Kırkından Sonra Saz Çalınır Mı-Osman Cemal Kaygılı

Kırk beş yaşına geldiği hâlde Köse İsmail, kendine hâlâ adamakıllı bir iş bulamamıştı. Mamafih İsmail, isterse ekmeğini taştan çıkarmasını bilir, cebbar bir adamdı. Bundan iki ay evvel, bir akşam üstü, Balat’tan geçerken baktı ki, iki Yahudi köşeye balık tablalarını koymuşlar, hem ellerini şıkırdatıyorlar, hem de kıvrak bir makamdan “al, yarım okka, ver bir çeyrek!.. diye âdeta türkü söylüyorlardı. Yahudilerin bu hâli Köse’nin hoşuna gitti ve güldü, geçti. Oradan biraz daha ileride, ona benzer diğer bir sahneye rastgeldi. Yine iki Yahudi çocuğu, yolun ortasında çikolata ve bisküvi kutularını koymuşlar, hem oynuyorlar, hem de: “çikolata nestle, canını da besle!” diye balıkçıların makamını daha tiz perdeden terennüm ediyorlar ve cayır cayır satıyorlardı… Eve gidince Köse, karısına “yahu dedi, sabahleyin şu bizim çamaşır sepetleri ile iki tane peştemal hazırla!”

— Ne yapacaksın?

— Balıkçılığa başlıyacağım…

Ertesi günü, mahalle kahvesine uğradı, işsiz güruhundan Fasafiso Remzi’ye:

— Kalk ulan dedi, burada miskin, miskin oturma, gel benimle beraber, balıkçılık yapacağız, sana günde yarım papel var.

Beraber kalktılar, balıkhaneye gidip yirmi okka balık aldılar, ikindiye doğru Balat’a geldiler, Yahudilerin karşısındaki köşeye sepetleri yerleştirip, aynı makamla, el çırparak başladılar:

Al yarım okka bir çeyrek!..

Yahudiler, bu rakipleri görünce fena hâlde kızdılar, lâkin ne yapabilirlerdi? Ticaret serbest değil mi? Köse’yi oradan kovamazlardı ya.. Şimdi işin kurnazlığına davranmak ve bu suretle rakipleri oradan kaçırmak lâzımdı, Müşteri daha o akşamdan ikiye ayrıldı. Yahudiler her akşam otuz okka balık harcarlarken bu akşam on okkayı güç satabildiler.

Ertesi akşam Köse hiç ummadığı bir hâl karşısında kaldı. Yahudiler yanlarına bir arkadaş daha almışlardı. Bu, yüzü gözü boyalı, başında uzun külâh, elinde zilli maşa, on sekiz yaşlarında bir soytarı idi. Ötekiler bağırırken, o, iki tarafa sallanıyor ve elindeki maşa ile tempo tutuyordu. Bittabi Köse’nin de buna canı sıkıldı. Evvelâ hiddetle atılıp soytarının başındaki külâhı yırtmak, elindeki maşayı alıp, kafasını, gözünü yarmak istedi. Sonra bundan caydı, Fasafiso’nun kulağına eğilip:

— Sana bu akşam yirmi beş kuruş fazla vereceğim, nasıl yapabilir misin? Nalburdan biraz boya alalım, sen de yüzünü boya, şu kese kâğıtlarının birini de kafana geçir. İstersen bir de darbuka bulalım!..

— Deli misin sen, İsmail Ağa, kim demiş beni sana apukurya maskarası diye?.. Öyle yapacağımıza, yarım lirayı gözden çıkar, Loncadan kıtıpiyoz bir zurna ile çifte nâra tutalım, yanımıza oturtalım, o vakit Yahudiler tası tarağı toplayınca kaçarlar. Fasafiso’nun bu teklifini İsmail Ağa, çok beğendi:

— Aklınla bin yaşa ulan, haydi fırla, çabuk nârayı al, gel! Bir çeyrek sonra, Yahudiler, galibiyetlerinden emin ve memnun bir tarzda ahenklerine devam ederlerken, birdenbire zurna sesini duyunca apıştılar, kaldılar. Şimdi işin garibi, Yahudilerin soytarısı da şaşırarak elindeki zilli maşayı zurnaya uydurdu, o da bilmeyerek Köse’nin tarafına yardakçılığa başladı. Bunun için kır bıyıklı, şişman Yahudi, birkaç defa soytarının kulağından tutarak ikaz mecburiyetinde bile kaldı. Fakat para etmedi, Köse’nin uzaktan gösterdiği ufak bir işaret üzerine soytarı, ustalarına müstehcen bir küfür savurarak, geldi, o da beriki tarafa iltihak etti. Köse sordu:

-— Sen ne millettensin?

— Babam Rum, annem Ermeni..

Öyle ise beynelmilel sayılırsın.. Otur bizimle çalış! Ben daha fazla para vereceğim..

İki, üç gün içinde bu zurnalı, dümbelekli, palyaçolu balıkçılar bütün civarda duyuldu; her akşam yüzlerce kadın, erkek, çoluk, çocuk bunları seyre gelmeğe başladı. Ve artık Köse’nin satışı günde iki, üç yüz okkaya kadar yükseldi, Yahudilerininki ise beş okkaya düştü. Bir gün balıkçı Yahudiler toplandılar, bu hususta aralarında uzun müzakerelerden sonra Köse’nin karşısına dört kişilik bir ince saz getirip oturttular. Lâkin o da fos çıktı, çünkü Köse derhal takıma bir de davul ilâve edince, Yahudilerin sazı sivrisinek vızıltısı gibi kaldı. Artık bu sonuncu muvaffakiyet üzerine Köse’nin koltukları büsbütün kabardı.

Şimdi bu iş yalnız Yahudilerin değil, orada Nevşehirli bakkal Sava’nın da canını sıkıyordu. Zira gürültü ikindide başlıyor, yatsıya kadar sürüyordu. Evvelâ Sava’nın dükkânının önü kapanıyor, saniyen bu gürültü, patırdı ile kafası şişiyor, beş yazacak yerde on beş yazıyor, elli vereceği yerde yüz veriyordu. Salisen kendi tezgâhını süsleyen lâkerda, turşu balığı gibi bazı çeşitler üç beş gündür hiç satılmıyor, herkes bunları Köse’den alıyordu. Sava Yahudilerle ittifak edip Köse’nin aleyhine bir tuzak kurmak istiyor, lâkin netice cılk çıkarsa Yahudilerin kendini yalnız bırakacağından korkuyordu. Nihayet bir akşam Sava için iyi bir tesadüf ve fırsat zuhur etti. Köse’nin mahallesinde oturan yaşlıca ve boşboğaz bir kadın mum almak için dükkânına girdi ve sordu:

— Bu ne kepazelik ayol, ne var, düğün mü var, burada?

Sava, derhal işin kurnazlığına kaçtı.

—- Dugun var, hanım dugun.. Kose İsmail evleniyor.

Deme ayol!.. Kimi alıyor.

Kart bir Yahudi karısını sevmiş, alıyor.

— Evdeki karısının haberi var mı?

—- Kim bilir, belkim de yoh!

Kadıncağız Sava’nın bu sözlerini ciddî sanarak söylene söylene çıktı gitti. Sava şimdi sevinçle:

-— “Körün taşı rastgele” diye buna derler işte, dedi.

Şüphesiz şimdi o kadın gidip meseleyi mahallede yayacak ve bunu Köse’nin karısı duyacak, neticede bir kepazelik olacaktı.

Sular henüz kararmıştı, Köse’nin orkestrası şatafatlı bir hava çalıyor, kendisi de neşeli ve coşkun bulunuyordu. Sava, çırağına:

— Bodos, dedi, şuradan bir yirmibeşlik doldur, biraz da sucuhlan bastırma doğra.

Sonra kalktı, câli bir neşe ile Köse’nin yanına gitti:

— Yaşa Kose yaşa! Çalgu ile her akşam çarşuyu şenlendiriyon.. Kaç vahittir, ırahıyı terk etmiştim, bu ahşam zurna beni coşturdu, dayanamadım, iki tene yuvarladım… Bahıyorum, sen heç oralı olmuyon.

— Ben de çoktandır içmiyorum…

Bu çalgu ile doğrusu içilir… Gel tükkâna da saha bir cibre vereyim bah!

— Şerefine Kose!

— Afiyet, şeker olsun usta Sava!

Beşinci kadehler tokuşturuluyor, çalgı bir kanto çalıyor, soytarı oğlan da ortada göbek atıyordu. Birdenbire dışarıdan bir kadın feryadıdır koptu:

— İlâhi, iki gözün kör olsun herif!. Nihayet bana yapacağın bu muydu? Çocuklarına da mı acımadın? Şimdi düşüp bayılacağım! A dostlar! Nerde kocam olacak utanmaz herif?

Köse içerden karısının sesini duyunca süratle dışarı fırladı. Ne oldu, ne var? demeye kalmadan karısı ile büyük kızı üzerine atıldılar, karı çarşafının altından çıkardığı ocak maşası, kızı da ayağından çıkardığı takunyalarla zavallının kafasına, gözüne indirmeye başladılar. Ahali birbirine girdi, çalgıcılar savuştu, Remzi kaçtı, yalnız soytarı oğlan hiç istifini bozmadan elindeki zilleri çalarak:

— Al yarım okka bir çeyrek! diye hâlâ bağırıyor, Sava ise tezgâh başında kıs kıs gülüyordu.

Osman Cemal KAYGILI

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın