Eldebir Mustafendi

Hukukumuz pek eskiydi. Onun için her şeyini bilirdim. Hiçbir şeyini benden saklamazdı. Bazan, hele bayramlara yakın, yazıhaneye mutlaka uğrardı. Şöyle bizebanlar kaidesi üzere kûşeiçeşm ile bakardım. Ve hemen çekmeceyi çeker: “Ne kadar lâzım” derdim. Gelir, eli ile alırdı. Ne miktar aldığını bölük börtük ödemesinden anlardım. On lira, on bir lira… Hâlbuki herkes onu ne kadar paralı, hatta zengin bilirdi. Sağ elindeki çantada bir dişçi kabinesinin bütün eczaları, ilâçları, kerpetenleri vardı. Sol elinde de kabilinakil bir sandık. İçinde ne vardı bilir misiniz? Hani şu dişçilerin ayakla işlettikleri makine. O makineyi sandığın içine sığdırabilmek için ikiye ayırtmıştı. Eski tüfekçi İbrahim Usta ona o iyiliği yapıvermişti.

Alet işler el öğünür, muhtasar dükkâncığı iki avucunun içinde, Boğaz’ın dolaşmadığı köyü kalmazdı.

Pek işgüzardı: Vapur Kuzguncuk’a yanaşırken çımacının yanından iskele memuruna seslenir; “Ahmet Efendi, Hüseyin Bey’e söyleyiver, arpalar yarın gelecek, Beylerbeyi iskelesinde simitçi İsmail’in susamları akşamki pazar kayığı ile yoldadır..?” Çengelköyü’nde lüferci Vasil’in hazırladığı balığı alır, Kanlıca’daki İsmet Bey’in yalısına verir. Kahveci Ömer’in şekerini yüz para aşağısına, Mısır çarşısından tedarik ediverirdi.

Yapılacak angaryası olanlar 48 numara sahilden geçerken bile ona bağırırlardı; “Mustafa Efendi akşama gel… Seninkinin yine dişi tutmuş, sarı yalıdan haber verdiler…” derlerdi.

Sanki oduna gidenin baltası, suya gidenin sakasıydı. Biçare, bazan edilen ricayı, geçtiği bir iskelede unutur, Olmayacak bir yerden, – o zaman telefon da yoktu – yolu düşecek pazar kayıklarına ter kan içinde, kılıç avına çıkan alamanacılara yalvara yalvara biner, herkesi memnun etmeğe çalışırdı.
Vapur biletçilerinin dişlerini hasbetenlillâh çekiverir, dolgularını kaş göz arasında yapar, eli kanda bile olsa, tanıdığı yalılara, önünden geçerken el işareti verir, hastaları işmar ile sorar, çocuklarla babalarına selâm gönderirdi.

İstanbul’a, elin dişçilerine, kızını, karısını gönderip de -eh dünya hâli bu – bile bile yanağını sıktırmaktan kaçınan kudema efendiler, beyler, paşalar iskele memuruna tenbih edince, Mustafa Efendi’yi hemen nezdlerine getirtiverirlerdi. Öyle ya, yaşlı başlı, ufak tefek, kendi hâlinde bir adamdı. Kırk senedir, onu cihanı âlem bilir, hakkında hüsnü şahadet ederdi. Bulunması kolaydı, pazarlık ettiği, para beğenmediği duyulmuş işitilmiş şey değildi. işte bu adama Eldebir lâkabı takılıvermişti; Eldebir Mustafendi… dişin mi ağrıyor? Çağırın Eldebir’i, dolgun mu var? Haber edin Eldebir Mustafa Efendi’ye…

Mayısta ihtiyar hanımefendilerden, kudemayi ecilleyi ricale kadar arzu buyuranlardan kan da alırdı. Eli hafifti. Ömrübillâh enjeksiyon yapmış kimse değildi. Dişçiliği permili olarak, Acemyan Bey’den öğrenmiş, mübareğe sittin sene hizmet etmişti. işçiliği temizdi. Besmeleyi çeker, davyayı dayar, ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet, bir solukta çürük dişi, velev üç köklü azı bile olsa, adamın avucunun içine teslim ederdi.

Evet, arkasındaki hâki renk asker bozması sivil düğmeli elbisesi, çekme potinleri, simsiyah yeniçeri bıyığı, on beş günlük sabunlanmış gibi bembeyaz traşıyla bütün ehli ırz evlerin, sofaları musluklu yalıların baş mutemedi idi. Gecenin her saatinde gelene hayır demez, çağrıldığı dik yokuşlu, azgın denizli yerlere koşa koşa giderdi. Verilmese de olurdu. Öyle fatura yollamak, haber göndermek, surat etmek, darılmak, selâm vermemek, lâkırdı dokundurmak, bir daha gitmemek elinden bile gelmezdi.

Bir sonbahar günü, hani kılıç avcılarının bağrıştıkları, kış rüzgârlarının seslerini uzaklara doğru uçurduğu, olukların ihtiyaten Yahudilere tamir ettirildiği, saksıların don korkusundan içeri alındığı, pencerelerin kâğıtlandığı mevsim başlangıcında onu o zamana kadar hiç gitmediği bir yalıdan çağırdılar. Kimsesiz, erkeksiz bir yalıdan…

Kahve dönüşü, evinin önünden geçerken seslendim:

— Nasıl Mustafendi kısırganmadılar ya…

— Geç Allahını seversen!.. Diye cevap verdi.

Allah bilir ya, ben bu cevabı da, sesinin perdesini de pek beğenmedim. Ertesi akşam vapurda dalgındı. İki, üç gün üstelemedim, bilirim ağzı sıkıdır.

Daha ertesi gün vapurda hem ufladı, hem de fakfon gözlüğünün üstünden etrafa kötü kötü baktı.

— Sende ne var Allah aşkına? Dedim.

Bırak, işte o kadar!… Dedi.

Kurban bayramının haftasına doğru idi. Beni bir kenara çekti. Cebinden birinci nevi, dört buçukluk, zıvanalı bir paket çıkardı:

Sen anlarsın, dedi, bu ne demektir?

İçini açtım, iki sigara vardı, birinin ucu yanmıştı, ikisi de yatar gibi yanyana konmuştu.

— Bunun manası ne olacak!.. dedim. Hediye eden seni seviyor, ateşinden yanıyor, seninle yanyana yatmak istiyor.

Ömründe ilk defa hicabından yüzü kızardı, gözleri çakmak çakmak yandı. Bana:

— Sen de utanmaz olmuşsun meğer, o nasıl lâkırdı? dedi.

İçim fırsattan istifade alay istiyordu. Fakat kimin haddi. Nihayet bir gün dinime, imanıma, çoluğuma, çocuğuma yemini billâh ettirdikten sonra anlattı: Yalının kibar hanımı ona işmar etmiş. Gamzelesini trabzan parmaklığına asmış iken cebinde mahut paketi bulmuş. Ehibbadan birinin azizliği zannetmiş. Amma paketin bir eşini odada görünce, eh yanlışlıkla halayığın birisi koymuş olacak, demiş. Hanımefendiye gösterecek olmuş, o da:

— İlâhi fem nasıl olur da anlamazsınız? Demiş.

Bîçare dişçi bozulmuş, yer yarılsın dibine geçeyim diyecek olmuş. iş uzasın diye, inci gibi dişlerin birisi düzelirken ağrı ötekine de vurmağa başlamış, ertesi gün çantasında köşesi yanık bir ipekli mendil bulmuş, daha ertesi günü kadıncağız, Mustafendinin elini sıkıp uğuşturmuş.

— E, hiçbir şey konuşmadı mı? Dedim, bana ters ters baktı:

— Sizin için yanıp tutuşuyorum fem. Demiş.

Ya sen ne dedin? Dedim…

Bendeniz mi efendim… diyebilmiş.

— Daha ilk gördüğüm günden beri…

— Amma efendimiz, böyle şeyler bize ayıptır, hem de günahtır, zatıâliyeniz kölenizin kerimem yerindesiniz, duyanlar bana ne der, size ne söylerler…

Başlamış hanımefendi hüngür hüngür ağlamağa.

— Amma da toy imişsin Mustafendi… diye payladım, hiç bir seven kadına bu muamele olur mu?

Bana ağlar gibi baktı:

— Çantayı, sandığı toplar toplamaz kaçtım, dedi. Ben bu yaştan sonra namusumu iki para edemem… Cenabı Hak haramı nasip etmesin…

FAHRİ CELÂL GÖKTULGA

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 20 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın