Motor

Müdürün kapısı ardına kadar açıktı. Yusuf Ak, bitmez tükenmez merdivenleri ahlaya oflaya çıktı; müdürün yanına girmeden önce, açık kapının karşısına, duvara sırtını dayayarak yere çömeldi. Dizleri titriyor, kalbi küt küt çarpıyordu. Ellerini göğsünün üstüne kavuşturdu. Parmaklarının arasındaki bir tomar kâğıt, beyaz sakalının altında kayboldu. Kaşlarının üzerine düşen kasketini siper ederek, müdürün odasını tetkike koyuldu. Müdür, gözlüğünü takmış, masasına eğilmiş, ha babam kâğıt imzalıyordu. Bir taraftan da yanına girip çıkanlarla kısa kısa konuşuyor, önündeki evrakı bırakıp, bu sefer, uzatılan kâğıda da bir imza çakıyordu. Bankanın öte yanları, şakır şakır yazı makinelerinin gürültüsü ile dolmuş taşmıştı. Camlı bir odanın içinde de veznedar, durmadan para sayıyordu.

Yusuf Ak, uzun zaman etrafını, açık kapıdan müdürü seyretti. Birkaç kere kendi kendine, “Ülen kalk, tam sırası…” diye söylendi. Lakin bir türlü, kalkıp müdürün odasına giremedi. Bu sırada müdür, işini bitirmiş, servislerdeki memurlarını teftiş etmiş, odasına dönüyordu. Kapının önünde saatine baktı. Saatten kalkan gözleri Yusuf Ak’a ilişti:

“Hayrola baba, bir emrin mi var?”

Ne de olsa banka muamelesi, hükûmet dairelerindeki muameleye benzemiyordu.

Yusuf:

“Estağfurullah oğul..” diye, doğruldu. Müdürün ardından odaya girdi. Müdür, masasının başına geçerken, ona da karşısında yer gösterdi. Yusuf’un korkusu, çekingenliği uçtu gitti. Elindeki kâğıtları, masaya koydu:

“Mareşal yardımından bi motor alacağım.”

Müdür, bir cıgara uzattı. Kendi de yaktı. Yusuf Ak’ın kâğıtlarını karıştırmaya başladı:

“Muhtardan… Çiftçi belgesi… Bu da tarlanın tapusu… Tarlanın tapusu, tapusu ya. Bu kadarcık tarlaya karşılık sana nasıl kredi açalım?. Ne marka motor alacaksın?..”
Yusuf, yeleğinin ceplerini karıştırdı. Bir küçük pusula çıkardı. Müdür, pusulaya bir göz attı:

“Hııı… en ucuzundan…”

Kalemi eline alıp birtakım hesaplar yaptı.

“Yine de olmuyor… Tarlan küçük.”

“Sen bilirsin beyim…”

Müdür gülümsedi:

“Bak, ben sana bildiğimi söyleyeyim: Tapun yetmez. Fakat itibarlı bir kefil bulursun. Bu iş olur. Peşin, motorun fiyatının yüzde yirmisini yatıracaksın, bin iki yüz küsur lira tutar…”

“Bu parayı denkleştirdim.”

“Sonra dört taksit olarak, bin küsur lira her yıl ödeyeceksin.”

“Gayret ederiz.”

“Ya ödemezsen?”

Bu suale Yusuf Ak, düşündü kaldı.

Müdür:

“Kefillerin ödeseler bile, yine senin yakana yapışırlar.”

“Eyvallah… Pamuk ekiyoruz…”

“Her yıl, işler bu yıllardaki gibi gider mi bakalım?”

“Orasını Allah bilir.”

“Gördün mü ya… Bu iş benden ziyade Allah’ın elinde.”

“Şimdi bana motor vermeyecek misin?” diye, Yusuf, sordu.

Müdür, kâğıtlara bakarak, yumuşak bir sesle:

“Veremeyeceğim Yusuf Ağa” cevabını verdi.

İhtiyar sakalını sıvazladı. Müdürün yumuşaklığından cesaret alarak:

“Lakin..” dedi, “dövlet veriyor, Amelika veriyor…”

Genç müdür, yine kızmadı:

“Biraz önce yaptığımız hesaplara, gösterdiğim yola göre, devlet de, Amerika da sana motor verir. Verir ama, ben vermem.”

“Neden be evlat?”

“Senin iyiliğin için. Bak, bir hesap daha: Senin tarlanı, alacağın bu motor bir günde sürer atar. Sonra da bütün yıl yatar. Masrafını korumaz. Yıl ters gider, taksitleri ödesen bile, kazancından elinde bir şeycik kalmaz. Ne yer ne içersin sonra?”

Yusuf Ak, içini çekti. Aklından “müdür haklı…” lafı geçti. Fakat bir türlü de motordan vazgeçmiyordu. Düşündü kaldı. O, düşünürken, müdür, birkaç kişinin kâğıdını imzaladı.

Sonra:

“Sen ağam” dedi, “bu işi biraz daha düşün taşın… Sonra istersen yine yanıma gel. Bana hak vereceksin.”

Yusuf Ak, elini kıçına vurup bir hafta köyün içinde aşağı yukarı gezindi. Kahveye vardı. Eş dost, “Ne oldu senin motor işi?” dediler. Eve vardı. Kocakarı, “Ne ettin motor işini” dedi. Tarlasına vardı. Oğlu, kan ter içinde pulluğun sapına yapışmış öküzlerle çift süreyim diye uğraşıyordu. O, yalnız sesini çıkaramadı. Geldi, kesiğin üzerine çıkıp oturan babasının yanına çömeldi.

“Yirmi güne kalmaz, yağmur yağmazsa aktarmayı bitiririm buba…” dedi. Yusuf, uzun uzun oğlunu seyretti. Delikanlının, bıyıkları yeni terlemişti. Saf, temiz çocuk gözlerle babasının beyaz sakalına bakıyordu. Boyuna posuna göre iri, işçi ellerini uzatmış

çizmesinin altına toplanan tavlı, yaş toprağı parmakları ile dürtüyordu. Üst başlarındaki tarlayı işaret etti:

“Mehmet, akşama kalmaz tarlayı bitirir.” Yusuf, dönüp baktı: Komşusu Mustafa’nın oğlu, kanarya sarısı bir traktörün üzerinde tarlayı fırıl fırıl dönüyordu. Motorun ardındaki diskli pulluk, toprağı savurup atıyordu.

Delikanlı:

“Mehmet Efeme dedim ki..” diye devam etmek istedi. Fakat Yusuf’un gür beyaz kaşları çatıldı:

“Ne dedin?”

“Hiç… dedim ki… Mehmet Efe be… dedim. Sen, bugün bitiriyorsun. Yarın bizim tarlayı sürüverelim senin motorla. Gaz masrafını, senin hakkını, babam bana verir. İstersen sen yorulma, motoru ver, ben süreyim dedim.”

Yusuf Ak, “Hııı…” diye, gırtlağından bir ses çıkardı. Bir zaman daha öte tarlada çift süren traktörü seyretti:

“Mehmet, bu lafına ne cevap verdi?” diye sordu. Oğlu, omuzlarını silkti. Öfkeyle:

“Sıkıysa… Siz de bir motor alın, tarlanızı sürmeye gidin…” dedi. Öfkelenmek sırası bu sefer Yusuf’a gelmişti:

“Bilirim iti… Babasından aksi, aşalığın biridir…” Sonra kendini toparladı. Oğlunun omzuna eliyle şöyle bir vurdu: “Allah kerim be oğlum…. Bu halimize de şükür. Köyün içinde bizim gibi toprağı olan daha kaç kişi var ki… parmaklan say. Ha motorumuz olmayıversin. Babam, dedem, dedemin dedesi bu tarlayı motorla sürmedi ya… Biz de öküzle iş görüveririz olur biter. Elalemle sidik yarışına mı çıkacağız. Ne hâlleri varsa görsünler…”

Bu sözlerden sonra bir müddet sustular. Amma Yusuf Ak’ın yüreği cız etti. Oğluna daha birkaç söz etmek istiyordu. Fakat aklına söyleyecek bir şey gelmedi.

Aldı oğlu:

“Biz bilemedik” dedi, “köyde motor alan üç kişi daha var. Bunlardan biri ile ortak motor alacaktık.”

Yusuf oğluna hayretle baktı:

“Bak sen hele! Aklından da ne hesaplar yapıyorsun. Ortak motor alacaktın da ne halt edecektin… Durduğun yerde konu komşuyla kavga ha..”

“Neden kavga edelim… Kavga edecek ne var ki ortada?”

“Haydi.. haydi beni günaha sokma. Senin bu işlere aklın ermez. İki üç yıldır pulluğun sapına yapıştın diye adam mı oldun şimdi? Dur bakalım. Çiftçiliği kolay mı sandın…”

Babasının bu sözlerinden sinecek yerde, delikanlı doğruluverdi:

“Bekirgiller hiç de fena insanlar değildir. Onlarla motor alırdık.”

Oğlunun bu sözüne Yusuf, uzun uzun, hırsla güldü; sakalı diken diken olmuştu:

“Hay gafil çocuk hay! Ülen oğlum, bu herifleri bilmezsin. Onlarla motorun yüzünden vukuat çıkarmamak için başucumuzda dövlet kuvvatının dikilmesi ilazım… Haydi sen benim işime burnunu sokma… kendi işine bak bakalım… Yapış sabana…” Delikanlı, boynunu büktü. Sesini çıkarmadan kalktı yürüdü. Yusuf, arkasından seslendi:

“Bana bak! Öküzleri pek duraklatma. Motora benzemez… Onlar çızgıyı bilirler…”
Yusuf Ak’ı aldı bir düşünce daha. Tekrar elini kıçına vurdu. Mırıldana mırıldana köye yöneldi.

İhtiyar, bu sefer müdürün odasına dosdoğru yöneldi. İmzadan başını kaldıran müdürün sormasına meydan bırakmadan:

“Sağlam karar verdim müdür bey…” dedi, “istediğin kefiller de hazır. Şu motorun muamelesini yapıver.”

“Sen bilirsin” diye mırıldandı. Ve muameleye başlandı.

Yusuf Ak, iki gün kasabada kaldı. Koş Allah koş. Ziraat Bankası’yla noter, traktör acentası arasında mekik dokudu. Kefiller imzayı bastılar. Doksan dokuz çeşit kâğıt üzerine mührünü kendi de bastı. En son bankanın acentaya yazdığı teminat mektubunu imzaladı.

Yusuf’a:

“Tamam ağam.. bu mektupla paranın ilk taksitini acentaya götür. Motorunu al.

Bundan sonra her yıl bu vakitte öteki taksitleri buraya getireceksin. Haydi hayırlısı…” dedi.

“Eksik olma bey, sana epey ağırlık olduk. Sağ ol…”

Kapıya yürüyen Yusuf Ak’ın ardından müdür seslendi; sesi ilk günkü gibi tekrar yumuşaktı:

“Kusura bakma Yusuf dayı, bir diyeceğim var.”

“Buyur bey, estağfurullah…”

“Bu yaştan sonra motor işine neye bu kadar meraklandın böyle?”

Yusuf’un gözlerinin içinden ta sakalının ucuna kadar bir tebessüm yayıldı. Döndü geldi, müdürün karşısındaki bir sandalyeye ilişti. Kocaman bir “off!” çektikten sonra:

“Dediğin gibi bu yaştan sonra benim neme gerek… Oğlan tamah etti de… Sende hiç evlat var mı müdür bey?”

Müdür “iki” cevabını verdi.

“Allah bağışlasın. Bende yedi tane vardı. Kimi anasının karnında öldü, kimi doğduktan sonra. Bir tek oğlan kaldı elimde. Bu işin ucunda tarla elimden gitse bile oğlumun hatırını yıkamam. Çalışsın ödesin. Hadi hoşça kal.”

(1952)

(*) Samim Kocagöz, Cihan Şoförü, Yeditepe Yayınları, İstanbul 1954, ss. 56-62

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın