İpek Mendil

İpek Mendil

İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı. Kapının önün­den birkaç kişi acele acele geçtiler. Ben isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla yürürken kapıcı, arkamdan seslendi:

— Nereye?

— Şöyle bir gezineyim, dedim.

— Cambaza gitmiyor musun?
Cevap vermediğimi görünce ilave etti:

— Herkes gidiyor. Bursa’ya daha böylesi gelmemiş.

— Hiç niyetim yok, dedim.Yalvardı, yalvardı, beni, fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir cıgara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sı­kıldı. Ne etsem dedim, kalktım, kapıcı odasındaki çivili basto­nu aldım, fabrikayı dolaşmaya çıktım.Kızların çalıştığı kozahaneyi geçer geçmez bir pıtırtı işit­tim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım, Fenerin uzanan gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak gözük­tü. Arkasından seğirttim, kaçanı yakaladım.Kapıcı odasına hırsızla beraber girdik. Kapıcının sarı ışıklı fenerini yaktım.Ay bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım.Bu sefer küçücük bir çakı ile üzerime hücum etti. Ve çapkın beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı.Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve yine aynı sıfatlı bir iki cıgara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağ­lattım. Kalan tütünle de iki kalın cıgara sardık, ahbapça konuştuk. On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama genç­lik işte! Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı, sevdalısı, komşu kızı işte! Para da yok ki gidip çarşı­dan alsın. Düşünmüş taşınmış aklına bu çare gelmiş. Ben:

— Peki, dedim, imalâthane bu tarafta sen aksi tarafta ne arıyordun? Güldü. İmalathanenin nerede olduğunu o ne bilecekti.Birer de benim köylü cıgarasından yaktık, iyice ahbap ol­muştuk.Halis Bursalıydı, doğma büyüme. İstanbul’a değil Mudan­ya’ya bile koca ömründe -bunu söylerken yüzünü görseydi­niz- bir defacık inmişti.Emir Sultan’da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar be­nim de aynı bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu.Eminim ki bunun da onlar gibi uzaktan sesini duyduğum Gökdere’nin havuzlarında derisi karardı. Biliyorum ki, mevsim mevsim meyveler kabuğunun rengini alıyor.Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyim es­merdi. Yine bir taze ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından ta ceviz mevsimine ka­dar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fın­dık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Nere­de ise cambaz bitecekti.

— Kaçayım, dedi.Onu ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir dü­şünürken dışarıda bir gürültü ile silkindim.. Kapıcı söylene söy­lene odadan içeri giriyordu. Arkasından da hırsız…Bu sefer ben kulaklarını çektim. Kapıcı çıplak tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epey haşladı. Bereket patron orada yoktu. Yoksa vallah onu polise verirdi. “Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishanede yatsın da akıllansın,” diyerek. Çok korkuttuk, ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama dudaklarında ufacık bir titreme gö­zükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yal­nız biraz rüzgârlıydılar.Bırakınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti.Ben o zamanlar malların istif edildiği imalathanenin üstün­deki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gece­lerde ne şirin olurdu.Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yap­raklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için rüzgârları kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatısı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü ge­liyordu. Adeta dut ağcında birisi vardı. Korkmuşum ki kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.O’ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçer­ken gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan talan etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bü­tün malı alıp gitseydi sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

— Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti, hayvan, diye kı­çıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pence­reden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüş­tü. Aşağıya İndiğim zaman başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.

Sait Faik ABASIYANIKVarlık, (19), 15 Nisan 1934

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 24 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın