinde, duvarlarda şamdanlardan yayılan ışıklar titreşirken, kulağıma piyanonun ılık sesleri ve sonsuz bir geçit resminin bitmez tükenmez ordularını bekleyerek.

ORHAN HANÇERLİOĞLU

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın