Garibin Horozu

Yorganı başına çeker çekmez başlıyordu. Gece yarısı dön­se de, saat sabahın üçünü dördünü bulsa da hep bu ötüş… Patiska yırtar gibi… Ne düzensiz bir sesi vardı bu horozun.

Sanki Dişçi Rusuhi’nin dönmesini bekliyordu. Düğmeye par­mağının ucuyla dokunur dokunmaz:

«Uuu!… U! UuuL, UuuüüüL.»

«U» sesinin kalınlı inceli, aşağılı yukarılı, uzatmalı uzatmasız değişimleri…

«Heeey Apti Efendi, sustur şu musibeti be!…»

Apti mi susturacak! Apti’nin bütün keyfi, bütün tiryakiliği horozu… Horozunun bu iç açıcı ötüşü!…

O örtükçe dört köşe oluyor keyiften:

«Ne horoz beee!… Karı kalk da dinle! Başladı gene senin­ki!»»

Başlayan horoz mu, bitişikteki dişçi Rusuhi mi belli değil…

Herkesin, dibine kadar açılacak radyosu varsa Apti’nin de Hint azmanı bülbül sesli horozu var!

«Kaldır da başını dinle! Kaymak gibi bir ses! Beş dakka ötü­yor bi başladı mı! Saat tutmaca!…»

Herkes bir şeyiyle, Apti de horozunun sesiyle övünür böyle.

Uyku gözlerinden akıyordu Rusuhi’nin. Gene şarkı, cüm­büş, geceyi yarılamıştı. Kalkıp gelmesi, soyunup, yatağa girmesi, ikiydi saat… Ne zaman uyuyacak, nasıl kalkıp hazırlayacaktı pro­tezleri! Erken yatsa da, sabaha doğru gelse de, bu Hint azmanı onun soyunup yatağa girmesini bekliyordu. Başını yastığa korkomaz başlıyordu en yırtık sesiyle:

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

Fırladı yataktan, açtı pencereyi. Kümes tam pencerenin dibindeydi.

«Heeey Apti Efendi!» diye bağırdı. «İnsaf be!… Nerde görül­müş bu rezalet! Horoz besleyeceksen çık Okmeydanı’na! Beşik­taş’ın göbeğinde horoz mu beslenir! Sustur şu musibeti de uyu­yalım!…»

Apti’nin iyi kötü bir karşılık vermesi gerekirken gene horozu verdi karşılığı:

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

«Hâlâ ötüyor be. Sustur diyorum sana. Sustur şu musibeti! Gelirsem koparırım kanatlarını…» Çıktı Apti kapısının önüne:

«Doktor Bey!» dedi, «O nasıl söz; ne günahı var ki horo­zun? Horoz değil mi, ötecek elbet!…»

«Ötecekse saatinde ötsün! Sabah oluyor nerdeyse… Gözü­me bir dirhem uyku girmedi! Ne yap yap kıs şunun sesini!»

«Nasıl kısarım ki?… Boğazını mı sıkayım?»

«Nesini sıkarsan sık!»

«Ne istersin garibin horozundan. Sizin gibi sazımız yok, cümbüşümüz yok!…»

Rusuhi Bey şak diye kapattı pencereyi, kapıcının ziline bas­tı, parmağının bütün gücüyle.

Gözlerini ovuştura ovuştura gelen Dursun Efendi’ye:

«Gözünü seveyim Dursun Efendi!» dedi, «Ne yap yap, sus­tur şunu!»

«Kimi, Doktor Bey’ciğim? Gene sarhoş mu geldi, üst katla­rın Erol’u?»

«Sarhoş marhoş yok! Şu horoz!…» «Kimin horozu?»

«Apti’nin canım, şu boyacı Apti’nin!…» «Nasıl susturayım?»

«Nasıl susturursan sustur! Boğazını mı sıkacaksın, kanadını mı yolacaksın!… Ne yapacaksan yap!…»

«Ne yapabilirim Doktor Bey elin horozuna ben?»

«Söyle ona, kapasın çamaşır leğeninin altına. Ne hakkı var mahalleyi rahatsız etmeye! Söyle, var mı bi hakkı?»

«Bırak Allaaanı seversen Doktor Bey! Uğraşma şu elin gari-biynen! İki yumurta satacak da… Beş nüfus başında garibin…»

«Uğraşması var mı?… Yarın erken kalkıp protezleri dökece­ğim! Kim kimlen uğraşıyor. Gözüme bir dirhem uyku girmedi. Al şu lirayı ne yaparsan yap!…»

Doğrusu hiç beklemiyordu Dişçiden bu cömertliği. Işıl ışıl açılıverdi gözleri:

«Bi söyleyim!» dedi, «Öyle ya… Kıssın çenesini horozunun! Nerdeyse sabah ezanı okunacak! Hadi sen bak keyfine Doktor Bey. Allah rahatlık versin!»

Apti’nin horozu bu konuşmayı dinliyormuş gibi susuvermiş-ti. Dursun Efendi ikinci katın merdivenini inerken yeniden başla­dı. İki bahçe öteden daha kart bir horoz, Apti’nin horozunu azar­lar gibi karşılık verdi. «Acelen ne, daha çok var sabaha» mı demek istiyordu, kim bilir.

Dursun Efendi, açtı çöp bidonlarına giden kapıyı:

«Heeey Apti!» diye seslendi.

Bu sesleniş Apti’den çok ikinci kata doğruydu, Doktor Bey’in işitmesi için! Boyacı Apti’nin, uyandığını gösterir en ufak bir belirti vermesini beklemeden başladı söylenmeye:

«Sıktıracaksın bana bu horozun gırtlağını. Uyku yüzüne has­ret kaldı Doktor Bey! Sustur şunu da uyusun adamcağız be!»

Şaşılacak şey! Birden susuvermişti horoz. Dinledi, dinledi. Sesini kestiğine göre bağırmanın bir anlamı kalmamıştı artık. Kapattı kapıyı. Yatar yatmaz da uyudu. Sanki kapıcıyı uyutmak için susmuştu horoz. Dinlenmiş bir gırtlakla İkinci katın camlarına doğru seslendi:

«Uuu!… U! Uuu!… Uuuüüü!…»

Perde sıyrıldı, pencere açıldı. Uzandı dişçinin başı:

«Aptiiü… Deli mi edeceksin beni be!… Sağ salim yarına çıkarsam, bilirim ben yapacağımı… Başını koparmazsam şu horozun bana da Diş Doktoru Rusuhi demesinler!…»

Apti’nin horozu, bütün mahallenin horozlarını da uyarmıştı. Düzensiz bir koro halinde çıkıştılar Rusuhi’ye. Bu saatte ötmek ancak kendi haklarıydı. Dişçi bu haklı protestoları duymamak için önce camı kapatmak zorunda kaldı. Sonra lâmbayı söndü­rüp girdi yatağa. Kulaklarına birer tıkaç tepti pamuktan. Yorganı başına çekti… Uyuma üzerine bildiği bütün yöntemleri uygulama­ya çalıştı. Başardı da…

Öğleye doğru, telefonun görgü kurallarını dibinden söküp atan cırlak sesiyle ancak uyanabildi. Kimdi sabah sabah (!) onu kan uykularından uyaran? Kim olabilirdi Nahide’den özge? Alıcı­da onun yırtık sesi:

«Neee!… Uyuyordun demek? Bu ne uykusu böyle!… inan­mam! Benden sonra… Boğaza falan… Vah cicim, uyuyamadın ha?… Vah cicim vah!… Saatten haberin yok sanırım. Sekiz haaa?… Dur söyleyim. Saaat… tam on ikiyi on sekiz geçiyor! Anladın mı cicim?…»

«Bu horoz öldürecek beni!» diye dert yanacak oldu, lâfı ağzına tıkadı Nahide:

«Hele üzüldüğün şeye bak cicim.» dedi, «Bir dilekçe yazar verirsin belediyeye…» «Belediyeye mi?»

«Belediyeye dedimse bizim Necmi’ye… Ben hemen telefon ederim. Nerde görülmüş şehir içinde tavuk beslemek?… Paris’te bütün tavukçular şehrin dışında, tavuğun horozun ancak yolun­muşu girer şehir içine. O da buzdolaplarında… Horozun sahibi­ne bir de ceza kestirdimi Necmi, görür gününü… Sen hiç üzülme cicim! Bu gece Nihal Hanımlardayız!…»

Yüzünü yıkamadan yaktı ocağı. Biraz içkiden, biraz yaşlılık­tan, daha çok uykusuzluktan elleri titriyordu. Bir iki kez pensi düşürdü elinden, potayı devirdi. Yarısını kalıba döktü altın sıvısı­nın, yarısını tezgâhın üstüne…

Bu böyle gitmezdi. İçkiyi kesmeliydi. Ne yapıp yapıp her şeyden önce şu horozun sesini kesmeliydi. Horozun sesini mi?… Neden kendisini değil de, sesini? Haaa?… Neden kendisi­ni değil?… Hay Allah! Bugünkü işler de hep ters gidiyordu. Polis Hasan’ın dişi altın değil, vipla olacaktı. Boşuna dökmüştü bu bri­çi… Elli liraydı aradaki fark, en azdan. Terslik bu kadar olurdu. Ya adam kabul etmezse!… Hem ne demeye kabul etsindi. Eğer bütçesi elverseydi, altın üzerinden yapmaz mıydı pazarlığı?…

Kirden yer bezine dönmüş önlüğünü sıyırdı, attı. Mahmurlu­ğu bozmaza kendine gelemeyecekti. Votka şişesine yapıştı. Eli­nin uzandığı yerlerde bir bardak bulamayınca, dikti şişeyi. Gözü­nün feri açılır gibi olmuştu. Kalıptan çıkardığı kronun çapaklarını kazıdı. Yaptığı iş ne de olsa hoşuna gitmişti, kız gibi krondu bu!

«İstediği madenden yapsaydım bu kadar güzel düşmezdi» diye söylendi. Bir kahve çekti canı. Tam çırağa seslenmeğe giderken Polis Hasan’la yüz yüze geldi:

«Ne o?» dedi, «Hayrola!»

«İkide gel demiştin, geldim işte!»

«Saat?…»

Saatine baktı:

«Evet!» dedi, «Tam iki! Vay anasını!…»

«Hazır değil mi yoksa?…»

«Hazır, hazır olmasına… Hem de altın olarak!»

«Ne altını?»

«Altından yaptım!»

«Neden?… Ben madenden olsun demiştim.»

«Çok değil, aradaki fark… Bir elli lira verirsin olur biter!»

«Dünyada veremem. Aldığım aylık ne ki benim.»

«Hep onun yüzünden, o horozun!»

«Ne horozu bu?»

«Apti’nin horozu!» «Sen de mi horoz meraklısısın Doktor Bey?» «Git işine Allaaanı seversen…» «Yani horoz dövüşü falan…»

«Bu gidişle sahibiyle dövüşeceğim. Bir dirhem uyku girmedi gözüme. Kuzum, şehir içinde horoz beslemeğe hakkı var mı bu adamın?»

«Adamına göre… Öylesi var ki değil horoz, kurt besliyor evinde… Ayı besliyor.»

«Ben beslemesin demiyorum, beslesin! Ne beslerse besle­sin, kimseye zararı olmasın da…»

Polis Hasan kaşlarını çattı:

«Besleyemez!» dedi, «Nasıl beslermiş? Ya kapıyı açık bulur da kaçarsa?… Ayıkla pirincin taşını… Besleyemez efendim ama, öyle adamlar var ki kaplan besliyor, aslan besliyor… Çingenele­rin elinden burnu halkalı ayısını alırız, yasaktır diye, gel gelelim bu adamların elinden kaplanını alamayız. Horoz kimin onu söyle sen bana?…»

«Apti’nin!»

«Apti kim?»

«Boyacı…»

«Ne boyacısı? Poliyester falan mı?» «Ayakkabı, canım!» «Besleyemez, nasıl beslermiş?»

«Hay gözünü seveyim senin! Anladık kimse kimseye karışa­maz ama, demokrasi demek başkasını rahatsız…»

«Uzun etme Rusuhi Bey… Besleyemez dedik işte! Boyacı Apti ne kuş besleyebilir, ne horoz… Kendini beslesin yeter. Ama gel gelelim poliyester fabrikasının sahibi Apti Bey tavus kuşu bile besleyebilir.»

«Hele sen aç ağzını!»

Elindeki kronu diş etlerine kadar bastırdı. Kalıp gibi de otur­muştu.

«Kapat çeneni!» dedi, «İyice kapat!»

Polis Hasan Korkmaz çenesini bastırıp, dişlerini biraz daha sıkınca kronun keskin yanları diş etlerinin içine kadar gömülmüştü: «Uf!» diye uzattı ellerini.

«Sık!» dedi, «Bastır, bastırabildiğin kadar. Otursun adamakıllı!»

«Uf! Bıçak gibi saplandı!»

«Bırak lâfı! Sık hele! Yani bu Apti’nin horozunu susturmak için yapılacak bir şey yok demek!» Ağzı kan çanağına dönmüştü. «Tükür!» dedi. Ağız dolusu tükürdü.

«Sen bi komiseri gör! Bi kitabına uydurur.»

«Kuzum Hasan’cığım… Beni yorma oralara… Yapıver şu işi…»

«İşin içinde demokrasilik bir nokta oldu mu ancak bizim komiser gelir üstesinden.»

«Gözünü seveyim, ne yap yap, kurtar beni… Tam iki aydır bu böyle… Bak Hasan’cığım… Bu dişi ben dikkatsizlik… Ne dik­katsizliği?… Uykusuzluk yüzünden altın olarak döktüm. En azdan elli liralık fark var arada… Sen şu horozu sustur, helâl olsun!»

«Ayıp ettin Doktor Bey! Zaten vazifemiz! Neden gece gün­düz vazife başındayız, vatandaşa hizmet için değil mi?… Kim, vatandaş hürriyetine tecavüz ederse biz ordayız!»

«Bu gece rahat bir uyku uyuyabilirsem erken erken kalkar, yaparım bu briçin perdahını, cilasını… Yarın tam saat ikide de takarım. Sustur horozu, güle güle kullan!»

«Sen hiç merak etme! Doğru komisere gidiyorum çıkar çık­maz!»

«Gözünü seveyim kurtar beni!»

«Herkes horoz beslemeye kalkışsa, asayişten hayır mı kalır?… Vatandaş ne zaman istirahat edecek.» «Sağol Hasan’cığım!» «Yarın ikide demek?…»

«İkide hazır. Haydi güle güle!» «Sen de güle güle uyu bu gece!»

Polis Hasan Korkmaz hızla indi merdivenleri. Sokağa çıkar çıkmaz, ağzındaki birikintiyi yaya kaldırımına tükürdü. Boyacı Apti köşe başındaki tütüncü kulübesinin önünde fırça sallıyordu.

«Hişşt Apti!» diye sokuldu.

«Ne var Hasan Abi?» dedi, «Bi emrin mi var?»

«Dişçiden geliyorum ben.»

«Emret abü…»

«Çakarsın, horoz meselesi…»

«Tutturdu da tutturdu. Bizim gibi garibandan ne istiyor bu koskoca doktor!…»

«Bu gece ne yap yap sustur bu horozu, uzun etme!» «Horoz bu, dinler mi beni!»

«Horoz moroz bilmem ben… Bi geceliğine diyorum sana… Gagasını mı bağlayacaksın, gırtlağını mı tıkayacaksın…»

«Bi geceliğine ise zararı yok… Alırım kümesten. Kapatırım dolaba! Gıkı çıkmaz!»

«Hadi göreyim seni! Yarın akşam ne halt edersen et! Horoz bu ötecek elbet! Biz insanlarla başa çıkamıyoruz, bir de horozlar­la mı uğraşacağız. Hadi hoşça kal.»

«Gelmişken bi tozunu alayım, uzat ayağını abi!»

«İstemez, sağol! Haydi seni göreyim, gık demeyecek bu gece!»

İki üç aydır ilk defa deliksiz bir uyku çekti Rusuhi Bey. Seki­ze doğru telefon kulağının dibinde cırlamasaydı daha da uyuya­caktı. Yapıştı alıcıya, Nahide’ydi.

«Canım!» diye başladı, «Uyandırdın ama zararı yok… Dur bakayım, taaam yedi saat uyumuşum. Anlıyor musun, tam yedi saat! Yedi saat uyku ne demektir, bunu ben bilirim ancak!…»

Kerameti kendinde bulan Nahide böbürlenmeye başladı:

«Dilekçeyi verdin belediyeye demek… Ben açtım cicim, tele­fonu senden sonra, Necmi’nin kulağını büktüm. Demedim mi cicim, şehir içinde tavuk horoz beslemek yasak diye?… Neyse cicim geçmiş olsun! Bu iş de böylece kapandı. Bakalım, cicim, şimdi ne tutturacaksın? Hiç dertsiz kalmazsın sen!»

Elinde alıcı, fırladı yataktan:

«Oh be!» dedi, «Dünya varmış! Dipdiriyim… Hemen geçiyo­rum tezgâhın başına yavrum! Kaç haftadır birikti işler. Sen gene kerameti kendinde bul! Bana elli kâata patladı amma, helâl olsun! Her işin adamını bulacaksın!»

«Çok merak ettim cicim, kim başardı bu işi! Yoksa Kayma­kama mı çıktın?»

«Yok Başbakana! Nihayet horoz bu be! Artık bir horozu da susturamazsak… Neyse sağ olsun arkadaşlar.»

Ertesi gün, sabaha doğru telefonu kendisi açmak zorunda kalmıştı:

«Nahide, yavrum Nahide! Biliyorum, uyandırdım ama bak­ma kusura… Horoz!… Gene horoz!… Gözüme uyku girmiyor. Ne yapayım deli olacağım; ötüyor hiç durmadan! Nah işte gene ötü­yor!»

«Cicim… Sen misin cicim! Horoz demesen, tanıyamayacak-tım uyku sersemliğine… Sesin çatlak çatlak olmuş da… Ne oldu cicim gene!… Hani olmuştu iş… Hani eş dost sayesinde sustur-muştun. Vah cicim, gene ötüyor haaa?…»

«Hem de nasıl ötmek… Dün gece susmuştu ya, şimdi iki gecelik birden ötüyor. Dur durak yok! Çok perişanım, çok! Söyle ne yapayım?»

«Bir uyku hapı al cicim!…»

«İki tane aldım. Başka?… Horozu ne yapayım, horozu? Onu söyle sen!»

«Bak cicim, uyku hapını ona yuttur, yani horoza!»

«Nasıl yutturayım?»

«Ekmeğin içine koy, at pencereden!»

«Horoz kümeste…»

«Kapıcıya ver!*geçsin duvardan, kümese atsın!» «Yemez! Ekmeği yer, hapı yutmaz!»

«Yutar cicim! Ne bilecek ekmeğin içinde uyku hapı olduğu­nu?… Bak cicim, ne geldi aklıma, sende diş ağrılarını gidermek için kloroform vardır… Ekmek ufaklarını at içine cicim!…»

«Olmaz yavrum! Duyulursa çok, çok kötü olur benim için! Kepaze olurum. Hem yavrum, kloroform uçmaz mı?…»

«Ben bilmem ki cicim, sen daha iyi bilirsin… Yarın sıçan otu attır kümese… Ölsün gitsin!…»

«Tavuklara acırım, tavukların ne suçu var?…»

«Acıma cicim! Tavuk çok memlekette!»

«Sabaha nasıl çıkacağım, onu düşünüyorum. Ah bir uyuya-bilsem.»

«Gir yatağa, iyi şeyler düşün cicim… Beni düşün… Hani geçen gün Lido’da…»

«Bırak şimdi münasebetsizliği…»

«Hani cicim, sen bir gece bizim evde benim pilili etekliğimi giymiştin de… Bikini mayomun üstünü takmıştın. Dilâver seni tanıyamamıştı değil mi cicim?…»

«Gözlerim nasıl yanıyor bilemezsin! Duş yapsam, ılık duş… Su da bulunmaz ki bu saatte… Belediye mi var memlekette?…»

«Belediye yok ama, sağ olsunlar, Belediyede arkadaşlar var. Vermedinse, hemen yarın ver dilekçeni… Necmi’ye söyle­dim zaten cicim. Yarın bi daha söylerim. Yazmadınsa hemen yaz dilekçeni… Uykun kaçmışken…»

«Bak, bak, işitiyorsun değil mi? Sanki kulağımın dibinde ötü­yor. Dinle!»

«Mikrofonun içinde sanki musibet… Ay fena oluyorum! Bak bak bi daha ötüyor. Vah cicim, nasıl dayanıyorsun bu iğrenç sese?… Kapat! Sen kapatmazsan ben kapatacağım. Ay fenalık­lar geliyor!… Haydi cicim, iyi geceler!»

Dişçi Rusuhi Bey can havliyle bastı kapıcının ziline. Uyara-madı… Bir daha, bir daha bastı. Altlarına kontrplâk çakılmış gibi takırdayan pabuçlarını sürte sürte çıkıyordu merdivenleri. Çabuk­tan almadığına göre, neden çağırdığını biliyor olmalıydı. Ne adamlardı bu şehirlerde oturanlar… Horozun kendisinden bile değil de, sesinden ürküyorlardı.

«Buyur Doktor Bey!»

«Gene ötüyor bu horoz Dursun Efendi!»

«Öter beyim, horoz bu!…»

«Gözünü seveyim Dursun Efendi, ne yap yap, sustur bu horozu!»

«Ben nasıl sustururum?» «Sen istersen susturursun!» «Nasıl sustururum?» «Bilsem nasıl susturulacağım…» «Ver Kaymakama bi dilekçe…» «Olur mu dersin, Dursun Efendi?»

«Neden olmasın? Oda senin gibi boyun bağlı… Birbirinizin dilinden, halinden anlarsınız. Koskoca Kaymakam, bir horozu susturamazsa… Memleketin itiyle köpeğiyle nasıl uğraşacak?… Karakola bi emir verdi mi?… Polis gelip kapısına dayandı mı Apti’nin?…»

«Onu geç! Denedik bu yolu biz! Başka?…»

«Başka?… Başka?…»

Bilir de söylemezmiş gibi kuşkulu kuşkulu bakıyordu Dişçi­nin yüzüne. Onu söyletmenin yolunu bilirdi Rusuhi Bey. Gitti, bir iki buçukluk getirip tutuşturdu avucunun içine:

«Al şunu!» dedi, «Bir kahve içersin… Başka?»

«Başka?… Başka?…»

Paranın ağırlığından sezinlemişti, iki buçukluk olduğunu, teklik değildi:

«Ben sana bir şey diyeyim mi beyim?» dedi, «Alımkâr ola­caksın bu horozu sen…»

«Ben mi alımkâr olacağım? Ne yapayım bu musibet horozu ben?… Deli olup çıkmak için mi alacağım?»

«Neye deli olacakmışsın?»

«Horoz öttükçe burnumun dibinde…»

«Öttürmezsin…»

«Ne yaparım?»

«Vurursun bıçağı gırtlağına!…»

«Olur mu dersin bu iş?» «Neden olmasın?…»

Bıçağı gırtlağına dayayıp ondan hıncını almanın sarhoşluğu içinde:

«Gözünü seveyim Dursun Efendi!» dedi, «Ne yap yap şu horozu satın alıp getir bana! Yaparsın bunu sen!»

Parayı çok sevenlerin ölçülü vurdum duymazlığına donuver­di yeniden:

«Sakın çok istemesin!» dedi, «Nasıl olsa alır bu adam diye… Uygun bi fiyat söylerse almam demem hani… Ne yapayım bu kart horozu… Körpe piliçler, yarkalar dururken… Tencereye koy­sam altı saatte kaynamaz.»

«İşine gelirse, bi sorayım ben.»

«Dediğim gibi… Uygun bir şey isterse… Hadi seni göreyim, Dursun Efendi! Bu memlekette her şeyin bi fiyatı var… Horoz sesinin bile…»

«Haydi Allah rahatlık versin Doktor Bey!»

Dursun Efendi kapıyı çekip giderken bütün bu konuşmaları yorumlayan bir ötüş yükseldi duvarın dibindeki kümesten:

«UuuL. U! Uuu!… UuuüüüL.»

«Öt bakalım!» dedi, «Senin de çıngırağına ot tıkanacak yakında… Eğer seni kendi elimle kesip tüylerini yolmazsam bana da Doktor Rusuhi demesinler. Öt bakalım namussuz!…»

Dursun Efendi ertesi gün, Apti’nin dörtyol ağzında, sandığı­nın kayışını omzuna atıp evinin yolunu tuttuğunu görünce*düştü -arkasına… Evi ilgilendiren önemli işleri ayak üstü konüştjp bir sonuca bağlamak yetkisi olmadığını bilirdi Apti’nin. Kapıdan içeri girer girmez o da damladı peşinden.

«Hayrola Dursun Efendi?» dedi, karısı Çevriye, kuşkulu kuş­kulu…

«Bizim Diş Doktoru bu horozun üstünde fazla duruyor!» «Ne istiyor bizim horozdan bu adam? Evimizin bi tek şenli­ği… Neydecek susturup da?…»

«Biraz sinirli bizim doktor, Allah selamet versin… Kulağının dibinde sabahlara kadar ötüyor diye sinirleniyor… Bu gece otur­muş bi dilekçe yazmış Kaymakama… Bu adamlar çıksınlar Beşik­taş’tan Okmeydanı’na gitsinler…»

«Biz mi gidecekmişiz Okmeydanı’na? Rahatsız oluyorsa kendisi gitsin. Hem o ne karışıyor bizim tavuk horoz beslememi­ze?»

«Karışır onlar… Bi ayağı Ankara’da, bi ayağı Vali’de… Kay­makam dersen elinin altında. Başa çıkılmaz bu adamla… Hiç bi şey yaptıramazsa haftada bir belediyeye ceza yazdırtır.»

Sandığı omzunda dinleyen Apti, küt diye attı sandığı kapı­nın önüne:

«Yazdurtturamaz!» diye bağırdı, «Katiyyen yazdurtturamaz. Affetmişsin onu sen! Bana ceza yazdurtturacak adamın alnını karışlarım ben. Belediye zaptiyesinin başı benim adamım. İki gün­de bir giderim dairesine ayakkabısını boyarım. Sonra yardımcısı Komiser Hayri Bey de benim adamım. Vali falan teftişe gelecek-mi, gelir usuldan kaldır sandığını der kulağıma, bugün der ayak altında fazla dolaşma. Hem de numaradan olsun sandığımı tek­melemeden… Geçen gün Numan’ın sandığını bir tekmede ikiye böldü ortasından da, bana ağzını açıp bi küfür bile etmedi. Yaz­durtturamaz dedim mi yazdurtturamaz. Sen bu ceza işini geç bi kalem. Hem Belediye ne tavuğa karışır, ne horoza, anladın mı? Biz de kaldırım çiğnemiş adamız!»

«Belediye karışmazsa karakol karışır. Tuttuğu gibi iki baca­ğından ikiye böler horozunu Komiser Zekâi Bey… Zekâi Bey kim biliyor musun? Doktorun müşterisi… Geçen gün çekti iki azısını metelik almadan… Demem şu ki başa çıkamazsın bu doktorla sen. Kancayı taktı mı bu horoza, takmadı mı?»

«Ne yapalım yani, ölelim mi?»

«Ne diye ölecekmişsin! Satarsın horozu, geçersin öteye!» Çevriye yürüdü üzerine:

«Baksana bana Dursun Efendi!» diye bağırdı, «Hökümet ağzıy­la iri iri lâflar edip sattıramazsın Ligorinimi bana… Horoz benim, Apti’nin değil. Yumurtasını ben koydum kuluçkanın altına, kendi elceğizimle! Satılık ne tavuğumuz var bizim, ne horozumuz!»

«Sen bilirsin, benden söylemesi!»

Dursun Efendi gidiyormuş gibi yürüdü kapıya doğru. Hiç tın-madıklarını görünce döndü yarım baş:

«Eninde sonunda bu horoz uçacak bu kümesten. Bu doktor, bu horoza kancayı taktı mı, takmadı mı? Hani hakkı da yok değil. Bi kılkuyruk horoz çıkıp uykusunu haram ettiremez bu adama!»

Çevriye top gibi gürledi:

«Kılkuyruk mu dedin? Benim aslan gibi horozuma kılkuyruk dedin haaa!… Çııık! Benim satılık horozum yok! Çık dışarı!…» «Bak, hatun! Pişman olursun sonra!…» «Çık diyorum sana!…»

«Sen olsun aklını başına topla Apti, kardaşım!… Müşterisi çıkmışken…»

«Çııık! Bi de üstelik, o hayvan katiline horoz satacağım haaa?… Alıp da bir bıçakta koparacak değil mi, horozumun o güzelim başını?…»

Dursun Efendi Apti’nin evinden çıkınca doğru muayene evinde aldı soluğu. Diş hekimi, koltukta bir çocuğun çekilecek dişini morfinliyordu. Dursun Efendiyi görünce bıraktı işini:

«Nasıl?» dedi, «Yola geldi mi?»

«Gelmeyip de ne yapacak? Ellişer lira tavuklara istiyor, yüz lira da horoza!…»

«Ne?…» diye koltuktaki çocuğun üstüne doğru yürüdü. Dişi­nin uyuşmasını beklemeden soktu kerpeteni ağzına.

«Tavukhane mi açacağım?» diye bağırdı. «Ne yapayım tavukları ben? Satarsa horozu satsın!…»

«Horozu tek başına satarsa senin zararına Doktor Bey! Bi horoz gider, bi horoz daha gelir. Tavuklar horozsuz kalmaz ki… Sen tavukları da alırsan, kökü kazınır kümesin!»

Çocuğun dişine yapıştı öfkeyle, tutar tutmaz çekip çıkardı.

«Bu parayı veremem ben! Elli liraya tavuk nerde görül­müş?… Horoza bir elli lira veririm, o kadar!» «Sen bilirsin Doktor Bey!…»

«Parayı deniz kıyısından toplamıyorum ben. Şu kerpetenle söküp alıyorum, milletin ağzından. Git öyle söyle bu adama!»

Koltuktan çocuk kalkmış, yerine öğretmen Hidayet Sayal oturmuştu.

Bir eli hâlâ yanağındaydı:

«Uyuyamadım bütün gece!» dedi, «Sanıyorum ki sinirleri almadan kaplamayı geçirdiniz.» Aklı başka yerlerde: «Aç ağzını, dostum!» dedi.

Bir anda kavramıştı yaptığı dalgınlığı. Kaplamayı, sinirini çek­tiği dişe değil, bakımı bitmeyen dişe geçirmişti. Son günlerde hep böyle oluyordu bu işler. Durumu örtbas etmek için:

«Sökeceğiz!» dedi, «Madem ağrıyor!»

«Neyi, dişi mi?»

«Yok canım, kaplamayı!»

Öğretmen Hidayet:

«Dayanamıyorum.» dedi ağlar gibi, «Sök de, neyi sökersen sök!»

Tur kolu dönmeye başlamıştı fırıl fırıl. Tur koluyla birlikte Diş­çi Rusuhi’nin başı da dönüyordu. Gözlerini yarım saatçik bile yummamıştı. Kolun ağzına bir keski taktı:

«Aç!» dedi, «Çok aç!»

Keski öğretmenin ağzının içinde fırıl fırıl dönüyordu. Ara sıra diş etlerine dokunuyor, öğretmen Hidayet birden sıçrayınca uykudan uyanır gibi, kendine geliyordu Rusuhi. Kaplamanın bir yanını fermuar gibi açmıştı yukardan aşağı.

«Tamam!» dedi, «Oldu!»

Bir mille çekip çıkarıverdi dişin üzerinden. Tur kolunun ucundaki keskiyi değiştirdi. Dolguyu sökecek sivri uçlu bir parça taktı. Aklı hep horozdaydı. Yatak odasıyla muayene odasını değiştirirse daha mı az işitilirdi horozun sesi? Burdan hiç duyul­muyordu ötüşü. Yoksa gündüzleri hiç mi ötmüyordu bu namus­suz?…

Dolgu dökülmüştü.

«Tükür!» dedi.

Öğretmen Hidayet tükürdü. Bardaktaki suyla gargara etti. Rusuhi:

«Nasıl?» dedi, «Ağrı fark etti mi?»

«Hiç!» dedi, «Hiç fark etmedi. Bırak farkını, daha da arttı!»

Hidayet, oyulan dişi, dilinin ucuyla aradı, ağzının içinde. Bul­du da… Ağrı ne oyuğun İçinden geliyordu, ne diş etlerinden. Önce hiçbir şey anlayamadı. Ağrıyan diş, iki diş ötedeki kaplama­nın altındaydı çünkü…

«Yanlış kestin dişi! O diş değildi ağrıyan.» diye kalktı yerin­den.

Dişçi kendini toplamaya çalışarak:

«Yok canım!» dedi, «Nasıl olur. Hele aç ağzını bakayım!»

Açılan ağzın içine dalıp kalmıştı:

«Hay Allah!» dedi, «Hep bu horoz yüzünden bütün bunlar.» «Ne horozu Doktor?»

«Apti’nin horozundan! Bütün gece gene gözüme uyku gir­medi.»

«Benim de öyle! Ne yapacaksan yap da kurtulayım, çabuk!…»

Tur koluna yeniden taktı keskiyi. Tur, gene sinirleri altüst eden hırıltıyla fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. Sanki her ikisinin de kafasının içinde dönüyordu.

Kaplama söküldü, dolgu açıldı, uyuşturucu ilâç pamuğu, dişin oyuğuna kondu. Sinirleri yatışmış, ne ağrı kalmıştı, ne sızı.

Öğretmen Hidayet çıkarken çamaşırcı Hanife girdi içeri:

«Doktor Bey!» dedi, «Cins iki horozum var. Bir kümeste iki horoz fazla! Bakkal Ali Efendi söyledi bana… Ona da diş doktoru Bedri Bey söylemiş… Cins horoz arıyormuşsun. Apti’nin horozu­nu alımkâr olmuşsun geçen gün. Ne yapacaksın Apti’nin horozu­nu alıp da?… Alacaksan benimkini al, sesi için alıyorsan! Benim­ki kör olayım Denizli horozu… İskete gibi ötüyor mübarek… Kafe­se koy da kuş besler gibi besle!…»

«Kim yolladı seni? Bedri Bey mi yolladı dedin?…»

«Dişçi Bedri Bey söylemiş bizim Ali Efendiye. Horoz sesine meraklıymışsın. Kör olayım Doktor Bey, saat tutmaca tam beş dakka ötüyor.»

«Demek Bedri gönderdi, ha?…»

Kendini tutuyordu, sövüp saymamak için.

«Yok!» dedi, «Horoza ihtiyacım yok… Var bir tane… Çok bile geliyor!»

Eliyle tavuk kışlar gibi iteledi kadını kapıya doğru… Tam çıkarken:

«Doktor Bey!» dedi, «Alırsan aldanmazsın! Ucuz veririm ben!»

«Hadi hanım, başımı belâya sokma, yürü! Horozun da yerin dibine batsın, dişçi Bedri de… Çık dışarı!…»

Tam kapıyı üstüne kapıyordu ki Dursun Efendi girdi içeri:

«Tamam Doktor Bey!» dedi, «Veriyor! Tavukları da alırsa diyor, satarım horozu. Haklı, yerden göğe kadar. Horoz gidince tavukları ne yapsın? Horoz dediğin kümesin şerefi…»

«Git Allaaanı seversen Dursun Efendi! Böyle şeref yerin dibi­ne batsın! Elim, ayağım titriyor sabahtan beri. Nerde horoz varsa canı cehenneme!…»

«Sen bilirsin Doktor Bey! Apti’nin de burnu Kaf dağında. Satıyor dedimse, horozunu koltuğunun altına sıkıştırmış da kapı kapı alıcı arıyor değil ya! Karısı kıyameti kopardı. Bi evimin, bi şenliği, aç da kalsam, yiyeceğim kuru ekmeği horozuma ufalar, gene de satmam, diyor.»

«Satmazsa satmasın! Sat diyen kim? Sen şimdi git de Ber­ber Hurşit’I çağır, sıra onda! Bir de kahve söyle, büyük fincanla. Uykum açılsın! Uyur gezer oldum, bu horoz yüzünden!»

Gece odasına kapanıp da Apti’nin horozu gecelik yaygarası­na başlayınca bir sıktı dişini, iki sıktı, dayanamadı, bastı zile. Kapı­da uyku sersemi dikilen Dursun Efendiye ağlamaklı bir sesle:

«Gene ötüyor Dursun Efendi!» dedi, «Kurtar beni bu horoz­dan!»

«Söyledim Doktor Bey!» dedi Dursun Efendi, «Ben elimden geleni yaptım! Çare yok, parayı verip alacaksın! Gittim, çatır çatır pazarlık ettim. Tavuklar elli lira, horoz yüz lira!…»

«Tavukları istemem. Tavuklardan hiçbir şikâyetim yok benim.»

«Alacaksa hepsini birdin alsın, alsın da kapatayım kümesi diyor. Hani haksız da sayılmaz. Horoz gidince tavukları ne yap­sın?»

«Canım onları da başkasına satsın!»

«Benim satılık malım yok diyor, Doktor Bey alımkâr olmasa bir tüyünü satmam.»

«Canım sen ona de ki, doktor seni Kaymakama şikâyet ede­cek de… Belediyeye bir dilekçe verirse görürsün gününü diye gözdağı ver!»

«Boş veriyor Doktor Bey! Kim kime karışabilir, diyor, tavuk da beslerim horoz da…»

«Bak bak gene ötüyor! Deli olacağım Dursun Efendi! Bu saatte horoz öter mi? Sen bilirsin. Namussuzum horozu kışkırtı­yor bu adam, beni deli etmek için! Ötmez bu saatte horoz! Benim bildiğim, bütün horozlar sabaha karşı öter.»

«Horozuna göre değişir bu! Bazı horoz geceyi bıçak gibi iki­ye böler.»

«Bölsün, bölmesin demiyorum ben. Bıçak gibi ikiye bölsün ortadan. Ama bi kere bölüp bıraksın. Zırt zırt horoz öter mi Dur­sun Efendi! Dinle!… Duyuyor musun, bak gene ötüyor! Hem de nasıl ötüş! Al sana peşinden bir daha… Hem de yüksek perde­den. Deli olacağım! Kaç lira demişti horoza?… Elli lira mı? Al şu elli lirayı, git sustur şunu!»

«Horoz yüz lira. İki tavuk ellişerden yüz… Eder iki yüz…»

«Sana bir şey söyleyim mi Dursun Efendi… Horoz altmış, tavuklar otuzdan altmış!»

«Son fiyat horoz yüz! Tavuklar ellişerden yüz… Eder iki yüz… Bu paraya razı edene kadar aklan karayı seçtim, Doktor Bey!.– İş yoluna girmişken, bozma gayri! Hamama giren terler.»

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

«Horoz seksen… Tavuklar da kırkardan!»

«Pişmiş aşa su katma Doktor Bey, ben o kadar yoluna koy­muşken…»

«Uuuu!… U! UuuL. UuuüüüL.»

Gitti, içerden cüzdanını kaptı geldi:

«Tut!» dedi, «Şu yüz! Bir elli daha, yüz elli! On daha yüz alt­mış!… Sen de biraz benden yana olduğunu göster, uzun etme! HaaaL. Keseceksin horozun başını o şartla! Leşini sürüye sürü­ye getireceksin!»

«Elçiye zeval yok, Doktor Bey! Verirse ne âlâ! Benden söyle­mesi… Horozun başını kesmeye gelince… Buluruz kesecek biri­ni!»

«Ne yaparsan yap, bana kellesini getir!» Sabah ezanı okunurken çaldı Apti’nin kapısını, Dursun Efen­di:

«Hele aç!» dedi, «Şu horoz işini bir tatlıya bağlayalım artık.»

Apti uykulu uykulu çekti kapının sürgüsünü:

«Gene mi horoz?» dedi, «Dursun Efendi, gene mi horoz!…»

«Bu son!» dedi, «Buldum bu işin kolayını!»

«Nasıl buldun?»

«Nasıl bulacağım. Mal sahibi, tahliye davası açıyor. Dişçinin dairesini askerden gelen oğluna verecek everip de. Dava sürse sürse iki ay, bilemedin üç ay sürer. Senin horoza Hacı Şemsi’nin apartmanında bir kümes buldum!»

«Ne olacak bu kümes?»

«İki ay.. Bilemedin üç ay, horoz burda kalacak.» «Üç ay ayrı mı kalacağım horozumdan. Katiyyen olmaz!» «Zorlama, Apti, kardaşım, olacak bu!»

Çevriye yürüdü üzerine:

«Ne istiyorsun bu garibin horozundan sen?… Bi yere gide­mez bu horoz!…»

«En çok üç ay!…»

«Çııık! Ayıramazsın beni horozumdan…»

«Her gün gidip yemini vereceksin, suyunu vereceksin! İster­sen tavuklarını da ver yanına!»

«Olmaz! Sesini dinlemeden nasıl yaparım ben?»

«Sesine karşılık da al sana yirmi lira!…»

Çıkardı cüzdanını. Kendi paralarının arasından iki on lira ayırdı:

«Nah, işte! İki gözüm önüme aksın ki kendi paramdan veri­yorum. Sırf şu adamın başı dinç kalsın da kafam dinlensin diye… Sırf bu yüzden… Kuran çarpsın ki kendi paramdan… İki ay… Bile­medin üç ay!… Üç ay sonra al horozunu kendi kümesine… Dile­diğin gibi ver yemini, suyunu! Ötsün, ötebildiği kadar.»

Uzattı yirmi lirayı Cevriye’ye… Paranın yüzü yumuşaktı. Sus pus oluvermişti Çevriye:

«Şimdi aç kümesi, al horozunu içeri, uyusun şu adam. Başı­mın etini yedi bütün gece. Yarın götürürüz Hacının kümesine! Haydi hayırlı sabahlar!»

İki sokak ilerdeki Muhlis’in tavukhanesinde kesimler hemen bu saatlerde olurdu. Selâm verip girdi içeri. Kafeste kalmış horoz­lardan birini parmağıyla gösterdi:

«Şunu da kesiverin bana!»

Kesimci Kemal:

«Bırak Dursun Efendi!» dedi, «Ne yapacaksın o kart horo­zu? Sana bıldırcın gibi bir tavuk vereyim de ağız tadıyla ye!»

«Biz kiiim, bıldırcın gibi tavuk kim? Vururum ateşe, akşama kadar pamuk gibi olur kaynaya kaynaya. Hele sen çek besmele­yi de kes şu horozu!»

«Canım senden çok para alacak değiliz ya… Al şu tavuğu afiyetle ye de, bize dua et!… Ver ulan Namık şu tavuğu. Yağın-nan üç gün pilâv pişirirsin, mis gibi!»

«Uzatmayın canım, kesiverin de gideyim! Biz kim tavuk suyuna pilâv kim?»

«Eh, sen bilirsin! Ye de kart horozu otursun midene!»

Vurdu bıçağı gırtlağına. Tüylerinin yolunması için attı çocuk­ların önüne. Dursun Efendi:

«Hele verin de gideyim!» dedi, «Bütün gün işimiz ne?… Yolarız tüylerini biz. Ne vereceğiz?»

«Kart horoza yarka parası alacak değiliz ya… Ver beş kâa-at, yeter!»

Kanını akıta akıta girdi apartmana. Merdivenlerden, kıpkırmı­zı bir şerit uzayıp geldi peşinden. Dişçinin kapısı aralıktı.

«Doktor Bey!» diye seslendi içeri. Pijamayla oturuyordu Rusuhi Bey, koştu kapıya:

«Oldu mu?» dedi. Yüreği ağzında:

«Nah işte! Kanları akıyor şakır şakır!»

Yüreği ağzında sordu:

«Kesildi mi horozun sesi Doktor Bey?»

«Kesildi!» dedi, «Sesinin kesilmesi için kafasının kesilmesi lazımmış, namussuzun!»

«Öyleymiş demek!»

Söylenene pek aklı yatmamıştı ama, gene de doğrulamakta fayda gördü:

«Haklısın Doktor Bey!» dedi.

«Demek hiç zorluk çıkarmadı Apti?»

«Parayı alınca razı oldu. Tavukları da aldım. Bizim apartma­nın çöp deposuna kapattım. Her hafta birini kestirip getiririm sana… Şimdi sen rahatça uyu Doktor Bey! Horozu camiye giren­lere kestirdim, aptesli aptesli…»

«Tüylerini yoluver de şunun, getir çabuk! Buzdolabına koya­yım! Aman Dursun Efendiciğim sakın kapının ziline kimse dokun­masın. Rahat bir uyku çekeyim!»

Cüzdan pijamasının cebindeydi. Açtı, bir on kâğıt çıkardı, verdi.

«Hak ettin, sen bu parayı!» dedi, «Al güle güle harca!»

Kapıyı kapattı. İşi sağlama almak için bir sandalye çekip üstüne çıktı. Elindeki kâğıdı, zilin paletine sıkıştırdı. Sonra yapıştı telefona:

«Yavrum!» dedi, «Uyumadan önce sorayım dedim, halini, hatırını!»

Uykulu uykulu sordu Nahide:

«Uyumadın mı gene?»

«Uyumadım, ama uyuyacağım!»

«Demek öttü horoz bütün gece?»

«Hem de nasıl ötmek… Taaa akşamdan başladı ötmeye… Vakitli vakitsiz durmadan öttü. Vakitsiz öten horozu ne yaparlar, bilirsin sen!…»

«Nee? Yoksa başını mı kestirdin?»

«Kapının önünde hâlâ kanları duruyor. Gırtlağına yiyince bıçağı sesi sedası kesiliverdi!»

«OoohL. Kurtuldun artık, öyle mi cicim?» «Kurtuldum, çok şükür.»

«Bilsen cicim, ne kadar sevindim. Sen o horozu yoldurup, temizletip hemen gönder bana! Gönder de ateşe koyayım sabah­tan… Hani nasıl ant içmiştin, bu horoz için… Mezesiyle bir şişe rakı içmezsem bana da adam demesinler demiştin!… Gönder de koyayım ateşe! »

«Hazırlıyor Dursun Efendi aşağıda. Bilsen cicim, sesi sedası kesilince nasıl rahata kavuşuverdim birden. Doğrusu Dursun Efendinin hakkını ne yapsam ödeyemem! Bir on lira verdim ken­disine! Canla başla çalıştı, Allah için! Sever beni!»

«Seni sevmeyen mi var cicim?»

«Öyle mi canım?… Çok çok öperim seni… Uyku da gözle­rimden akıyor. Sana iyi sabahlar!» «Sana da iyi uykular cicim!»

Ertesi sabah kulağının dibinde okunan ezan sesiyle fırladı yataktan. Apti’nin horozu komodinin üstüne çıkmış ötüyordu san­ki. Uykulu uykulu kalktı. Bastı zile. Gelen Dursun Efendiye:

«Bu ezan da ne oluyor böyle?» diye başladı çıkışmaya. Kapıcı hiç umursamadan:

«Hoparlör kondu minareye!» dedi, «Bundan sonra hep böy­le okunacak ezan. Alt kattan duyamıyordum, çok iyi oldu.»

«Bundan sonra da bu hoparlör haaa?»

«Amma ne mutlu Beşiktaş’ta kalıp da dinleyecek olanlara! Gidiyorum yakında Doktor Bey!»

«Nereye?»

«Köye…»

«Bizi bırakıp da gidiyorsun ha!…»

«Mal sahibi, çık deyince çıkar gideriz biz. Sizin gibi avukatı­mız yok önümüzde. Biraz da tarlayla sabanla uğraşalım!»

Bir hafta geçti, geçmedi aradan. Dişçi Rusuhi, sabah hopar­löründen önce uykusunu alabilmek için erkenden girmişti yata­ğa. Hemen de uyumuştu. Yemyeşil bir rüya görüyordu. Köydey­di Dursun Efendi öküzlerini sabana koşmuş, çift sürüyordu. Yamaçtaki evden şalvarlı cepkenli köy kızları çıkıyordu. İnekler evin önünde otluyorlardı. Bir kümes vardı yolun üzerinde. Kızlar kümesin kapısını açıyorlardı. İki tavuk çıkıyordu önce… Sonra bir horoz… Güneşe doğru ötüyordu, kanatlarını çırpa çırpa. Eşele­nip bir daha ötüyordu. Sesi gitgide yaklaşıyordu, kulağının dibi­ne doğru. Tıpatıp Apti’nin horozunundu bu ötüş, patiska yırtar gibi:

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

Nasıl da benziyordu Apti’nin horozuna. Kulak verdi, oydu. «Uuu» ile başlıyor «üüü» ile bitiriyordu.

«Dursun Efendi.» diye bağırdı. Duyuramadı. Elinde üvendi­re, çift sürüyordu Dursun Efendi. Bağırdı:

«Dursun Efendiiü… Bak, Apti’nin horozu!…»

Dursun Efendi üvendirenin nudulunu öküzlerine dürte dürte çift sürüyordu. Bir daha öttü horoz:

«Uuu!… U! Uuu!… UuuüüüL.»

Fırladı yataktan, durdu, dinledi. Ötüyordu gene:

«Uuu!… U! Uuu!…UuuüüüL.»

Uyuyor muyum, yoksa uyanık mıyım, diye düşündü. Ayna­da kendini gördü. Ses duvarın dibinden geliyordu:

«UuuL. U! UuuL.UuuüüüL.»

Oydu! Apti’nin horozu… Dünyanın horozları sıradan ötse, hiçbiri bu kadar çirkin, bu kadar sinir bozucu bir sesle ötemezdi. O idi… Etini meze yaptığı horoz!

Köküne kadar zile bastı. Yeni kapıcıydı zilin sesine gelen.

«Öten o değil mi?» diye sordu, «Apti’nin horozu değil mi?»

«Bilmem!» dedi, yeni kapıcı.

«Duymuyor musun, ötüyor!»

«Duyuyorum!»

«Ne ötüyor?»

«Horoz!»

«Kimin horozu canım?» «Bilmem beyim, ne bileyim ben!» «Apti’nin horozu ötüyor be!» «öter Doktor Bey!» «Nasıl öter?… Kesilen horoz… Gözümle gördüm. Etini meze yapıp bir şişe rakı içtim. Dinle bak, ötüyor gene!» «Ötüyor!»

«Sen de duyuyorsun, ötüyor, değil mi?» «Ötüyor Doktor Bey!» «Söyle Apti’ye!»

«Bilmem ki Apti’yi ben, yeni geldim.»

«Sor Apti’ye! Bu horoz onun mu, başkasının mı, onu sor! Deli olacağım yahu!»

«Peki, peki… Sorarım Doktor Bey! Sen yat, uyu!»

«Yat, uyu, diyor! Nasıl uyurum ben, horoz öterken. Hem de Apti’nin horozu öterken… Git sor şu Apti’ye, Doktor Bey soruyor de! Horoz, senin horozun mu, başkasının horozu mu? Hay deli olacağım, hâlâ duruyor!»

«Peki, peki, gidiyorum sormaya!…»

«Git çabuk!»

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

«Kapıyı küt diye kapattı. Nahide’si gelmişti aklına. Yapıştı tele­fona. Karşıdaki daha «Alo!» demeye vakit bulamadan, başladı: «Ötüyor!» dedi, «Horoz ötüyor. Hem de Apti’nin horozu…»

Telefondaki ses:

«Sen de öt öyleyse!» dedi. «Ne duruyorsun?» Bu ses, hiç de Nahide’nin sesi değildi ya, bunu kim ayırabi­lecekti:

«Öteyim mi? Ötersem ne olur?» diye sordu. «Rahatlarsın! Aç pencereyi öt!» «Nasıl olur, canım?»

«Basbayağı olur. Öt haydi! Aç pencereyi! Durma!…» «Peki, sen öyle istiyorsun! Öteyim yavrum!» «Aç pencereyi! Telefonu masanın üstüne bırak da aç! Hızlı öt ki ben de duyayım! Haydi canım!…» «UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.» Yapıştı telefona sordu: «Oldu mu?»

«Olmadı. Böyle mi öter horoz, hep U… U… U deyip duru­yorsun?…»

«Ama canım, Apti’nin horozu hep böyle öter. Bak, bak, din­le! Tıpkı benim gibi! Daha doğrusu ben onun gibi ötüyorum.»

«Peki, peki! Madem öyle! Apti’nin horozu öttükçe , sen de öt!… Git pencereye başla!…»

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

Apti’nin horozu da verdi karşılığını:

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

Öttükçe, açılıyordu sesi Dişçi Rusuhi’nin:

Apti’nin horozu, ilk defa ötüşüne candan karşılık veren, gür sesli bir arkadaş bulmuştu. Aşağı kalmamak için ötüyordu yırtınır-casına:

«UuuL. U! UuuL. UuuüüüL.»

Sabaha doğru gırtlağı parçalanmıştı ötmekten. Ama Dişçi Rusuhi öttükçe açılmış, açıldıkça ötmüştü. Alıp götürdükleri zaman bile hâlâ ötüyordu.

Rıfat ILGAZ, Garibin Horozu

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın