Mai Yalı

MAİ YALI
Sabahtan akşama kadar Boğazı bir baştan bir başa gezerek, vapurla iskele iskele dolaşarak işte hayatının işe yarayan kısmını geçirmiş, şimdi arkasında boş bir mazi, önünde yine boş bir istikbal ile hayatının tek bir teranesine terceman olmaktan usanan sarı boruyu ara sıra takarrüb eder idi.
Şimdi ne oluyor? Yirmi sene… Bu yirmi senenin içinde yirmi günlük vukuat yoktu. Aman Yarabbi! Bu uzun seneler şuracıkta nasıl geçmiş idi! Evvelleri bundan o kadar sıkılmış idi. Zaten o hiçbir zaman kendisi için âdi bayatın fevkinde bir şey tasavvur etmemişti. Ta çocukluğundan beri zevkleri sade, emelleri ufak idi. Mektepte derslerine çalışırken yalnız mektepte bulunmak, derslere çalışmak katlettirir diye basit bir mücmel bir fikri rehber edinmişti. Hattâ mektepten çıktıktan sonra bile hülya sahibi olmamak neticesiyle, mecrasını tebdile lüzum görülmemiş tesadüflerin hizmetiyle mesleğinin istikametine bir inhiraf gelerek, bir küçük kayıtsızlıkla, hayatının bütün cereyanını tebdil etmiş, böylece İstanbul’un seyyar parçalarına benzeyen vapurlardan birine mıhlanıvermiş idi.

İlk önce Üsküdar’a Salacak’a Harem’e gider gelirdi. Kabataş’a, Beşiktaş’a da uğrardı. Fakat belki birinci emel olarak o zaman asıl hevesi Boğaziçi seferleri idi. Bu emel hâsıl oluncaya kadar epeyce sıkılmış idi. O da vücut bulunca artık emel edinecek bir şey kalmadığı için sıkılmaya da sebep kalmamış oldu. Hattâ kendisini mesut buluyordu. Ufak tefek tebeddüllerden başka hayatın münferit cereyanı sabahleyin Yenimahalle iskelesinden kalkmak, bütün Rumeli sahillerini birer birer selâmlayarak köprüye gelmek, sonra hemen yine hareket ederek Anadolu kıyısını takip ede ede sabahtan akşama kadar Boğazı aşağı yukarı inip çıkmaktan ibaret idi.
Kendi kendine “Oh! Ne iyi! Ebedî bir seyran!” derdi. Bu seyrandan eğlenirdi, hissetmek isler idi ki devam eden eğlenceler kadar can sıkacak şey yoktur. İki sefer arasında bir fasıladan istifade ederek ya Galaya gider, yetişememek korkusuyla halecanla avdet eder, ya köprü kahvelerinden birine sokularak tavla oynardı.
Eğlenceleri hemen bunlardan ibaretti, fakat pek az zaman sonra bunlarla iktifa edememeye başladı. Artık bu hayat yavaş yavaş bir azap hükmünü almaya başlamıştı. Baharları biraz dirilir gibi olurdu, etrafından Boğazın yeşil tepeleri, taze güneşin altında mütebessim binaları geçerken kendinde bir tereddüt vukuunu tevehhüm eder, şu etrafından sallanarak koşan ağaçların taze usaresine benzer bir şeyin damarlarında da ihtizazım duyardı, fakat yazın, kışın takati sönerdi. . .
Yazın, meselâ bir cuma günü, bütün teferrüce yıkmış balkı Saray burnuna götürürken onda da şu vapuru burada kendi haline bırakarak onlarla beraber çıkıp gitmek için şedid bir arzu duyardı. Evet, gitmek, bir parça hayatının kendisine ait bir şey olduğunu hissetmek için bu vapurdan kaçmak isterdi.
Kışın tipiler, yağmurlar, rüzgârlar başının üstünde dönerken hemem oracıkta donuvermek, ölüvermek arzularını duyardı, Bir dolu mangal… Bir sıcak oda… Bir yün örtü… Kaynar bir çay… Burada ısınmak için ayaklarını yere vurdukça bunları düşünürdü. Bir vakitler hiç olmazsa, bu takat kıran mesai günlerini bitirdikten sonra geceleri bunları bulacak bir ev vardı. O zaman annesiyle kız kardeşini Yenimahalle’ye getirmiş, orada bir küçük eve yerleştirmiş idi. Her akşam son seferini bitirdikten sonra eve koşar, orada ruhunu ve fikrini dinlendirirdi. Ah! O mesut aile saatleri!… Şimdi ondan ne kadar uzak ve ona ne kadar muhtaç idi. O zaman teehhülden bahsolundukça garip bir inat ile reddeder, muhalefet için türlü boş sebepler bulurdu. Bir vakit kardeşini mâni’ gösterdi. İşi onun izdivacından sonra talik etti. Nihayet onu bir istihkâm zabitine vererek annesiyle beraber göndermeye mecbur olduktan sonra aile hayatından da nefsini mahrum etmeye muvaffak olabileceğine zahip olmuş idi. Lâkin vapurun karanlık dar bir köşesinde birbirinin aynı geceler tevali ettikçe bu zehapta aldandığını anlamakta gecikmedi. Fakat bilinmez nasıl bir ihtimal ile bir aile teşkili tasavvur ve ihtiyacını daima ertesi güne talik ede ede bir gün fark etmiş idi ki saçları ağarmış…
Kendi kendine: ’’Bundan sonra izdivaç!” diye eğlenerek güler, omuzlarını silkerdi. Fakat her gün Karadeniz boğazına geldikçe ciğerleri bir aile ocağının saadet havasını arayarak şişer, işte bu Boğazdan ötede, ta uzaklarda, annesinden ruhuna bir tesliyet rayihası getirecek rüzgâr nefhasını beklerdi.
Lâkin artık başka bir çare bulmuş idi. Şimdi onlar gittikten sonra yavaş yavaş başlayarak nihayet büsbütün galebe çalan bir itiyad ile her akşam vapurdan eve gidiyor vehmiyle meyhanelerden birine girer, gecenin karartısı içinde uyanmaya başlayan denize boş bir nazarla bakarak, tehi bir dimağ ile düşünmeyerek, yalnız iştahlıca yemek, derince uyuyabilmek için gözleri bulanınca ya kadar içtikten somu vapura gider, yatağının içinde rüyasız uyurdu.
Fakat şimdi onun, yalnız gündüzlere mahsus bir rüyası yardı… Bu rüya mai boyalı bir yalı idi; küçük fakat zarif, pencerelerinin yeşil pancurlarıyla şehnişinin oyma tahtadan kenarlarıyla, çatısından sarkan nazik oymalarla oracıkta bir demet çiçek heyetiyle duran boş bir yalıydı.
Bir gün yine Karadeniz boğazından annesine selâm gönderen bir nazarla bakarak Köprüye her vakitten ziyade bir keselân ile avdet ederken onu görmüş idi. Birden bire taaccüp etmiş idi, bu yalıyı yeni yapılmış bir şey zannetti. O, bugün, şu dakikalık nazar-ı isabeti içinde o kadar lâtif bir saadet yuvası şeklinde görünmüş idi ki her vakit önünden geçtiği halde bugün duyduğu hissi daha evvel duymamış olmasına ihtimal veremiyordu. Kalbinde birden, o zamana kadar hissedilmeyecek geçen tesiratın bir inkişafıyla bir emel uyandı: Bu yalı kendisinin olsa…
Böyle, makineye verilen bir emir, çimacılara yukarıdan fırlatılan bir yığın tekdir arasında doğuveren bu emeli hayalinde takip etti ve birinci defa olarak bu adam hülya kurmuş oldu: Evet, bu yalı kendisinin olsa…
Bir rü’yet hayalî içinde kendisini, orada yazın sarmaşıkları arasında kaybolması lâzım gelen şehnişinin kenarında, arkasında yalnız gömleğiyle başında ince bir takye ile ayaklarında terliklerle, keten bezinden açılır kapanır bir sandalyeye yaslanmış gördü. Sonra onu gördü. Onun ismini bilemiyordu. O ki rüyayı kendisiyle paylaşacaktı. Hatta ona zihninde bir sima bile tertip etmiyordu. Bir kadın, kendisini sevecek bir kadın kalbi, ancak o kadar… Bu rüyayı bulduktan sonra böyle kendisini seven bir kalbe ihtiyacının şiddetini birden anlamış idi; buna bir de çocuk ilâve ediyordu: Çocuğun saçları derin kırpılmış olacaktı. Buna merakı vardı; çocuk tombalak sekiz yaşlarında bir herif olacaktı. Hayır, olmuş bulunacaktı… Mademki bu rüyanın husulü artık mümkün değildi, hep “olsa” demiyor, “olmuş olsaydı” diyordu, fakat ne ehemmiyeti var? Mesele rüyanın tahakkukunda değildi. Artık her seferinde oradan geçerken bir tebessümle bu mai yalıya bakarak rüyasını yaşardı. Bütün aşağı yukarı inip çıkarken bu rüyayı takip ederek ve bunun maziye veya istikbale nisbetini karıştırarak, kırk beş yaşında olduğunu hayatında bundan sonra dolmak mümkün olmayan bir boşluk bulunduğunu unutur, seri bir tarh ameliyesiyle mazisinden yirmi seneyi hazfederek geçmiş hayatını tekrar bu rüya ile yaşamaya başardı.

Öyle zamanlar olurdu ki bu hülya binasını mamur olarak kurmak için makul bir esas icadına çalışırdı. Bu yalıyı meseli bin liraya alacaktı. Bu parayı maaşlarından biriktirmek için hesap yapardı, ayda dört lira kadar artırmak mümkün olsa senede hemen elli lira edecek, şu halde bin lira için yirmi sene beklenecek. Bu neticeye gelince hesaba inanmazdı, bin kere tekrar ettiği bu hesabı bir daha yapar; güzlerini yumarak, parmaklarının ianesine müracaat ederek tekrar düşünürdü. Yirmi sene? Demek bütün burada geçen hayat yine böyle geçmiş olmalıydı ki bin lira istihsal edilmiş olsun? O zaman hülyayı değiştirir, esası bozar, başka şeyler icâd eder, evvelce icat olunmuş bir şeyi beğenmez, onu bırakır, diğer birini bulmakta zorluk çeker, çaresiz kalınca evvelden bulunmuş sebeplerden feragat eder, hülyaya yine mefruz bir noktadan başlardı. Aman Yarabbi! Bir saadet hülyası kurmak bile insanlar için böyle zor muydu? Bin lirayı mevcut far zederek -fakat bu noksan, kalbinde fena bir tesir bırakırdı- bu mai yalıyı alırdı. Kendisi yine böyle bir adam olacaktı. Yüksek şeyler düşünmeye havsalası kifayet edemezdi, ya böyle, ya buna yakın bir şey! Önce asıl ehemmiyete şâyân olan şey bu mai yalıydı, kendisini unuturdu, kendisi ne olursa olsun, fakat bu mai yalı herhalde mevcût olmalıydı, daha sonra o kadınla o çocuk. Ah! Onları nasıl sevecek?
Karısıyla beraber geceleri rıhtımda mehtaba çıkacaklardı. Karısının zarif bir yeldirmesi, başında ipekten ince bir örtüsü olacaktı; hatta çocuğu da beraber alacaklardı, gecenin rutubetinden nezle olmasın ihtiyatıyla çocuğa bir başlık giydirmek lüzumunu bile düşünüyordu. Kendisinin elinde bir kamçı olacak, bir fino köpeği idare eder gibi o maskarayı arkasından bu kamçının mini mini temaslarıyla denize yaklaşmaktan menederek öyle ayın altında yürüyeceklerdi. Bir gün Büyükdere seyrânında böyle bir Firenge tesadüf etmiş idi de ne kadar hoşuna gitmişti. Gecenin lâtif sükûnu içinde onlarla gezerken kalbi nasıl muhabbetle dolacak ve ne kadar mesut olacaktı.
Onlar da kendisini severeklerdi, hattâ sevilmek lezzetini tamamıyla hissetmek için bu rüyaya bir de hastalık ilâve ederdi. Bir vakit o hasta olmuş idi de çimacının elinde kalmış idi, lâkin o zaman ona karısı bakmış olacaktı; yatağının başında bekleyecek, gözlerini açsa o da uyanarak koşacaktı. Çocuk bile babasını yatıyor gördükçe odanın içinde ağlamaya vesile bulmak için huysuzluklar çıkaracaktı; sonra bahasının yatağına tırmanarak yanına sokulacak, sokulacak, babam iyi olsun diye yanında uyuyacağım fikriyle mini inini başını onun yüzüne yanaştırarak içini çeke çeke uyuyacaktı. Ah! O bunların arasında bu hastalıktan ne mesut olacaktı
Yirmi sene boş olan bir hayattan sonra, bir soğuk günde yorgun vücudunu dinlendirecek bir yatak bulmak ihtiyacının her vakitten ziyade meydana çıktığı bir zamanda başlayan bu rüya birden o kadar kuvvet kesbetmiş oldu ki doldurmaya muhtaç olan geçmiş bayatı bununla doluvermiş idi.
Bütün bu kışı, onu her geçişinde görmekle, seyretmekle, sonra hulyasını tekrar tekrar başlayıp süslemekle geçirdi. Kapalı pancurlanndan meskûn olmadığı anlaşılan bu mai yalıda onun emelinden başka bir kimsenin bulunmaması hakikat vehmini takviye ediyordu, ona baktıkça gülümseyerek: Benim yalı, benim “mai yalı!” derdi. Hattâ bahar gelince havalar biraz daha ısınsa aile ile beraber, o rüyasının karısıyla çocuğuyla beraber, buraya geleceklermişçesine kalbinde yaz için bir intizar bile vardı, sonra birden kendi kendisine güler; düdüğünün ipine asılarak acı bir feryat ile mai yalıdan uzaklaşır, giderdi.
Nihayet bir gün, yaz mukaddemesine tesadüf eden fakat nisan havasının bir dönekliğiyle ağustos sıcaklarına nazire yapan bir günde, akşam seferini icra edecekti. Sabahtan beri köprüden Boğaziçi’nin sonlarına kadar her gün aynı ittirad ile tekerrür eden seferlerinin artık bu sonuncusu olacak idi, bugün her vakitten ziyade yorulmuş idi. Hava Batı Karedeniz boğazından püsküren serince havada bile bugün güneşin kızgın harareti altında bunalan beynine, yanan ciğerlerine inşirah verecek kuvvet yok. Artık bu sonsuz seferlerden, bugün her vakitten ziyade hissediyor idi ki, bıkmış usanmış idi.
Birden, bir ses ismini çağırdı, o başını çevirdi, kendisine gülerek: “Tanıyamadınız mı?” deniyordu.
O tanıyamıyordu, fakat ihtiyat ederek menfî cevap vermekte de acele etmiyordu. Bu Bahriye miralayına, kordonlarına, mütebessim çehresine, mesut heyetine hatıralarını kazıyarak uzun uzun bakıyordu, sonra birden tahattur etti: Bu eski mektep arkadaşını tanıdı, senelerin ilâve ettiği şeylerden onu tecrîd ederek bu heyetin içinde o eski refîk sîmasını çıkardı.
O vakit ellerine sarıldı, arakta görüştüler. Onun anlatacak bir şeyi yoklu: “işle böyle, ben buradayım hep o eski hal!” diyordu, refikine de sormuyordu, ne lüzum var? İşte görmüyor muydu? Onun saadetinin yanında kendi hayatının hüsranı daha ziyade meydana çıkmış gibiydi. Bu gençlik refikini tekrar görmekten memnuniyetle beraber kalbinde gizli bir ezâ var idi ki onu görmemiş olmayı tercih ettiriyordu. Ona ehemmiyetten ârî şeyler sordu.
Hep böyle eski şeylerden, mektep hâtıralarından bahsediyorlardı, fakat bahs ilerledikçe o artık daha ziyade sıkılıyor, bu muhasebenin bir an evvel bilmesine intizar ediyordu. Bir aralık iyice sahile yanaşarak vapurun dalgaları rıhtıma püskürürken o rüyasının mai yalısını tahattur etti, başını çevirdi, fakat bu defa gördüğü şey her zamankinden başka bir şey idi.
İşte o rüyasının karısıyla çocuğu şimdi yeşillenen sarmaşıkları arasında şehnişinin kenarına dayanmış bakıyorlardı. Şimşek şeklinde geçen bir vehm ile rüyasını tahakkuk etmiş zannetti; sonra birden kadının dönerek çocuğa bir şey söylediğini, çocuğun vapura bakarak elini salladığını gördü ve bu selâm kendisine idi, evet kendisine bakıyorlardı…
Sonra birden bu hülya rü’yeti içinde eski refikinin sesini işitti; o “Buraya çıkıyorum, müsaadenizle, yine görüşürüz!’ diyordu, o zaman hakikati anladı, kalbinde bir şey kırıldı.
O, mai yalıyı göstererek: “İşle burasını aldık!” diyordu.
Evet; fakat orasını almakla onun hayatının biricik ziyneti olan rüyayı almışlar, onu çalmışlardı.
Bu defa semaları yırtmak isteyen bir düdük feryadıyla sanki rüyasının son nefesini verdi. Ve bundan sonra her vakit oradan geçerken göğsü kabararak mai yalıya bakmamak için başını çevirirdi.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın