İznikli Leylekler

 

“Bakın, bakın!” diye bağırdı.

Deminki leylek şimdi yine süzüle süzüle iniyordu. Geldi, bu sefer büsbütün alçaktan, sanki sürtünürcesine bizimkinin başı ucundan seğirtti. Geçerken biteviye gagasını birbirine vuruyordu. İşte o sırada beklenmedik bir şey oldu. Bizim tüyleri dökük leylek, şöyle bir davrandı, kanat çırpıp havalanmaya yeltendi. Bütün kuvvetiyle çırpındı, çırpındı. Ayakları yerden kesilip bir, bir buçuk metre yükseldi de. Ama hemen akabinde soluna doğru yan yatarak çöplüğe yuvarlanıverdi. Herkes soluğunu kesmiş, onun hareketine bakıyordu. Sakat kanadı üstüne düştüğünden, belli bir şey ki canı fena yanmıştı. Buna rağmen hemen kalktı, doğruldu. Birkaç tüyüne daha mal olan bir çırpınışla üstünün tozunu silkeledi. Sonra hiç bozuntuya vermeden sanki hiçbir şey olmamış, yürürken ayağı sürçüp de sendelemiş gibi, sessiz ve onurlu uzaklaştı.

Elini ağzına tutmuş kibar kibar dişlerini karıştıran bir erkek öğrenci, yalnız yanındakilerin duyabileceği bir sesle:

“Dişi leylek moruğu şişirdi” diye mırıldandı. Yanındakiler gülüştüler.

Leyleğin arkasından bakan Çopur kahveci:

“Yap numaranı, al paranı” diye söylendi. Hep böyle yapar bu namusuz… Uçamayacağını bilmediğinden mi? Burada kalabalık gördü ya, sırf kendine acındırmak için. Bak, nasıl bütün yiyeceklerini veriyor kızlar. Evveli bu, böyle değildi. Esnafla düşe kalka hinoğlu hinleşti.”

Çopur kahveci şu kadar yaşına rağmen leyleği, kamyon şoförü kadar bile tanıyamamıştı. Bu leylek onurlu leylekti baba, ne söylüyorsun sen. Bu leylek acınmaktansa, ölmeyi yeğ görebilirdi. Yazıklar olsun yahu, biz insanlar, bazen hayvanları bile kendimiz kadar aşağılık ve kötü niyetli yapabiliyoruz.
Leylekle fotoğraf çektirmek isteyen kız:

“Hayır” dedi. “Numara filan değildir. Herhâlde öbür leyleği tanıdığı için uçmak istedi. Belki de o anası, yahut yuvada kalan kardeşlerinden biri idi. Olamaz mı?”
Kızlardan sarı süveterlisi, hani şu demin ana leylekleri aşırı derecede taş yürekli bulanı:

“Hayır anası olamaz” dedi. “Onda zerre kadar evlat şefkati olsa, yavrusunu yuvadan aşağı atmazdı bir kere.”

Kolonyal şapkalı doçent, dizine tırmanmaya çalışan tespih böceğine, bir fiske atıp ayağa kalktı:

“Ben “ dedi, “emekliye ayrıldığı için artık uçuş yapamayan bir hava subayı tanırım. İnanır mısınız, herkes gibi yaya gezmek zilletine dayanamadı da kahrından hastalandı idi adam. Kolay değil doğrusu, enginlerde kanat çırpmaya alışık serazat bir kuşun böyle han avlularında sürünüşü…”

Gezimize konuk olarak katılan öbür bölümün profesörü:

“Kafese kapatılan bülbül, uçamayan yaralı kartal… Bütün bunlar az şiire mi konu olmuştur” dedi. “Söylesene asistan efendi. Senin az buçuk edebiyatçılığın da vardır.”

“Öyledir efendim” dedim. “Hakkınız var.”

“Baudelaire’nin böyle bir şiiri olacak yanılmıyorsam” diye öbür doçent atıldı. “Ne idi bakayım onun adı?”

Dame de Sion’dan çıkma bir öğrenci:

“Albatros” dedi. “Çok güzel şiirdir.”

Ve genel istek üzerine, şiirin aklında kalan kısımlarını okuyup Türkçeye çevirdi.

Arkeoloji asistanının da zihnine bir uyanıklık gelmişti:

“Bir de Nietsche’nin sözü olacak” dedi. “Aklım evet der, gururum hayır.” Yo pardon, “Aklım hayır der, gururum evet.” Böyle bir şey, buna yakın. Tıpkı onun gibi, leyleğin instekt’leri evet diyordu, imkânları hayır.”

Leylek öyle mi düşünüyordu, böyle mi… Nietsche’ye mi hak veriyordu, yoksa Baudelaire’i mi sevmişti, bilinemeyecek. Hayvanlara insanca duygu ve düşünceler yormak ne derece doğrudur, bunu da kestiremiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da uçamadığı idi. Uçsa öbür leyleklerden biri olacak, dişisini ensesinden ısırıp vuslata kavuşacak, sonra tatminini bulmuş bütün öbür hışır leylekler gibi kurumlu taktakasından geçilemeyecekti. Uçabilse öbürlerinden başka bir leylek olamayacak, üzerinde fikir yürütüp, hakkında hikâye yazılamayacaktı. Kaldı ki o takdirde daha mesut olacağı da söylenemez. Çünkü, öyle değil mi, yeryüzünde hiçbir şey, istediğini ele geçirmek kadar hayal kırıcı değildir.

Ben tam bunu söylemeğe hazırlanıyordum ki, Profesör piposunu ağzından çekip:

“Yeter artık laklakiyat” dedi. “Hadi gevezeliği bırakın da işimize bakalım.”

Alman profesör, elinden kâğıt kalem, deminden beri, camileri gezecek grupla, türbeleri inceleyecek grubu ayırmaya çalışıyordu. Ayağa kalkıp “öhö öhö” dedi. Bir kere söz başladı mı, isterdi ki, herkes kulak kesilip onu dinlesin. Listedeki isimleri birer birer okudu. Gruplar kuruldu. Birinci grup yola koyuldu. İkinci de hazırlanıyordu.

Hâlbuki ben, şu hulyalı İznik sabahı, yere sırt üstü yatıp masmavi gökyüzüne bakarak kafama üşüşen hayallere geçit resmi yaptırmak, sonra da hasırın üstüne bağdaş kurup yaralı leyleğin hikâyesini yazmak istiyordum.

Hocanın elime sıkıştırdığı kara kaplı Gabriel, Dietz, Otto Dorn koltuğumda, güzel havada mektebi asamamış bir ilkokul öğrencisi somurtkanlığı ile kafileye katıldım.
Böylesi, belki de hayırlı oldu. Çünkü bıraksalar orada oturup, yaralı leyleğin hüsranı ile insanoğlunun kaçınılmaz kaderi arasında benzerlikler bulan, başımdan büyük bir hikâye yazmaya kalkacak, yüzüme gözüme bulaştıracaktım. Hikâyemin son cümleleri kafamda hazırdı bile. Yazımı şöyle bitirecektim:

“Bütün çabalar boşuna… Ne yaparsa yapsın, istediği kadar havalanacağım diye çırpınsın, sonunda insanoğlu da yaralı leylek gibi rezil ve perişan yan üstü toprağa yuvarlanmıyor mu? Kaderlerimiz aynı: Uçamayacağını bilmek, yine de uçmaya yeltenmek.”

Evet, hiç lüzumu yokken, bu yolda acıklı ve kötümser bir hikâye yazacaktım. Hoca çağırınca yazamadım. Hikâye yerine, o günümü Mahmud Çelebi Camii’nin kapı kitabesi, Yakup Çelebi Zaviyesi’nin tuğla tezyinatı, Nilüfer Hatun İmareti avlusundaki sütun başlıkları arasında tükettim.

Yarın da İsmail Bey Hamamı’nın kesitini çıkaracağız…

HALDUN TANER

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 24 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın