Kavun, Karpuz

Öğle sıcağı çatır çatır ederken sudan çıktılar. Suyun kıyısında bir top, kapkara yeşil, bir böğürtlen çalısı vardı. Hemencecik onun altına sokuldular. Çalının altı karanlık, ıslaktı. Bir mağara serinliğindeydi. İsteseler burada günlerce kalabilirlerdi.

Canları istiyordu ya, gözlerine yediremiyorlardı. Sabahtan akşama kadar ıslak toprağa ya­tıp düşündükleri olurdu. Hiç kımıldamadan tembel tembel düşünür­lerdi. Çalının altında en çok altı, en az üç kişi olurlardı. Böğürtlenle­rin altında her birinin bedenlerinin izi kalmıştı. Herkes kendi yerine gelir yatardı.

Yerlerine yattıktan sonra, Sarı Ali : “Hişt lan kıpırdamayın,” de­di. “Dallar sallanmasın.

“Soluklarını kestiler. Ayaklarının ucundan ırmak sessiz, ölü gibi akıyordu. Usuldan uğuldamaya başladı. Irmak, buradan aşağı köye, kendi köylerine kadar ovada dolana dolana, toprağa serilmiş bir kalay pırıltısında akardı.

Sarı Ali sevinçle : “Murat bir uyursa,” dedi, “bir çabuk uyursa…”

Çocukların hepsi, her yerden, duyulur duyulmaz: “Bir uyur ki…” dediler.

İçlerinden biri, bu on bir yaşlarındaki Durmuştu : “Bir uyur ki,” dedi. “Tüyü bile duymaz…”

Sarı Ali’nin ayağının başparmağı, boyuna çamuru deliyordu. Sarı Ali öyle zayıftı ki kaburgaları birbirine geçmişti. Karnı da ipincecik kalmıştı. Babası yoktu. Böyle olmasına göre, Sarı Ali köydeki çocuk­ların en itoğlu itiydi.

Tepindi:

“Uyumayacak,” dedi. “Uyumayacak.”

En uçta yatan çocuk, gözünü dalların arasından açtığı deliğe dayamıştı. Kim ne derse desin, o oralı bile olmuyordu. Delikten, bos­tan tarlası olduğu gibi gözüküyordu. Çatlamış toprak… Tarlanın ba­zı yerlerinde taze, sulu bir yeşillik… Yeşillik bazı yerlerde koyu, kap kara kesiliyor, tozlu tozlu bir görünüm alıyor. Sararıp gazel olmuş yapraklar, tevekler… Kavunlar, karpuzlar… Kavunlar karpuzlar su sırta yatmışlar… Ve kavunlar upuzun, sapsarı, sırtları yarılmış… Ortalığı da bir kavun kokusu almış… Sıcağın altında sıcak sıcak tüten bir koku…

Sonra Murat… Belinde kırmızı bir kuşak sanlı… Uzun boylu geniş omuzlu. Hiddetli yüzü… Uzun bıyıkları düşük. Sapsarı bıyıklar… Murat’ın, bu dünyada bostanından başka hiçbir şeysi yoktur. Bağı, tarlası, atı, eşeği… Hiçbir şeysi… Ama Murat’ın bostanı gibi de bir bostan bu yanlarda yoktur. Irmağın kumları boyunca uzar gider.

Murat, çardağın dibinde hiddetli dolaşıyor. Her zaman öyle yapar. Çardağın yanına yönüne kavun kabukları atılmış. Bir de içi geçip, çürümüş karpuzlar kavunlar atılmış. Şarap kokusuna benzer karpuz kokusu…,. Top top sarıca arılar, eşekarıları, kanatları gün ışığında yeşil, mavi, balkıyorlar. Uçta yatan çocuk… Adı Durmuş’tur. Bunları görüyor mu, görmeden kafasından mı geçiriyor, orası belli değil. Eşekarılarının bedenlerinde al, ala, pekmez rengine çalan ince şerit vardır. Kanatlarında yeşil damarlar. Eşekarılarının yanına yaklaşmaya, yuvalarına çöp sokmaya gelmez. Eşekarılarının kanatları mavi, Sarıca arıların petekleri sütbeyaz olur… Bir yığın sarıcaarı… Arılar sıcakta…

Durmuş, heyecanla. “Şindi, şindi uyuyacak,” dedi. Hemen arkasından, usul söylemediğine pişman oldu: “Ağzımdan kaçtı,” demeye kalmadı, Sarı Ali dişlerini sıkarak çıkıştı :

“Ulan it oğlu it, öldürteceksin hepimizi. Ya bir duyarsa…”

Durmuştan çıt çıkmadı. Sonra buyruğunu tazeledi: “İyi bak! Uyur uyumaz haber…”

Durmuş, ne kadar uzakta olursa olsun, Murat uyuyor mu Uyukluyor mu, düşünüyor mu, ne kadar sonra uyuyacak, bilirdi. Onun da işi oydu. Durmuş bu işi öylesine ilerletmişti ki, Murad’ın yüreğinden geçeni de bilirim dese, kimse ses çıkarmaz, bileceğine inanırdı. Bazen Durmuş’un kavun karpuz çalmaya gelmediği de olurdu. İşte o zaman işler sarpa sarardı. Durmuş ne zaman gelmemişse, Murad’ın uyuyup uyumadığını kestirememişler, hepsinde yakalanıp Murat’tan bir iyice dayak yemişlerdi.

Sarı Ali, Durmuş’u dürttü:

“N’oldu lan?”

Durmuş üzgün üzgün: “Oturdu düşünüyor,” dedi.

Durmuşun korktuğu şey buydu. Bunu çok iyi biliyordu. Murat çardağın direğine belini verip de dalarsa, ne kadar uykusuz olursa ol­sun, zor uyurdu.

“Hiç uyumaz mı gayrı?” dedi Sarı.

Durmuş: “Ben ne bileyim!” dedi.Durmuş kızgındı. Sarı Ali karşılık vermedi.

Bundan sonra hiç kimseden ses çıkmadı. Suyun uğultusu, bir sa­rıcaarının vızıltısı, bir sineğin kanat sesi…

Aradan epey zaman geçtikten sonra Durmuş çocuk titreyerek: “Uyudu!” dedi.

Sarı Ali, bu sırada uyur uyanıktı. Bir gözünü usuldan açtı. Bir­den işin farkına vardı:

Durmuş, içine sindire sindire, tadını çıkararak: “Uyudu!” dedi.

Çıplak üç çocuk böğürtlen çalısının serinliğinden Murad’ın bos­tanına atıldılar. Tarlanın kızgın toprağı ayaklarını yakıyordu. Kavu­nu karpuzu çabuk çabuk toplamaya, yanlarında getirdikleri torbalara doldurmaya başladılar. Torbaları doldurup suya attılar. Sonra yapışıp akıntıya aşağı sürdüler…

Bostandan epey uzaklaştıktan sonradır ki, arkalarından bir ses duyuldu. Sesten sonra da uzun bir gülüş…

Her zaman böyle olurdu. Çocuklar gelir böğürtlenlerin altına sı­ğınır. Durmuş gözetler. Uyku… Çocuklar bostana fırlar… Suyun akıntısı… Çocukların sırtından bir serinlik geçer… Gür ses… Tüfek patlar… Uzun, çın çın öten bir gülüş. Gülüş tüm Çukurova’ya yayılır gibiydi. Bu gülüşte sevinçler, aydınlıklar vardı.

Bu, her yaz böyleydi. Aradan yıllar geçti. Çocuklar büyüyüp de­likanlı, ev bark, çoluk çocuk sahibi oldular ve Muradın bostanından kavun karpuz çalmaktan vazgeçerek kendilerinden sonra gelen ço­cuklara bıraktılar bu işi. Onların yerini de başka çocuklar aldı. Büyü­yenlerin çocukları büyüdü… Muradın bostanını bu sefer de onlar devraldılar. Murat yaşlandı. Sarı bıyıkları bembeyaz kesildi, uzun bo­yu kısalıp kamburlaştı. Beli büküldü. Bostan gene aynı bostandı. Ço­cuklar, yıllar yılı her Allahın günü bostandan kavun karpuz çaldılar. Arkalarından bir ses duyulup, bir el tüfek atıldı. Ortada değişen bir şey vardı. Ses zayıflamıştı. İnceden, usuldan geliyordu. Tüfek sesin­den sonra, ortalığı bir karanlık basıyordu. Bu çocukları babaları kor­kutuyordu ya, ne yapsınlar… Vazgeçemezlerdi.

Bir gün, bir öğleüstü, gene sıcak çatır çatır ediyordu. Beş kadar anadan doğma, çırılçıplak çocuk bağıra bağıra evlerine atıldılar. Biraz sonra da ırmağın kıyısı ağlayan kadın ve çocuklarla doldu. Delikanlı­lar sudan karnı birbirine geçmiş, bir deri bir kemik, balmumu gibi sararmış bir çocuk ölüsü çıkardılar.

Ölünün sol tarafı bir el büyüklüğünde kıpkırmızı açılmış, etler parça parça bölünmüş dağılmıştı.

İşten anlayan köylüler: “Vay yezit, vay,” dediler, “Domdom kur­şunu koymuş tüfeğin içine.

“Akşama doğru Murad’ı köyün ortasından eli kelepçeli geçirdiler. Başı önüne düşmüş, yüzü sararmış, beli biraz daha bükülmüştü. Ayakları birbirine dolanıyordu. Köyden çıkıncaya kadar köylüler Murad’ı taşa, sığır pisliğine tuttular. Murat başını kaldırıp da iki yanı­na bakmadı. Candarmaların ortasında, üstü pislik çamur içinde, geçti gitti.

YAŞAR KEMAL

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın