Gülşefdeli-Hüseyin Su

Yunus’un anısına;

‘paslanmaz bıçak’ gibi.

Olan o gün oldu, o gün ve o ân.

Oldu ve bitti. İlk anda yalnızca bana oldu sanmıştım. Ama değil, ona da oldu, nişanlıma yani. Parmağımızdaki yüzüklerimiz daha yerlerini ısıtmamıştı bile. Ağzından çıkan sözün bu denli ağır düşeceğini kestiremedi belli ki, düşünemedi enine boyuna. Demek ki onun gırtlağı dokuz boğum değildi.

Sözünü geri almak, sözün açtığı yaraya merhem olmuyordu işte, yırttığı yeri yamamıyordu. İki yıldan beri özenle dokuduğumuz kumaş, bir anda yırtıldı gitti. O yara, kanayıp duruyordu şimdi gözlerimizin önünde. O yara ki, halam onu altmış yıldır ihtimamla taşıyordu kalbinin en mutena yerinde; tam ortasında. Biliyorum, aramızda yırtılan kumaşın yarısı elinde; halamı, kalbîni, yarasını göremeden ve neye uğradığını bilemeden duruyordu karşımda. Parmağımdaki yüzükle oynuyorum sandı. Çıkardım, elini tutup avucuna koydum. Aynen filmlerdeki gibi. İki yüzüğün birbirine değmesiyle çıkan metal sesinden anlamış olacak ki olup biteni, irkildi birden. Hiç konuşmadan, halamın ardından odasına geçtim. Az sonra salonun kapısının, ardından da dış kapının açılıp örtülüşünün sesi duyuldu. Gidiyordu besbelli ve elinde iki parça gönül kumaşı vardı. Omuzları düşmüş, kolları sarkmış mıydı bilmiyorum. Düşüncemin ardını kovalamadım. Kendime yenilmekten korktum.

Altmış yıldan beri, halamın gözünden daha çok koruduğu o değerli şey, sanki bir kristal gibi ellerinden kayıp üçümüzün ortasına düşüvermişti işte. Eğilip toplayamazdık artık onları. Benim ayaklarıma batan kıymıkların, halamın kalbîni nasıl dağladığını, ona nasıl acılar tattırdığını anlayabiliyordum. Çünkü bugüne dek onu hayata bağlayan duygularının, anılarının, kalbînde, yedi kat muşambaya sarılı bir muska gibi sımsıcak sakladığı sevginin, çocukluğum ve gençliğim süresince tanığı olmuştum. O anıların ve mukaddes bir duyarlık kazanmış o sevginin bana nasıl sirayet ettiğini bizzat yaşayarak görmüştüm. Hiçbir şeyi uzun uzun anlatmadığı hâlde her geçen gün halama daha çok yaklaşmış, onu daha çok sevmiş ve anlamıştım. O da, benim bu hâlimi gördükçe, yarasına merhem sürülmüş gibi rahatlar, durulurdu.

Halamın öyküsünü derli toplu hiç kimseden dinlemedim. Onun hayatı, herkes için söze dökülemeyecek kadar manevî bir mahremiyete sahipti âdeta. Herkes, halamdan söz ederken, koruması gereken mesafeyi, durması gereken yeri, aşmaması gereken sınırı bilirdi. Bütün bunlar, onun konuşulamaz bir insan oluşundan değildi elbette. Tam tersine; yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan, sevecen, yumuşak başlı, evde her şeye, her yere, her işe yetişmeye çalışan bir insandı. Büyüklerden birisi biz çocuklardan bir şey isteyecek olsa, yerinden ilk yekinen halam olurdu. Ellerimiz onun eteğinden ayrılmaz, dizinin dibinden kalkmazdık. Bir tavuğun civcivleri gibi, halam ev içinde ve ev dışında nereye giderse biz çocuklar da ardından dökülürdük hemen. Ben de ablalarım da ne öğrendiysek halamdan öğrenmişizdir. Dört kardeşin dördü de doğumumuzdan itibaren halamın koynunda büyümüşüz. Geceleri ağladığımızda o uykusuz kalır, bezimizi o değiştirir, beleğimizi o sarar, beşiğimizi o sallarmış. Hastalandığımızda neremizin ağrıdığını annemizden çok halam bilirmiş. Dördümüzü de annemiz doğurduğu hâlde halamız büyütmüş. Bütün bunlara karşın bir kez bile şikâyet ettiğini, alnını kırıştırdığını gören olmamış. Bizi, anne ve babamızdan daha çok sahiplenirdi halam. Onlara karşı bile korurdu. Anneme ve babama karşı inatlaştığım, onları dinlemediğim olurdu, ama halamın önünde bir avuç topraktım her zaman. Ablalarım da öyle.

Babamın büyüğüydü halam. Hem bu nedenle, hem de ayrıntılarıyla bilmediğim öyküsü nedeniyle gerek babamın, gerekse annemin halama karşı görülmedik bir biçimde saygıları vardı. Dedemle babaannem öldükten sonra evimizi çekip çeviren görünürde babam, evin hanımı da annem olduğu halde; evimizde sözü geçen, bir ‘hanımsultan’ ağırlığı ve etkinliği ile yine halamdı. Ablalarımın da, benim de adlarımızı halam koymuş. Benim adımın konmasında buruk bir gerginlik yaşandığını da halam anlatmıştı bana. Ablalarımda olduğu gibi, annemle babam adımı koymasını ondan bekleyip durmuşlar tam bir hafta. O da koymak istediği adı söylemekten utanıp, kendisinin ne demek istediğini anlayarak onlar söylesin diye ummuş. Sonunda babam nüfusa kaydettireceğini söyleyince, beşiğimin başına gelmiş, kundağımı kucağına almış, önce dudakları titremiş, gözleri buğulanmış. Öpmüş, yanağımı yanağına bastırıp kulağıma adımı söylemiş: Hayatında bir kez, onu da suyolunda gördüğü nişanlısının adıymış bu.

Ben de, yanağıma düşen gözyaşı damlalarıyla ürpererek, gözlerimi açıp çil çil halamın yüzüne bakmışım. Bütün bunları bana anlatırken, hâlâ çil çil yüzüne bakan bir bebeği sever gibi yanağımı okşar, alnıma düşen saçlarımı yukarı kaldırırdı parmaklarıyla.

Halam, bana adını verdiği nişanlısını bir kez görmüş. Buna da görmüş denir mi bilmem. O zamanlar köyde oturuyorlarmış. Daha sonra babamın işi nedeniyle gelip yerleşmişler şehre. Halamın nişanlısı askere gitmeden önce dedemlerle vedalaşmak için evimize gelirken, halam da suya gidiyormuş. Sokağın başından nişanlısının geldiğini görünce tepeden tırnağa ateş basmış halamı. Nereye bastığını bilemez olmuş. Etrafındaki her şeyin dönmeye başladığını sanmış. Nişanlısı üç beş adım ilerisinde durup kendisinin yaklaşmasını bekliyormuş. Şöyle bir göz ucuyla bakacak olmuş, hepsi bu kadar işte. Altmış yıldan beri belleğinde sakladığı resim, o göz ucu bakışın alıntıladığı görüntüymüş. Bağlı kaldığı yakınlıksa bir adım arayla yanından geçişten ibaretmiş. O karşılaşmadan, nişanlısının ‘Yarın gidiyorum, Allahaısmarladık’ dediğini, kendisinin de ‘Güle güle, yolun açık olsun’ diye cevap verdiğini hatırlardı hep. Bu iki cümleyi her tekrar edişinde tatlı tatlı hüzünlenir, ağzında bir akide şekeri eziliyormuş gibi yanakları eminirdi. Eve giden nişanlısının elinde bulunan, halam için babaanneme bıraktığı hediyeleri bile fark etmediğini biraz mahcup, biraz da saf bir gururla hatırlardı. Babaannem, hediyelerini verirken, nişanlısının vedalaşmaya geldiğini söyleyip ‘Allah kavuştursun’ demiş halama. Halam, ‘Yolda karşılaştığımızı annem hiç bilmedi’ derdi. Bununla övünür müydü, yoksa üzülür müydü kestiremezdim.

Halamın nişanlısı askerden dönmemiş. Ölmüş, öldüğü yerde de toprağa vermişler. Onu yakıp kavuran hasreti yüzünden okunurdu, ama bu hasretini dile getirdiği tek cümlesini bile duymadım ağzından. Birçok şey anlatacağını umarak nişanlısının neden öldüğünü sorduğumda bir sözcükle cevap verirdi; inceağrıdan. Nişanlısını alıp götüren inceağrı, halamda anlaşılmaz derecede incelmiş bir sevgi ve sadakate dönüşmüştü.

Halam, annemin, babamın, bizlerin, bütün yakınlarımızın ve onu tanıyan herkesin kırmaktan, incitmekten kaçındığı, saydığı, sevdiği ‘halakız’dı. Asıl adını ancak büyükler bilir ve herkes ona ‘halakız’ derdi.

Canlı bir bereket gibi dolaşırdı evimizin içinde halam. Onun gözünün gördüğü her yer düzelir, elinin değdiği her şey çoğalırdı âdeta. Ağladığımızda elini başımıza koysa su gibi durulurduk. Ne ablalarım birbirleriyle, ne de ben ablalarımla kavga edebilirdik halamın yanında. Sesini yükseltmeden, hiçbirimizden yana fark edilebilir bir tavır koymadan hepimizin hırçınlıklarını giderir, bir ortasını bulup isteklerimizi yerine getirir ve sonunda dördümüzü de kanatlarının altında toplardı. Annem için bir görümceden çok kendisini sevdiren, saydıran, her işin ucundan tutan, kocasına, misafirlerine karşı hiçbir zaman eli ayağı dolaşacak durumda kalmasına fırsat vermeyen bir öz anneydi. Babamla annemin sözleri karşılaşacak olsa hemen araya girer, annemi arkalar, babamın da aile erkeği gururunu koruyarak ortalığı yatıştırırdı.

Halamın odası benim için evimizin en temiz, en huzurlu köşesiydi. Yatağını ne zaman açar, ne zaman toplar farkına bile varamazdık. Giysilerinden hiçbirini sağda solda bırakmazdı. Odasında yok denecek kadar az eşyası vardı. Hiç giysi dolabı da kullanmadı halam. Giysilerini duvardaki askıya asar, üzerine de bir örtü çekerdi. Diğer eşyaları ise odasının iki yanında karşılıklı duran iki kanepenin altında olurdu. Seccadesi, sağ köşesi kıvrılmış olarak sürekli serili dururdu köşede. Tespihi, bir çatal iğneyle seccadesinin kıyısına takılı olurdu hep. Burcu burcu kokardı bu oda her zaman. Kapının ardındaki sandığı bizim için mucizeler dükkânıydı. Ablalarımla birlikte halama sandığını sık sık açtırır, bohçalarını çözdürür, her bir eşyasını, yıllardır bizlerin kısmeti diye sakladığı, çoğunun adını halamdan ve ablalarımdan duyduğum örtüleri, işlengileri, oyaları, pullu tülbentleri, nişanlısından kalan kehribar tespihi, kat kat örtüler içinde sakladığı sararıp solmuş, köşeleri kırılmış, kıvrılmış fotoğrafları, taşlı yüzüğü, kolyeleri, fotoğrafsız boş, sırmalı çerçeveyi elden ele dolaştırır, kokularını içimize çeker, gizemli bir saygıyla halama verirdik. O da, hepsini, ayrı ayrı eski bohçalarına yerleştirir, yıllardır sabitleşmiş köşelerine koyardı. Halamın sandığını açması, bohçalarını çözmesi bizim için apayrı bir oyun ve mutluluktu. O sandıkta ve sandıktaki eşyalarda ne bulurduk bilmiyorum.

Ablalarım bir bir gelin olup gittikçe halamın sandığı da boşaldı. Yalnızca benim için sakladığı eşyaların bohçası kalmıştı. Her biri için daha çocukken kendilerine vereceğini söylediği çeyizler için ne kavgalar ve küsüşmeler olurdu ablalarım arasında. Halam, hepsinin arasını bulur, her birini de kendisine vereceği çeyizin en güzeli, en sevdiği şey olduğuna inandırırdı. Bunların hiçbirini biz çocuklardan başka kimseye de açıp göstermezdi. Annem bile bilmezdi halamın sandığındaki çeyizlerin neler olduğunu. Bizler, halamın bizim için neler neler sakladığını anlattıkça, annemle babam memnun, biraz da üzgün gülümserlerdi. Annem, ablalalarım için bir şeyler alacak olsa da babamı razı edemese, ablalarımı, hemen halama yollar ve ertesi gün istedikleri eve gelmiş olurdu. Babam bu ‘hile’nin çoğu zaman farkına varsa bile halama hayır diyemezdi.

Ablalarımın üçünün de gelin oluşundan sonra halamla daha çok yakınlaştık. Daha çok üstüme düşmeye başladı. Oysa neredeyse çocukluk çağını geride bırakmış delikanlı olmuştum. Liseyi bitiriyordum o yıllarda. Benim için, psikolojik olarak büyüklerden uzaklaşmam, savruk yaşamam gereken bir dönem olmasına karşın, halama karşı düşkünlüğümün artması yaşımı ve psikolojimi aşan bir şeydi. O hiçbir şey anlatmasa, yaşadıklarını hiçbir zaman anmasa da, ben her geçen gün halamın iç dünyasına daha çok yaklaşıyor, hiçbir ayrıntısını tam olarak bilmediğim öyküsünü, sadakatini, sevgisini, yaşlandıkça incelen, inceldikçe güzelleşen ‘halakız’ı daha çok seviyor, daha çok saygı duyuyordum. Tam kestiremesem de halamda beni etkileyen, çeken başka bir şey vardı.

Halamın, benim gözümde bu denli saygınlık kazanması, ona, bir manevî kişiye bağlanır gibi bağlanmam, benim bir pervane, onunsa bir mum kesilmesi, geçmişiyle, geçmişine bağlılığı ve bu bağlılık uğruna evlenmeden, çoluk çocuk sahibi olmadan, ev bark kuramadan, önce baba evinde, sonra da kardeşinin ve gelinin yanında yaşaması, kendisi için genç kızlık düşleriyle süslediği, göz nuru dökerek gece gündüz düzdüğü çeyizlerini, yüzünden hiç eksik etmediği süzgün tebessümle vere vere, yalnızlaştıkça sevgisinin tümünü en yakınındaki kimse ona yöneltmesi değil; bütün bunların ötesinde, hatta üstünde, hayat karşısındaki mazlûmiyetini, sille yemişliğini, dik bir omuzla, ışıltılı ama dokunaklı bir bakışla, hep sessiz ama hiçbir şeyi de cevapsız bırakmayan bir dille, vakarlı ve razı bir duruşla karşılaması, bu karşılamadaki kararlılığı, bir ayak bile olsa geri çekilmeden, sarsılsa bile düşmeden durmasıydı. Halam buydu işte; müşfik ve gergin, ağlamaklı ve güleç, zayıf ve dik, sevecen ve sessiz, yaşlı ve diri…

Tam bir ibadet dirisiydi halam. Bizden duyduğu yorgun mutluluk bir yana, halamın her şeye karşın hayata tutunuşuna, kendi kendisine yettiği gibi benden babama kadar hepimize de yetişmesine, üşengeçlik nedir bilmeyişine, altmış yaşında değil de on sekiz yaşında bir kızmış gibi tez canlı oluşuna hep imrenirdi annem. Ablalarımın en küçük hatalarında, annemle babamın onlara gösterdiği örnek halam olurdu. Her üç ablam da halama çektikleri konusunda aralarında yarışırlar ve her biri en çok kendisinin halama benzediğini iddia ederek nasıl bir becerikli kız olduklarını kanıtlamaya çalışırlardı. Nasıl olsa kız halaya çekerdi. Geç yatar, erken kalkar, az uyur, ama hep dingin olurdu. Ramazanda sahur, diğer günlerde sabah namazları ve bütün vakitler için evimizin, ileri gitmeyen, geri kalmayan, durmayan çalar saatiydi. Her sabah babamı, annemi, ablalarımı ve beni mutlaka uyandırırdı. Günde beş vakit, vaktin geldiğini, ihmal etmişsek geçtiğini bize hatırlatır, aymazlığımız devam ediyorsa sitem ederdi. Yatmadan önce her gün hiç aksatmadan abdest alır, odasına çekilir ve gecenin geç saatlerine dek ışığı yanardı. Hayattan farklı bir birikim elde etmişti halam. Hayatı, hepimizinkinden çok farklı bir süzgeçle süzmüştü o. Bu nedenle onun elindeki hayata ilişkin tutunacak ipuçları, değer yargıları ve yaslanılacak dayanakları bizimkilerden çok daha farklı ve yalın görünüyordu bana. Onun korunakları bambaşkaydı. Onun için de bize dokunan ona pek dokunmuyor, bizi yıkan onu yıkamıyor, belki yalnızca sarsıyordu. Onu yıkan ve yakan şeyler de bize kâr etmiyordu. Onun çifte kavrulmuş kalbî, yakınlarının ve tanıdıklarının tümünün yerine birden yanacak kadar göyünmüştü acı ve hasretle.

Bizim için olduğu kadar yakınlarımızın, tanıdıklarımızın ve uzak, yakın bütün mahallelilerin de ‘hala’sıydı o. Bu nedenle evimizin kapısı âdeta örtülmek bilmezdi. Halamın kendisine olan mahviyetle özdeş güveninin kat kat fazlası, onu diğer insanların nezdinde de ‘ermiş kadın’ konumuna getirmişti. Söyleyeceği hiçbir şey olmasa bile ki çoğu zaman bir şey de söylemezdi, sonuna kadar, çocuk, genç, yaşlı demeden herkesi dinlerdi. Belki de onun bu yumuşak sabrıydı insanların acısını alan ve onları rahatlatan. Düşünüyorum da, konuşsa ne söyleyebilirdi halam, sabah akşam durmadan kendisine gelip gidenlere… Güler yüzle karşılayıp gönderme ve sabret, her şey geçer, Allah kerim, kalbini bozma, ne istersen O’ndan iste, ne verirse O verir, biz neyiz ki, kulun elinden bir şey gelmez, deniz insanın malı olsa yanmışa bir bardak su vermez… gibi birkaç söz işte. Zaten çocukluğundan beri Kur’an ve mevlitten başka hiçbir şey okumamıştı. Okuyamazdı da. Mevlidin sonundaki kesikbaş öykülerini, Hz. Ali cenklerini ve Peygamberin ölümünü anlatan bölümleri akşamları bize ve kendisine çaya gelen kadınlara, emsalleri olan kızlara defalarca ezberden okur, okurdu. Kendisi üzerine kondurmasa bile herkesin gözünde ve gönlünde manevî bir kişilik kazanmıştı halam.

Halakızdı önce o.

Sonra ermiş bir kadın oldu.

Kendisi de, biz de farkında değildik, ama o, gönül yolunda yayan yapıldak ilerliyormuş meğerse.

Kadınlar, genç kızlar rüyalarını yorumlatmak için uzak demez, yakın demez halama gelirlerdi. Onun yorduğu rüyalarından hayır çıkacağına inanırlardı belli ki. Hamile kadınlar, sağ salim doğum yapabilmek için gelip okunurlardı halama. Oysa namazda okuduğu dualardan ibaretti halamın bildiği dualar da. Doğacak çocuklarının adlarını halama koydururlardı. Yakınlarımızın hemen hepsinin çocuklarının adlarını halam koymuştu. Bu nedenle olmalı, düğünlerde bayramlarda yakınlarımız bir araya geldiğinde aynı adla çağrılan birçok çocuk olurdu. Genç kızlar beklentileri, kadınlar kocaları ve çocukları, hastalar sağlıkları, darda olanlar sıkıntıları için halamın duasını alırlardı.

Çevresinde olup bitenlerin, gelip kendisini buluveren bunca insanın, bunca dileklerinin, hayatın bunca kalabalığı arasında bir deniz durgunluğu, güven ve teslimiyet kaygısızlığı ile hiçbir şeyi azımsamadan, hiçbir şeyi yüksünmeden yaşayıp giderdi halam. Daha sonraları kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk bütün insanların hayatlarındaki çırpınışlarına daha yakından tanık oldukça, halamın razılığının mı, yoksa insanların cinnete bu denli yakın duruşlarının ve çırpınışlarının mı haklı olduğunu, hatta hayatımıza hangisinin yön verdiğini, hangisinden vazgeçersek kaybedeceğimizi düşündükçe aklım karışırdı. Bu koskoca şehirdeki bütün insanlar gibi babamın da, güneşin doğuşuyla birlikte çıkıp gün boyu hayat denen o ‘şey’le çarpışarak, güneşin batışıyla eve dönüp yine halamın dünyasında, kahvesini içip ayaklarını uzatarak, annemin serdiği seccade üzerinde alnını yere koyarak ve bizlerin henüz çarpışmalardan yara almamış, örselenmemiş yüzlerimize dalarak huzur bulması, ‘buraya’ sığınması, gösterdiği yönde yürümeyi tam göze alamadığım titrek bir ok gibi görünürdü hep bana.

İşte o zaman hep ulu bir çınara tutunmak ihtiyacı hisseder, bunun da güvenli bir yere yaslanmak zorunluluğu olduğunu düşünürdüm. Gençlik bunalımlarımla ilgilenmeğe çalışan öğretmenim bunun bir kaçış olduğunu söylediğinde, daha o cümlesini tamamlamadan karşı koymuş ve kaçmak isteyenin yönünün kalabalığa, kesintisiz süren, sürekli her alanda kahramanlar üreten, bu kahramanları da hep birbirine kırdırtan şu yanıbaşımızdaki hayat mücadelesi denilen kavgaya dönük olması gerektiğini söylemiştim. Boyumdan büyük lâflar ettiğimi düşünmüş ve biraz da müstehzi, halamın dünyasını bir boşluk olarak tanımlamıştı. Oysa ben, kendisinin halam kadar bile güvenli basmadığını görebiliyordum. Haklı çıktım elbette. Öğretmenimden öğrendiklerimin hemen hepsini unuttum ama halamla birlikte yaşadıklarım, halamın hayatı, hâlâ benim hayatıma yön veriyor.

Ardından koştuğu bir şey yoktu halamın. İpince bir titreşimdi hayat onun için. Önünü gösteren, kalbînden düşen ürkek bir ışıktı. Yaşadıklarının tümü, gelip avucunda sarılan bir yumaktan ibaretti. Kalbîndeki derin, ince sızı, hayatı yeniden ve istediği gibi, ihtirassız yoğurma gücü kazandırmıştı ona. Onun için her şey olacağına varıyordu nasıl olsa. İnsanların bunca itişip kakışması ahmaklıklarındandı. Anlıyorum ki, halamın belki de el yordamıyla da olsa bulduğu, sanırım onun neyi bulduğunun farkında bile olmadan bulduğu, o ince bağlantıyı bulmaktı. O, bir bitkinin kökleri gibi toprağın altından akıp giden su damarlarına ulaşmıştı. Halamın öyküsü, insanın o büyük romanına karışıyordu. Halama bakıp yürekleri parçalananlar, onun hasretinde bulduğu huzurdan ve ayaklarının toprağın altındaki suya değişinden habersizdiler.

Nişanlım evimize gelip gittikçe, görüşmeleri arttıkça, halamın ona karşı ilk günlerdeki hevesi ve yakınlığı kalmaz olmuştu. Beni kırmaktan korkarak belli etmemeğe çalışsa da, bir şeylerin çok iyi gitmediğinin farkına varıyordum, ama bu ilişkinin neresinde ne tür bir yanlışlık olduğunu göremediğim için yalnızca izliyordum. Halamın gördüğü, benim de görmemem için son derece dikkatli olduğu bir şey vardı. Onu görmeye başlıyordum galiba. Halama yukardan bakıyor, onu evde kalmış bir kız, işçimen, hatta hamarat bir yaşlı kadın olarak görüyordu nişanlım. İlk önceleri tamı tamına böyle tanımlamasam da, hatta tanımlamaktan eğilimlerim nedeniyle kaçsam da gücüme gitmeye başlamıştı nişanlımın tavırları. Halamın karşısında ayak ayak üstüne atması, halamın elinden su alıp içmesi, hemen her şey için halamdan önce davranmaması, tersine nasıl olsa halamın işiymiş gibi istifini bozmadan beklemesi gibi onca çok doğal görünen davranışları kalbime batıyordu âdeta. Halama bakarak mutlaka eğilip büküleceğini, yeniden biçimleneceğini umuyordum. Ama insan, içindeki alasını, en karşı konulmaz durumlarda saklasa bile, kimsenin önemsemeyeceğini sandığı bir ayrıntı karşısında dışarı vuruyordu.

O da öyle yaptı. Hem kendine hem bana etti. Söyledim ya, en çok da halama etti. Çünkü o unutacaktı. Ben de. Ama halamın yarı yıkık duran gönül duvarı biraz daha uçacaktı. Halam, belki de onun etkileneceğini umarak, benim için sandığında kalan son bohçasını getirip göstermek için odasına gittiğinde, salonda ikimiz oturuyorduk karşılıklı. Saçlarını geriye atıp, ‘Ne vardı ki, onları nereye koyacağım ben?’ dediğinde dişime taş değmişti. Ama iş işten geçmişti çoktan. Halam salona girdi elindeki sarı nakışlı yeşil bohçayla. Belki de kalbine doğmuştu, yüzünde ürkek bir tebessüm dolaşıyordu. Halamın çıkarıp gösterdiği onca çeyizden yalnızca karyola ve masa takımını eline alıp şöyle bir baktıktan sonra sehpanın üstüne bırakıverdi. Kehribar tespihi bana verdi halam. Acemi parmaklarımın arasında kayan tespih tanelerinin çıkardığı şıkırtı kalbîmin üstüne vurup salonda yankılanıyordu. En sonunda bir çift yemeni çıkardı bohçasından halam, gülşefdeli bir çift yemeni. Yemeniler dillerinden iple birbirine bağlanmış ve topuklarına da basılmıştı. Hiç giyilmemişti. Derisi buruşmasın için olacak içleri de bezle doldurulmuştu. Yemenilerin içlerindeki bezleri çıkartıp bana uzattı ve ‘Onun için almıştım ta o zaman, sonra sana sakladım. Kısmet seninmiş’ dedi. Yüzünü allar bastı halamın. Titreyen ellerini boşalan bohçaya dolayıp gizledi. Yemeniler manevî birer eşya olarak elimdeydi, nutkum tutulmuştu. Deri ve naftalin kokusunu hissediyordum yalnızca. Nişanlıma uzattım. İki parmağıyla yemenileri birbirine bağlayan ipten kaygısızca tuttu ve yan tarafa bırakıverdi. Basit bir gülüşle güldü. O basit gülüş, bir değirmen taşı gibi halamla benim kalplerimizin üzerine düştü. Sonra da bir cümle ile o değirmen taşını döndürdü: ‘Zevksiz ve çok eski şeyler hepsi de’ dedi. Sesinin bu denli soğuk ve kuru olduğunun farkına nasıl da varmamıştım. Halam da, koynundan çıkardığı beşibiryerde’yi ona uzatıyordu tam o sırada. Boşalan bohçasını kıskıvrak toplayıp kalktı halam. Nişanlıma baktım. Ne yaptığının, neyi küçümsediğinin farkında bile değildi.

İşte olan olmuştu artık.

Halamın odasına girdiğimde, elleri koynunda, kanepenin pencereye yakın ucuna ilişmiş oturuyordu. Yüzü pencereye dönüktü. Ben içeri girince olduğu yerde kıpırdandı. Yüzüne yaydığı gülümsemeyi seğriyen dudakları zor zapt ediyordu. Yalnız bırakmasaydın, dedi. Yutkundu. Asıl kendisiydi yalnız kalmak isteyen. Hâliyle beni etkilemek istemiyordu. Doğru söylüyor, hepsi de işe yaramaz, kullanılamayacak şeyler, dedi. Benimkisi de işte… diye içlendi, elini hafifçe boşlukta salladı. Halamın yaşlandığının ilk kez farkına varıyordum.

Sonunda kendini tutamadı.

Gözyaşları kalbîmin üstüne bir sağanak gibi indi birden.

(*) Hüseyin Su, Gülşefdeli Yemeni, Hece Yayınları, Ankara, 1998, ss: 7-22

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın