İstanbul

Belki güzel değildi.

Fakat onu, bu kupkuru çöl şehrinin bunaltıcı gecesinden nasılsa kurtulup bir serap manzarasına sığınmış sanılan nemli, yeşil bir iç bahçede görmüştü. Sefil bir avlu… Şu kadar ki saksılar taze sulanmış, taşlar yeni yıkanmıştı; aydınlık uzaktan vuruyordu; kadının çıplak vücudunda tenini yer yer, gölge gölge belli eden tek bir dantel suvare elbisesi vardı; bir ufacık mermer havuz başında, buza konmuş kavun sarısı şeftaliler yiyordu. Böyle olduğu için de insana hoş kokulu, serin, etli, diri, tatlı görünüyordu.

Ona baktığını fark eden arkadaşlarından yerlisi, teşvik edercesine:

— Türkçe bilir, sohbeti de güzeldir… dedi.

Haftalarca süren çetin petrol araştırmalarından sonra Mezopotamya’nın bu yeni kurulmuş, asker merkezi ücra kasabasında, otel-lokanta, buz, içki ve kadın bulan mühendisler eğlence evlerini dolaşıyorlar, para harcıyorlardı.

Uygarlıktan bir süre uzak kalmak, ona kavuşunca en kötü yönleriyle isteklerini yerine getirmeye zorlar. Serüven yaşamaya uygun yarı kişisel, ıssız, tehlikeli memleketlerde ömür sürmüş iseniz bunu her gün görmüşsünüzdür, önce bunlara acımışsınızdır, sonra düşününce hak vermişsinizdir.

Türkçe konuşan temiz giyimli bir adamın yanına yaklaştığını gören kadın, kendisinden evvel şeftalileri ikram etti:

— Buyrunuz, dedi, yerseniz soyayım!

Birbirlerine sordular; “Nerelisiniz?” İkisi de İstanbullu çıktı.

Fakat kadın şaşar görünerek:

— Haydi, dedi, ben bu Allah’ın cehennemine düştüm, günahımı çekiyorum, siz ne arıyorsunuz?

Erkek uzun söylemek istemedi:

— Hiç… Şöyle, arkadaşlarla dolaşmaya geldim.

— Bu mevsimde İstanbul’u bırakarak? . . . Yazık! Ama değil mi ki döneceksiniz, dönmek elinizde… Biz gidemeyiz, sokmazlar.

Öbürü bir şey demedi; yalnız alnındaki çizgi derinleşti.

Kadın, bir dilim şeftali uzatarak yeniden sordu:

— Neresindensiniz? Ben Arnavutköylüyüm. Ah, kim bilir şimdi oraları ne güzeldir. Bilirsiniz ya, Akıntıburnu’ndaki gazinoları… Hani sular şıpır şıpır, serin serin oynar da bu gazinoların aynalarına vurur, aynalarda vapurların geçtiği görülür…

Böyle söyleyen kadın etrafına ürkerek baktıktan sonra yan saksının içinden bir küçük şişe çıkardı, baş parmağıyla ikincisinin arasına tozu döktü, kokladı. Kokladı değil, sömürdü:

— Pardon… Sizden çekinmeye gerek görmedim. Birden efkârlandım (Dertlenmek, kötü düşüncelere dalmak) da!

— Sevda meselesi mi? — Hayır! Burada kimi seveceğim? Dilleri dilime uymaz, huyları huyuma… Başka şey!

Erkeğin yüzüne sevgiyle, sevecenlikle baktı, baktı, sonra ekledi:

— Buna siz sebep oldunuz.

Kadının gözlerinde, deminki donukluk yerine, birdenbire güneş vurmuş uzak tepelerdeki camları hatırlatan çok keskin, geçici, iğreti bir ışık parlamıştı. Vücudunda istekli bir kıvranış dolaşıyor, için için gerildiği seziliyordu.

Erkek, arkadaşlarına, “Kalacağım, siz gidebilirsiniz” anlamına bir işaret yolladı ve bir iskemleye oturdu. Ortaya dört şişe bira geldikten sonra artık senli benli olmaya, öğüt vermeye hak kazanmış gibi:

— Şunu kullanmasan iyi edersin, dedi, daha gençsin, kendini bitiriyorsun.

— Doğru söylüyorsun, ama başka ne yapabilirim? Ara sıra memlekete, sılaya gitmek gerek… Sıcaktan, denizsizlikten, istediği gibi konuşacak adam bulamamaktan boğuluyorum. Düpedüz, kupkuru yerler, ne bir tepecik var, ne bir ağaçlık… Bahar belli değil, güz belli değil… Sonra bu sıcak, bu yabanıl halk, bu hiç batmadığını sandığım gölge salmayan güneş! Köylü, kaba, şımarık Fransız çavuşları!

Sızlanmaları kesilince İstanbul’u övmeye başladı: Boğaziçi’nde akşam loşluğunu, suların mor kadifeliğini anlatmaya çabalıyordu. O kayık gezintileri, ay ışığı, Sarıyer, Bentler, ya Sultansuyu? Buradaki ormanı hatırlıyor muydu, böğürtlenlerle örtülü ufacık mırıltılı deresini? Yosun tutmuş kocaman kestane ağaçlarını? Sürekli ıslak duran ve basınca ökçeler gömülen kırmızı toprağını, sarı papatyalar ve çadır çiçekleriyle donanan çayırını?…

Baharında fulya demetlerini hatırlıyordu, mor salkım hevenklerini ve katmerli leylak dallarını… Ya, pembe dumandan oluşan çiçekleriyle erguvanlar? Değneklere sarılı ilk kiraz? Güneşli tarlalarında yerken likör gibi iç ısıtan çilekler? Yılan derisi kadar şaşılacak nakışlı, etinde diş yerleri kalan ham hünnaplar? Hurmalar gibi tadı dışından görünen kavak incirleri? Çıplak tenine açık saçık dantel tuvalet giymiş sürmeli kadın, peltek söyleyişi ile bunları öyle tarif etmiyordu, fakat isimleri geçtikçe erkek böyle görüyordu.

Okmeydanı sırtları kızıllaşır, Halıcıoğlu kıyılarına gölge düşermiş. Deniz bir renkte değilmiş. Hint şalı gibi üzerinde turuncu, şarap tortusu, yavru ağzı birçok renkler, çeşitli resimler belirir, uzakta Beyoğlu’nu, tütsü koktuğunu sandığı bir duman kaplarmış; günlük tütsüsü]

Erkek de bu görünüşe dalmıştı. Ona Haliç’in akşamüzeri pelteleşen sularında her kayık, ayrı renkte bir ışıkla tutuşmuş, ağır ağır yanarak eriyor, erirken dökülen renkler cızırdayarak sönüyor gibi geliyordu.

Kadın, tozdan bir tutam daha kokladı.

Kibarlaşmıştı; en düşmüş kadın bile böyle iyi şeyler düşününce kibarlaşabilirdi.

Beraber hatırladıkları o kürklü yamaçlar, böğürtlenli dereler ve kuytu korularla, o serin, köpüklü, çapkın sularla süslü kararsız, yosma, coşku verici İstanbul’dan kendisi de bir küçük parça idi. İstanbul mozaikinden kopmuş altın yaldızlı mine, İstanbul denilen çini kubbeden düşmüş lale resimli bir zarif parça… Daha yakından bakmak istemiyordu. İstanbul gibi hem akıcı, hem durgun, açıklıkları ve kuytuluklarıyla hem ışıldak, hem gölgeli, yarı kirli, yarı temiz, o ruhta, o yapılışta bir şey oluvermişti.

Artık kendilerini, dışarıdan, sonu güç bulunur kocaman, kavruk bir çölün kucakladığını duymuyorlardı. Burada yeni sulanmış birkaç saksı, çiseleyen bir ufacık fıskiye vardı ve kafalarında durmadan renk, şekil, koku değiştiren bir İstanbul yaşıyordu…

Kadın gene şişesine elini götürdü, tozu çekti ve içinde boyalı bir İstanbul filmi çevrilen başını usulcacık erkeğin dizine bıraktı. Böcek kabuğu morluğundaki gözlerinin bebeklerinde Noel çamlarına asılmış çok ışıltılı oyuncaklar gibi titreşen, dönüp dönüp pırıldaşan bir sürü hoş şekilli, çocukça şeyler oynaşıyordu; orada bir şenlik vardı.

— İşte, dedi, bunu, onun için kullanıyorum, gidemediğim İstanbul’a kavuşmak için… Bu benim pasaportumdur.

Erkek şişeyi kaptı, dedi ki:

— Öyleyse bana da ver… Çünkü ben de gidemiyorum!

Halep, 1936

REFİK HALİT KARAY

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 24 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın