Gülen Ada

Kimi insan para pul budalası olur, kimisi keşif ve icat meraklısı, bazısı da musiki aşığı. Deli Davut ise adalar karasevdalısıydı. Denizin bu deli divanesinin gözünde hep adalar tüter, adalar titrerdi. Tan yeri ağarırken adalarla beraber uyanacağım diye çok geceler göz yummazdı. Gecenin boşluğu ile örtülü duran deniz rüyasına dalmış derin derin uyurken, tan ışığını yükselten kapan adalar, Arşıpel’in o kopkoyu çelik mavisinde sanki şafak parçaları gibi parlar ve Davut’a tâ uzaklardan göz kırparak, koyunlarında bir yeni gün daha yaşayacağını ona gün doğmadan müjdelerdi. Bunu gören Davut dünyaya yeni gelmişe dönerdi. Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarında gerili duran telgraf tellerine rüzgâr değince, tellerin uzun uzun inlemesi gibi, Davut’un da gönlü titreye titreye ışığa ve açıklıklara uyanır, gözleri yüreğinde vuran sevinçle harlardı.

İşte o zaman artık içi içine sığmayan Davut limanda uyuyan kayığının demirini hırçın hırçın koparıp atar ve adından da, sanından da, özel kişiliğinde de soyunarak salt hür gönül Neptün’ün Anfitrit’i çağıran sesinin hızıyla adalara doğru fırlar ve Arşipel’in cam mavisi dalgalarının uçan yelelerine uzun bir bayrak, bir koro gibi yapraklanan gülüşünü katardı.

Ne var ki, Deli Davut Arşibet’in sayısız adaları arasında -yol uğrağı olma-yan, ücra bir yerde – asıl Gülen Ada’nın vurgunuydu. Deli Davut Gülen Ada’ya doğru fırlarken ada sanki onu karşılamak için kalçalarına kadar denizden kalkardı. Deniz adayı fırdolayı sarar hem köpükleri, hem de çırpıntılarıyla onu gıdıklardı. Salınan ağaç savrulan dal ve yapraklarla şakrak ada, delişmen saçlarını çalkalayarak katıla katıla gülerdi. Ne var ki, kendi ışığı içinde gizlenen güneş gibi, ada parlayan ışığında kaybolur koca enginde ufuktan ufuğa çınlayan gülüş olurdu.

Adanın tâ açıklarından çınlayan gülüşü ile Deli Davut’un denizden gelen gülüşü birbirine gönül verenlerin karşılıklı uzatılan kolları gibi kavuşarak çekerler, âdeta dudak dudağa gelirlerdi. Zaten her şey … deniz, dalga, köpük, kaya, ağaç, dal, kök, ne varsa… pembe bir camdan geçen bir bakış gibi, o gülüşten geçerek hep şenlenir gülerdi.

Gülen adanın nerede başlayıp nerede bittiği hiç bilinmezdi. Çünkü adanın kıyıları ve bağrı deniz altı Mağaralarıyla ve denizleriyle oyuk oyuktu. Adanın deniz altındaki koridor ve tünellerinden giren dalgaların suları, kuytu bir yerde sevişiyormuş gibi koyun koyuna fırıl fırıl girdaplanırlar, birbirine bir şeyler fısıldayıp anlatırlar, sonra birden bire, çıldırasıya sevindiren bir müjdeyi duymuşlarmış gibi havaya, bir pırlanta sütununa benzeyen bir gülüş şelalesi fırlatırlardı. Sular iç içe ebemkuşakları yaparken ürkek çığlıklar duyulurdu. Sular yine adaya dökülürdü. Paniğe tutulan sular, kendilerini uçurumdan aşağıya atarlardı. Sanki edepsiz olan su perilerine sataşıp çimdiklemişti, duyulan çığlıklar onlarındı.

İzmir’in büyük Kaliferni şirketinin ünlü eksperi Murat Kocadağ, Deli Davut’a; “Bana bak! Gülen Ada’yı biliyor musun? Bu ada nerededir?” diye sordu.

Deli Davut’un cevap olarak, kolay ve geniş bir kavisle havada gezdirdiği eli, sanki adanın sınırlarını dört bucağa fırlatıyor ve adaya dolaylarından tama-men hür bir varlık veriyordu. Eksper, “Ada ne yapar? Güldüğünü söylüyorlar. Sahiden güler mi?” diye sordu.

Deli Davut, “fırlattığı bir topu ata tuta yapayalnız oynayan bir çocuk gibi, gülüşünü fırlatarak “denizlerde tek başına oynar” dedi.

Eksper bir motor kiraladı. Kılavuzluk edecek olan Davut’un kayığı da yedekte çekilecekti.

Kocadağ’ın tavrında ve sesinde, sahip olduğu otomobillerin, emlakin ve paraların büyük tutarı sırıtırdı. İnsan onunla görüşürken, bir insanla mı konuşu-yor yoksa otomobille, emlak ve arazi ile ve para kasası ile mi konuşuyor pek bilinmezdi. Adanın da asıl tuhaflığı, adamın adayı değil, ama adanın adamını seçmesiydi.

Uzaktan yanaşmakta olan Kocadağ’lı görünce oda yavaş yavaş büyümeye koyuldu. Zaten onun saati saatine uymazdı ki durup dururken burası kararır, ötesi aydınlanır, kızarır, morarır, mavileşir, bulut olur yayılır, buğu olup uçup giderdi. Oraya, bütün gönül gözlere ve kulaklara toplanarak patırtı yapıp adayı ürkütmemek için, usul usul ayakucuna basarak gidilirdi. Oysa koca dağ otomobilin parasını sayınca, otomobile binmek ve yumuşak koltuğun üstüne yan gelmek hakkını kazanmışçasına adanın önüne gelip kendisini eğlendirmek için soytarılık yapmasını bekliyordu. Gönül değil, şaka değil, para veriyordu. Ada, koca dağı görünce tepesine doladığı koskocaman kara bulutu başına davul kadar kavuk edindi ve deniz ortasında asık suratlı bir gulyabani kesildi.

Motor adayı kıyılarken adanın ağzı kalabalık mağaraları köpür köpür köpürerek koca dağın suratına deniz tükürdü. Kayalar diş göstererek hırlıyorlardı. Kunduralarının tabanlarıyla, şap şap diye tapu senedi damgalarcasına adım atar eksper, adanın artık adam akıllı damarına basmıştı. Kaya sırtını silkince koca dağ düştü. Patavatsız taşlar kuş tüyü kesileceklerine kaskatı dondular. Bazı kayaların tepesi attı. Her delikten havaya sular fışkırdı. Kocadağ sırıl sıklam oldu. Sudan kaçınayım derken çalılara daldı. Adanın tüyleri diken diken oldu. Santal çalıları Kocadağ’a çelme taktı. Kocadağ durmamacasına sırtüstü, yüzüstü geliyordu. Adanın bağrı hava dolu bir gayda kesilmişti. Her deliği dağı dağa kavuşturan, diş kamaştırıcı bir cayırtı koparıyordu. Adanın siniri tutmuştu. Ada yapa yalın sertliği ile, sipsivri sokuculuğu ile kapkanca tırmalayıcılığı ile Kocadağ’a kaktı, tekmeledi, tokatladı ve daladı.

Kocadağ’la beraber gelen bir adayı göklere çıkarırcasına metheden iki badı badı bacaklı tâtip, bu edepsiz ve terbiyesizliği ada değil, fakat kendileri ediyorlarmış gibi sıkılıp büzülüyor. Kocadağ düştükçe yerden tememalar çıkarıyorlardı.

Kocadağ kan ter içinde Davut’a “Ülen, senin metettiğin ada bu mu? Hani ya türkü söylerdi? Eşek gibi anırıyor be! Ada değil baş belası!” diye gürlerdi.

Deli Davut “Ah efendim, bu güne dek hiçte böyle anırmamıştı.”dedi.

Kocadağ “Ne zoruma! Bu zırıltıyı dinleyeyim? Giderde o teldeki fonografımı çalarım” dedi. İki kâtip de yerden temaşa ederek “isabet buyrulur efendim” dediler. Bunun üzerine koca dağ motora binince, Davut’u kayığı ile adada bırakarak çekilip gitti.

Deli Davut şaştı kaldı. Rüzgâr dindi. Sular karardı ada geceye kaydı. Ay çıktı. Adanın üzerindeki bir buluttan ince bir nur iniyordu. Serinlik ve fıltıdan ibaret bir duvaktı. Adaya sükût serpiyordu. Titreyici yağmurun her damlası ay ışığında ince bir gümüş tel oluyordu. Ay ışığı buğuda bir ebemkuşağı sallandırdı.

Sanki ada milyonlarca gümüş tellerle ebemkuşağına asılı salınıyordu. Ada gelin kuşağının kavisiyle sanki Davut’un üzerine eğilmiş gülümsüyordu. Deli Davut uykusundaki tebessümünün halesiyle, ebemkuşağının çemberini tamamlıyordu. Denize düşen çiğ tanesinin, ayrılığını denizde kaybetmesi gibi, Deli Davut ta adadan ayrılığını kaybediyordu. Gündüz gülüşe gülüşe gelmişlerdi. Ay ışığında ise ayrı gülümseme onları birbirine sarıyordu. Dünya kendi yolunda, onlarda rüyalarında döne döne gidiyorlardı.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın