Mühürcü

Kıblelizade Sokağı’nın köşesine yetiştiğinde, Hakkâk Resa Çelebi dükkânını kapatıyordu. Belli ki abdest almış, camiye gitmenin telaşındaydı. Dirseklerine kadar kıvrık şilebezi gömleğinin kol­lanın indirerek ezanı okunan akşam namazına yetişmek üzere koşar adımlarla yürümeye başladı. Akşam namazı beklemezdi, müezzin minareden indiği anda imam efendi farza niyet eder, Allahu ekber deyiverirdi. Mösyö Dukan, Resa Çelebi’ye yetişemeyeceğini anlayınca sokağın köşesindeki kıraathaneden bir iskemle çekip oturdu. Çaycı çırağı da tepsisindeki soğumuş çay­lardan birini masaya bıraktı.
Mösyö Dukan, Resa Çelebi’nin şöhretini taa Paris’teyken duy­muştu. Dedesi payitahtın en iyi mühürcüsüydü. Sülüs, Talik, Rik’a, üçünü birden hakkeden mühürcü diye bilinirdi. Mühürcü olmak sadece bir tablanın üzerine harf kazımaktan ibaret bir iş de­ğildi. Hakkâk önce iyi bir hattat olacak, sonra da yaptığı işin bü­tün inceliklerini bilecekti. Altın, gümüş, necef, kan taşı, her türlü malzemeyi incelikle kullanabilecekti. Bir yüzük mührünün dev­resine icabında bir beyit sığdırabilecekti. İşte Resa Çelebi’nin dük­kânı üç kuşak boyu bütün bu işlerin en iyi yapıldığı yer olmuştu. Dükkân kapısının üzerindeki
demir tabelanın pasları neredeyse Sultan Abdülmecid devri yağmurlarından kalmaydı. Tabeladaki ‘Mühürcü’ yazısının ortasındaki ‘güzel he’ pastan belli belirsiz okunmaz olmuştu ama zaten bu dükkânın tarife ihtiyacı yoktu. Dükkânın tatlı su frenklerinden de hatırı sayılı müşterileri vardı. Resa Çelebi’nin babası Rauf Efendi, Sultan Abdülaziz döneminde sıklıkla Avrupa memleketlerine gitmiş, Fransızcayı iyice öğren­miş, payitahtın Levanten tüccarlarıyla ünsiyet kurmuştu.

Mösyö Dukan üçüncü bardağı tam çaycı çırağının elinden alıyordu ki, dudaklarından dua mırıldandığı anlaşılan Resa Çelebi’yi aheste aheste gelirken gördü. Akşam namazı en acele­ci namazdı, başlamasıyla bitmesi neredeyse bir olmuştu. Mösyö Dukan masaya birkaç kuruş bırakıp yerinden kalktı ve Çelebi dükkânın kapısını açarken yanına sokuldu. Fransız aksanıyla ‘Selamun Aleykum’ dedi. Selam, bitirilmekte olan duanın son kelimeleri ile birlikte alındı ‘Ve aleykum selam mösyö’ diye kar­şılık verdi Resa Çelebi. Sonra da sırtını sıvazlayıp, onu içeri aldı. Lüküs lambanın ayarını biraz çoğaltınca dükkân bir anda ay­dınlandı. Ve dükkânın arka bahçeye açılan kapısının önünde bir karaltı belirdi. Sırtı kapıya dönük genç bir erkek bedeni elindeki tütünün dumanım bahçeye doğru savuruyordu. Ortalığın ay­dınlanmasıyla biraz toparlansa da, istifini hiç bozmadı. Arkasına dönüp bakmadı. Biliyordu ki, gelen babasıydı. Devrin icaplarına gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan babası! Mösyö Dukan, dükkânın duvarlarına sinen öd ağacı yağının o kesif kokusunu içine çekerken, Resa Çelebi ve oğlu arasında harareti hala üzerin­de bir tartışmanın da kokusunu aldı. Biliyordu Resa Çelebi’nin iflah olmaz bir oğulla imtihanım. Pera’da vitrin dolaşmaktan fır­sat bulup bu dükkâna uğramışsa eğer, yine Resa Çelebi’yi üzecek bir mesele vardı ortada. Bu yüzden, Mösyö Dukan her gelişinde bağdaş kurup uzun uzun oturmaktan büyük keyif aldığı sedire değil, acelesi varmış gibi Resa Çelebi’nin tezgâhına en yakın is­kemlenin ucuna oturuverdi. Kısa bir hal- hatır faslından sonra hemen konuya girdi; mallarım gemiye yükletip işini bitirdiğini, birkaç gün içinde Paris’e döneceğini ve gitmeden bir yüzük mü­hür yaptırmak istediğini söyledi. Resa Çelebi, Mösyö Dukan’ı yıllardır tanıyordu. Babasının zamanından beri kahve ticareti için sık sık İstanbul’a gelen Levanten tüccarlardan biriydi. İstanbul’un imparatorluktan kalma bütün adet usulünü bilir, hürmetle tatbik etmeye çalışırdı. Evlere girerken ayakkabı çıkarmak biraz zoruna gitse de, saygı­da kusur etmemek için gittiği Müslüman evlerin kapı girişinde rugan ayakkabılarını çıkarır, bir müddet elindeki ayakkabıyı ne yapacağı telaşını yaşar, sonra ev sahibinin yardımıyla şaşkınlığı­nı üzerinden atarak mahcup gülümsemesiyle içeri girerdi.
Resa Çelebi, pek çok ecnebiden farklı olarak bu adamın kalbin­de bir iman kıvılcımı olduğuna inanır, onun gönlünü hoş tutma­yı, dine olan muhabbetini artıracak bir vesile addederdi. ‘Elbette! Ne istersen yaparız mösyö’ dedi, çarpık dişlerini gösteren o sami­mi gülüşüyle. Fakat yüzünde çaresiz, tedirgin ve kırgın bir ifade vardı. Oğlu, Resa Çelebi’nin huzuruna bu sefer iyice kastetmişti anlaşılan. Her şartta misafirine ikramı ibadet sayan Çelebi, do­labından çıkardığı iki bardağa masadaki ağzı kapalı sürahiden kızılcık şurubu koyarken, Mösyö Dukan, Paris’te özlem duydu­ğunda hatırlamak üzere ona birkaç ay yetecek kadar dükkânın kokusunu içine çekti, gözleriyle baştan aşağı süzdü. Yıllardır ge­lip gittiği dükkânın neredeyse bütün eşyalarını biliyordu. Fakat az ileride lüküs lambanın ışığının çok da ulaşmadığı köşede, bir tabela dikkatini çekti. Başını biraz öne doğru uzatsa ne olduğunu daha iyi görecekti. Fakat Resa Çelebi’nin rikkatli bir ses tonu ile ‘Mührü bu sefer nasıl istersin?’ sorusu ilgisini dağıttı ve bütün bedeniyle Resa Çelebi’ye dönerek istediği mührü tarif etti.

Bu sefer necef taşma sülüs istiyordu. Asma filizi üzerine ismi, çevresine de Acem şairi Hafız’dan bir beyit yazılacaktı. Necef üzerine elmas tozu ile sülüs hakketmek herkesin harcı değildi. Gerçi Resa Çelebi necefe istifli sülüs yazmak şöyle dursun, müh­re uzunca bir beyiti tersinden yazma konusunda da emsallerin­de olmayan bir maharete sahipti. Resa Çelebi, ‘hay hay’ deyip, başını sallayınca Mösyö Dukan yerinden kalktı ve bu munis ve mütevekkil çehreli adamı kucaklayarak kendine has gülüşüyle onun ‘muhteşem biri’ olduğunu haykırdı. Cebinden çıkardığı müneccim pusulasını da önüne koydu Mösyö, itimat ettiği bir müneccime mührü hakk etmeye baş­lamak için hayırlı ve uğurlu vakti tespit ettirmişti. Önceki gece yıldızların hareketine bakarak doğru zamanı dakikası dakikasına tespit eden müneccim, uğurlu vaktin ertesi gün saat 13.53’e denk geldiğini bu pusulaya yazıp vermişti. Mösyö dükkândan çıkma­ya hazırlanırken, her zaman yaptığı gibi işini garantiye almak üzere yapılacaktan teyid etti; mühür, sülüs yazıyla necef üzerine hakkedilecek, tarih 17 Cemaziyelevvel 1347 olacak, hakketmeye ise saat tam 13.53’de başlanacaktı. Hafız’ın beyiti de en ihtimamlı şekilde isminin çevresine kazınacaktı. Ve Fransız aksanıyla ‘in­şallah!7, iki gün sonra mührü almak üzere uğrayacaktı.
Resa Çelebi ve Mösyö Dukan arasında geçen bu teyidleşmeler, ilgilenmiyor görünse de, uzun koridorun sonunda bahçeye doğru tütün savuran genç adam için, az önce babasıyla tartıştıkları mevzuyu yeniden alevlendirecek cinstendi. Ah! Şu tabelayı dükkânın dışına assalar, dükkân köhnelikten biraz olsun kur­tulsa!… Gelen nereye geldiğini anlayabilsek. Kim bilir daha ne kadar çok ecnebi gelip gidecekti şu dükkâna!… Gerçi ecnebilerin bu köhne dükkânda ne bulduklarına da pek anlam veremiyordu ama küçük birkaç dokunuş bile bu dükkânın kaderini değişti­rebilir, zamanla burası da Pera’daki o asri dükkânlardan birisi olabilirdi. Ah! Şu dükkân ona bir kalsaydı!…
* * *
Mösyö Dukan ertesi gün bütün zamanını Fransız sefaretinin da­vetlisi olarak gittiği Büyük Ada’da geçirip, akşamüzeri İstanbul’da son gecesini geçirmek üzere otele dönüyordu. Karaköy’de vapur­dan inip, Galata’daki Kamondo Merdivenleri’ne yöneldi. Otel merdivenlerin bittiği sokağın sonundaydı. Elindeki şemsiyesini basamaklara vura vura yukarı çıktı. Her zamanki gibi sokağın gi­rişindeki arzuhalci yerinde oturuyordu. Fakat bu sefer başını bir kâğıda gömmüş, gelen gidenin farkında değildi. Mösyö Dukan’ın tam istediği kareydi bu. Çantasından fotoğraf makinesini çıkardı; sırtım tarihi duvara dayamış adamı, önündeki yazı takımım ve başını gömdüğü yeni harf tablosunu kadrajının içine alıp, dek­lanşöre bastı. Kararmakta olan hava flaşla aydınlanınca arzuhalci başım kaldırıp, gelecek ay Paris’teki fotoğraf sergisine poz verdi­ğinden habersiz Mösyö Dukan’a gülümsedi. Mösyö Dukan da, usuli bir karşılık verip, fotoğraf makinesini boynuna asarak otele doğru yürümeye devam etti. Hafif bir akşam yemeğinden son­ra iki aydır kaldığı otel odasındaki eşyalarını topladı ve bavulu­nu hazırlayıp, İstanbul’daki son gecenin derin uykusuna daldı. Fakat gece boyu Resa Çelebi’nin düşünceli çehresi onu hiç yalnız bırakmadı; Yine Resa Çelebi’nin dükkânındaydı. Ve Çelebi ona şimdiye kadar yaptığı bütün mühürlerin basıldığı bir defter gös­teriyordu. Dedesinin ve babasının yaptığı mühür numunelerinin de olduğu defterde yüzlerce cins mühür vardı. Ne yaptıracağına karar veremeyenler bu deftere bakar, istedikleri mührü oradan tarif ederdi. Mösyö Dukan sayfalan çevirdikçe hayrete düşüyor, gördüğü binbir çeşit mühür karşısında hayranlığını gizleyemiyordu. Fakat birden bütün mühürlerin altındaki 1353 rakamım fark etti. Resa Çelebi’ye bunun ne anlama geldiğini sordu, ancak Resa Çelebi hiç ağzım açmadı. Üstelik tezgâhın başından kalkıp dükkânın arkasındaki bahçeye doğru giderek ortadan kayboldu. Mösyö Dukan, defter elinde saatlerce dönmesini bekledi. Ta ki, oda görevlisi sabah saatin sekiz olduğunu hatırlatmak üzere ka­pısını çalana kadar…
Otel odası iyice aydınlanmıştı. Mösyö Dukan bu tuhaf rüya­nın yorgunluğuyla yatağından kalktı ve hızlıca hazırlanıp, kah­valtı yapmadan otelden ayrıldı. Bir elinde tahta bavulu, diğerinde şemsiyesi Galata’dan Pera’ya doğru yürümeye başladı. Geceden beri yağan yağmurun kokusunu içine çekerek Kıblelizade Sokağı’na kadar gitti. Resa Çelebi’nin dükkânının önüne geldi­ğinde elini cama dayayıp içeriye doğru baktı. Her sabah namaz­dan sonra dükkânını açan Resa Çelebi orada değildi. Ancak loş dükkânın içinde birkaç adamın karaltısı görünüyordu. Hafifçe kapıyı açıp, başım içeri uzattı. İki gün önce arka bahçenin kapı­sı önünde oturan genç adam, raf ölçüsü alan iki adama istediği mobilyaları tarif ediyordu. Mösyö Dukan içeri girip girmemekte tereddüt ederken, genç adam Mösyö’nün geldiğini fark etti ve sözünü yarım bırakıp kapıya doğru yöneldi. Hemen tezgâhın ar­kasına eğilip, bir kutu aldı ve Resa Çelebi’nin dünden beri hasta olduğunu söyleyerek Mösyö Dukan’a emanetini uzattı.
Mösyö Dukan kutuyu alıp, hiçbir şey demeden sessizce kapı­dan süzüldü. Yeniden çiselemeye başlayan yağmurda ıslanarak karşı köşedeki kıraathaneye gitti. Saçakların altındaki bir iskem­leye oturdu. Kutuyu açtı ve Resa Çelebi’nin bir önceki gün tam o uğurlu saatte hakketmeye başladığına emin olduğu mührü eline aldı. Parmağına takıp uzun uzun inceledi. Konuştukları gibi asma filizi üzerine sülüs olarak ‘Adrian Dukan’ yazılmış, etrafına da Hafız’ın beyiti hakkedilmişti. Sağ alt köşede ise 17 Cemaziyelevvel 1347 yazıyordu.
O sırada masaya yaklaşan çaya çırağı, önüne bu sefer sıcak bir bardak çay ile o günün gazetesini bıraktı. Gazetenin manşe­tinde önceki gün, yani 17 Cemaziyelevvel 1347 (1 Kasım 1928) tarihinde kabul edilen 1353 sayılı yeni , harf kanununun haberi yer alıyordu. Aylardır İstanbul’un meydanlarında sergilenen la- tin harfleri artık resmi olarak kabul edilmişti. Mösyö Dukan rü­yasını hatırladı. Resa Çelebi’nin defterindeki bütün mühürlerin neden 1353 rakamıyla bittiğini anladı.
Başını gazeteden kaldırıp, iki asırlık dükkâna doğru baktı. 0 sırada genç adam yarındakilerin yardımıyla dükkânın dış duva­rına dayadığı merdivene çıkmış, paslı demir tabelayı indiriyor, yerine yeni latin harfleriyle yazılmış Mühürcü tabelasını asıyor­du. Mösyö Dukan boynunda asılı duran fotoğraf makinesini eli­ne aldı, vizörden baktı ve Resa Çelebi’nin belki de bundan sonra hiç uğramayacağı dükkânı ve doğarken ölen yeni tabelayı kadrajına alıp, deklanşöre bastı.

H.Hümeyra Şahin

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın