Mal

Ölü bir deniz parçası gibi uzanan Biviere di Lentini, Catania ovasının kavruk anızlarla örtülü tarlaları, Francoforte’nin her dem yeşil portakal bahçeleri,
Resecone’nin esmer mantar ağaçları boyunca yol alan yolcu, uçsuz bucaksız kırlarda araba çıngıraklarının hazin hazin çaldığı; katırların başlarını, kuyruklarını sarkıttıkları; sıtma uykusuna dalmamak için arabacının hazin bir türkü tutturduğu saatte, sıcaktan koyulaşmış gök kubbe altında uzanan tozlu yolun insana verdiği can sıkıntısı­nı oyalamak için:
– Kimin bu yerler, diye sorsa,
– Mizzaro’nun, cevabını alıyordu.
Kilise büyüklüğündeki ambarları, kuyunun gölgeliğinde pinekleyen sürü sürü tavukları, geçenleri görmek için ellerini gözlerine siper eden kadınlarıyla bir köyü andıran koskoca bir çiftliğin yakınından geçseler:

– Ya burası?
– Mizzarö’nun.
Yürü yürü bitmeyen yol boyunca, sıtma gözlerinizi ağırlaştırır ve bir köpeğin havlamasıyla yerinizde birden doğrulurken; üzerindeki tozla ağırlaşmışçasına, tepeye ve ovaya doğru hareketsiz yayılan uçsuz bucaksız bir bağdan geçerdiniz ve vadinin hemen oracığında, tüfeğinin üstüne abanmış korucunun başı­nı uykulu uykulu kaldırıp geçenin kim olduğunu görmek için araladığını görürdünüz.
– Mizzaro’nun.
Bağdan sonra, üzerinde tek ot bulunmayan ve mahsulün kaldırılması ta marta kadar süren, orman gibi sık bir zeytinlik geliyordu. Mizzaro’nun zeytinliği idi bu. Akşamları, güneş -ateş gibi kızgın- batıp da kırlar hüzne bürününce, Mizzaro’nun tarlalarından dönen uzun saban kafilelerine, burunları kararmış suda, ağır ağır dereden geçen öküzlere rastlardınız. Güneşte kavrulmuş sırtta, uzak Canziria otlaklarında büyük beyaz lekeler halinde Mizzaro’nun sürülerinin yayıldığını görürdünüz. Çobanın ıslığı boğazlarda yankılanır, bir çalan bir çalmayan çıngırak seslerinin ve münzevî bir türkünün vadide kaybolup gittiği duyulurdu. Hep Mizzaro’nun malı.
Batan güneşe, ötüşen cırcır böceklerine, keseklerin arkasın­da tünemeye gelen kuşlara, korudaki baykuşa bile insanın Mizzaro’nun malı diyeceği geliyordu. Sanki Mizzaro boylu bo­yunca arzın üzerine uzanmıştı da insan karnına basa basa yü­rüyordu.

Oysa adam ufak tefek, çelimsiz mi çelimsiz bir şeydi, arabacı böyle diyordu. Yağlı olan yalnız bir göbeği vardı. Nasıl yapıyordu o göbeği, sırrına eremezdiniz. Çünkü günde iki ku­ruşluk ekmek yerdi. Ama zengin olmasına domuzuna zengin­di. Bütün o malı, ilkin, güneşin, yağmurun altında, fırtınada, yalın ayak, başı kabak, sırtı yufka, sabahtan akşama kadar çapa çapaladığı, bağ budayıp ekin biçtiği yerde, pırlanta gibi kafasıyla elde etmişti. Şimdi ona “ağa efendi” diyen ve kasketle­ri ellerinde konuşanlar, eskiden kabalarına tekme salladıkları­nı hatırlıyorlardı. Kasabanın bütün kodamanları şimdi ona borçlanmışlardı, ama böyledir diye burnu büyümemişti. “Ko­daman dediğin borcunu ödemeyen zavallının biridir…” derdi. Başına hâlâ kasket giyiyordu, ama kasketi siyah ipektendi. Yaptığı tek hovardalık da bu idi zaten. Günün birinde başına ha ucuzdu da ondan. Onun malı mülkü, gözünüzün görebildi­ği mesafelerde uzanıyordu. Çok uzağı gören bir adamdı o. Sağda solda, önde arkada, dağda ovada malı mülkü vardı. Onun arazisi üstünde karınlarını doyuran gökteki kuşları, yerdeki hayvanları ve herkesten az nafakalanan onu bir yana bı­rakın, sayesinde beş binden fazla boğaz geçiniyordu. Kendisi topu topu iki kuruşluk ekmekle bir parça peynir yerdi. Onu da, bir kilise kadar büyük ambarın bir köşesinde, köylülerin çuval çuval taşıdıkları buğdaydan çıkan tozun dumanın içinde veya ekin zamanı, rüzgar buz tutmuş kırlarda kol gezerken, samanlığın gerisine sığınır, yahut da kızgın hasat günlerinde ba­şına bir sepet geçirir, ayak üstü acele acele atıştırırdı. Şarap içmez, sigara kullanmaz, enfiye çekmezdi. Oysa, çay boyundaki tarlalarında, kilosu doksan beş lirete giden geniş yapraklı, çocuk boyu tütün yetişirdi. Kadın, kumar bilmezdi. Ömründe anasından başka kadına bakmamıştı. Anasını mezarlığa götür­dükleri zaman topu topu on iki tari para harcamıştı.
Şimdi onun olan tarlalarda yalın ayak, başı kabak çalıştığı zaman mal mülk nedir uzun uzun düşünmüş, bir an belinizi doğrultacak olsanız at üstünde dolaşan çavuşun sırtınıza kam­çısının indiği temmuz sıcağında on dört saat iki büklüm çalışıp günde üç tari kazanmanın ne demek olduğunu kendinde denemişti. Onun için ömründe bir dakika geçmemişti ki mal mülk edinmek uğrunda harcanmış olmasın. Şimdi, kasımda gelen uzun karga sürüleri gibi sayısız sabanları vardı. Sonu gelmez katır sürüleri tohumluk taşırlardı.Ekimden marta kadar çamurların içinde oturup zeytinlerini toplayan kadınların sayısını da bilen yoktu. Bağ bozumunda, birkaç köy halkı bağlarım dalardı; kırlarda nerede türkü duysanız, Mizzaro’nun bağına çalışmaya gelenlerin söylediği türkü idi. Hasat zamanı Mizzaro’nun orakçıları bir orduya benziyordu. Sabahleyin kurabiye öğle yemeğinde ekmekle turunç, ikindi vakti kahvaltı, akşam yemeğinde hamur çorbası. Bütün bu şeylere kucakla para gidiyordu. Çorbaları boşalttıkları geniş hamur tekneleri ise bir kazandan farksızdı. Bu sebepten şimdi orakçıların sıralarında, elinde kırbaç, hayvan üstünde dolaşmaya çıktı mı, birini gö­zünden kaçırmaz:
– Eğilelim, çocuklar!..
Diye, vire tekrar eder dururdu. Bütün bir yıl elini cebine daldırıp daldırıp masraf ediyordu. Yalnız toprak vergisi diye kral öyle çok para alıyordu ki, her seferinde Mizzaro kafayı ye­re vuruyordu.

Ama her yıl buğdayları, kilise kadar büyük ambara sığdıra­bilmek için damını kaldırmak gerekiyordu. Ne zaman Mizzaro şarap satsa, paraları saymaya bir günden fazla zaman isterdi, hepsi de on iki tari’lik gümüş para idi. Çünkü malına karşılık çürük çarık kâğıt para istemezdi. Yalnız krala veya başkalarına para vereceği zaman kâğıt paraları alırdı. Panayırlarda Mizzaro’nun hayvanları bütün sahaları doldurur, yollan tıkardı. Çünkü, geçmeleri için yarım gün isterdi, bando ile giden aziz, bazan yol vermek için başka sokağa sapardı.

Bütün o malı mülkü kendi elleriyle, kendi kafasıyla, geceleri uyku uyumamak, heyecandan veya sıtmadan ateşlenmek, sabahtan akşama kadar didinmek, güneşe yağmura bakmadan koşmak, çizmelerini ve katırlarını eskitmekle yapmıştı. Dünyada bir malı vardı. Malını düşünüyordu, eskimeyen, yıpranmayan biri varsa, o ela kendisi idi. Çoluk çocuğu, yeğenleri, hısım akrabası yoktu, malı vardı yalnız. Bir insan böyle olunca, ma­lı için yaratılmış demektir.

Mal da onun için yaratılmıştı. İnsanın, içinde mıknatıs var diyesi geliyordu. Çünkü mal denen şey, Mizzaro’nun eski efendisi baron gibi vur patlasın, çal oynasın israf edende değil, onu elinde tutmasını bilende kalmak ister. Baron Mizzaro’yu çırılçıplak bir halde yanına sevabına almıştı. Baron bütün o çayırların, bütün o koruların, bütün o bağların, sürülerin sahibi idi. Ne zaman arkasında korucuları ile atına kurulup çiftliğe gelse, gelen kral sanırdınız. Budalaya yatacak yatakla yiyecek ye­mekler de hazırlıyorlardı. Çünkü geleceği saati, dakikayı her­kes bilir, çalarken suç üstünde yakalanmazlardı.

– Herif, gelin beni soyun diye çanak tutuyor adeta, diyordu Mizzaro. Baron kabalarına tekme atsa, o katıla katıla güler, elleriyle etlerini oğuştururdu: “Budala kısmı evinde oturmalı. Mal, ona sahip olanın değil, sahip olmasını bilenindir.” diye homurdanırdı. Ona gelince, mal yapmıştı ya, hasada, bağ bo­zumuna nezaret etmeye ne zaman, nasıl geleceğini tabii söy­lemiyordu. Cebinde bir parça ekmek, peşine korucularını filan takmadan yaya olarak, yahut katırının üstünde apansız çıkageliyor; ekin demetlerinin yanı başında, tüfeği bacaklarının ara­sında, gözleri açık uyuyordu.

Böylece Mizzaro, yavaş yavaş baronun bütün malını mülkünü ele geçirmişti. Baron ilk evvel zeytinlikten, sonra bağdan, daha sonra otlaklardan, çiftlik evlerinden, en sonra da köşkten çıkmıştı. Gün geçmiyordu ki pullu kâğıtlar imzalamasın. Mizzaro, kâğıtların altına bir haç işaretiyle imza basıyordu. Baronun elinde kala kala, önceleri cümle kapısının üstünde duran taş arma kalmıştı. Satmak istemediği bir şey varsa, o da bu ar­ma idi.

– Malım mülküm içinde ona yakışmayan biricik şey bu armadır, diyordu Mizzaro’ya.
Sahiden de öyle idi. Mizzaro onu ne etsindi. Öyle ıvır zıvıra on para veremezdi. Baron ona hâlâ sen diyordu gerçi ama, artık kabalarına tekme sallamıyordu.
– İnsan Mizzaro gibi talihli olmalı!..
Yalanlar, ne zindanı boylama tehlikeleri… Mal mülk sahibi olmak için, o pırlanta gibi kafa gece gündüz demeden, un değir­meninden daha mükemmel çalışmıştı. Komşu tarlalardan birinin sahibi, tarlasını satmamak için dirense veya Mizzaro’yu zor durumda bıraksa, köylü itimatsızlığına rağmen onu satmaya, isteğine boyun eğmeye zorlamak için bir hile bulmak mecburiyeti!.. Mesela üzerinde acı bakla yetişmez bir tarlanın verimliliğini övüyor ve adama onu bol mahsul alınacak bir tarla olarak yutturmaya muvaffak oluyordu. O zavallı da yağlı kuyruk yakaladım sanarak tarlayı kiralamaya razı oluyor, ama kirasını çıkaramadığı gibi eviyle bahçesi de gidiyordu ve Mizzaro bir parça ekmeğine bunu hemen satın alıyordu.
Mizzaro ne eziyetlere, ne cefalara göğüs germiyordu ki!… Otlakçılar gidip iyi mahsul alamadıklarından dert yanıyorlar; borçlular, yiyecek bir avuç yemleri olmayan katırla eşeği alıp onları sokak ortasında bırakmaması için, merhamete getirsinler diye kadınlarını alay alay gönderip karşısında saçlarını yoldu­ruyor, göğüslerini yumruklatıyorlardı.
– Bakın, ben ne yiyorum, diye Mizzaro mukabele ediyordu.Soğan ekmek!.. Ama ambarlanın tıklım tıklım dolu, bütün bu mal benim malım!..
Bütün o malın içinden bir avuç bakla isteyecek olanlara:
– Baklayı ben çaldım mı sanıyorsunuz ne? Ekmek, çapalamak, toplamak neye mal oluyor insana, haberiniz var mı, di­yordu.
Para istemeye kalkışanları,

“Param yok!..” diye tersliyordu.
Gerçekten yoktu da. Cebinde on iki tari parası olduğu görülmemişti. Çünkü bütün o malı işletmek için kucak dolusu paraya lüzum vardı. Para eve bir ırmak gibi bir yandan giriyor, denkleşti mi, hemen bir tarla alıyordu. Niyeti bir kral kadar çok araziye sahip olmak, kraldan daha rahat yaşamaktı. Çünkü kral, arazisini satamadığı gibi kendi malı olduğunu da söyleye­mezdi.

Bir şeye esefleniyordu, ihtiyarlamaya başladığına ve tarlalarını oldukları yerde bırakmak zorunda olduğuna… Allah’ın haksızlığı idi bu. Öyle ya, mal mülk edinmek için bütün bir ömür uğraş, didin, edindin mi edindin, daha fazlasını edineyim derken, her şeyi yüzüstü koyup git!.. Saatlerce küfenin üstünde oturuyor, çenesini avucunun içine alıyor, gözlerinin önünde yeşeren bağlarına, bir deniz gibi dalgalanan ekinlerine, sis basmış gibi dağı kaplayan zeytinliklerine bakıyordu; önünden yorgun bir eşek gibi yükü altında iki büklüm olmuş, yarı çıplak bir çocuk geçse, hasedinden sopasını bacaklarına fırlatıyor:

– Bir bakın kim çok yaşayacak? Beş parası olmayan bir ko­puk!.. Diye homurdanıyordu.
Malını mülkünü bırakıp ruhunu düşünmenin zamanı geldiğini söyledikleri vakit, bir deli gibi sendeleyerek avluya çıktı, sopasıyla ördeklerini, hindilerini öldürüyor:

– Malım, gel benimle beraber!.. Diye haykırıyordu…
Giovanni Carmelo Verga

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın