Deniz Feneri

Deniz Feneri

Fenerin ışığı bir an kadının yüzünde durup geçti. Bu bir an içinde erkek, kadının saklamayı başaramadığı yüzünde, iyice derinleşmiş birkaç çizginin, yılları top top ve acımasız bir hoyratlıkla bir araya getirdiğini, o bir zamanların pürüzsüz pırıl pırıl yüzünü dileğince parçaladığını gördü. Fakat gözleri değişmemişti; yıllar nedense bu her zaman çocuk ve yıllarca önce de her şeye hayran ve güzel bakan gözleri gölgeleyememişti. Kadın, kuşkusuz, yüzünde çizgi çizgi toplanan yılların farkında idi. Belki de, yirmi yıl sonra, bunun için bu saati, bu karanlığı, denizin aşağıda böyle kaskatı bir karanlıkla uçurumlaştığı bu yeri seçmişti. Deniz fenerinin arada bir, kadının yüzünü yalayıp geçmesi ve sonra tâ ötelerde uçurumlaşan denizi bir ışık seli ile yıkaması olmasa, erkek kadını göremeyecekti.

Erkek “Acaba benim yüzümde de yıllar çizgileşti mi ki?” diye düşündü. Yıllar var ki yüzünü unutmuştu. Kadın da bu yüzü merak ediyordu, ama, masaya oturduktan sonra, gazinonun bu kuytu köşesinde, deniz fenerinin ışıklarının erkeğin arkasından vurduğunu ve onun yüzünü büsbütün kararttığını görünce üzülmüştü. “Keşke” diye düşündü, “daha erken bir saatte buluşsaydık”. Ve başını önüne eğdi. Fenerin ışığı bu defa, kadının ışıkla birleştiği zaman ağardığı iyice belli olan saçlarım ıslatarak geçti.

Erkek, kadının içinden geçenleri anlamıştı. Kadının yüzünü göstermemek için eğdiği başını eskisi gibi avuçlarının içine alıp tutmak, sonra yavaş yavaş kaldırmak ve çocuksu gözlerini yirmi yılın ardından görebilmek için kıpırdanan ellerini zor tuttu. Başını uçurumlaşan denize doğru çevirdi. Bir şey söylemiş olmak için “Ay doğacak galiba” dedi, “doğması gerekti oysa, gecikti.”

Sesi titrekti. Kadın “Yirmi yıl önce de böyle idi bu ses.” diye düşündü. “Yumuşaktı.. sevgi vardı.” Belki karanlıktan, belki fenerin düzgün ölçülü aralıklarla ve sessizce gelip geçen ışığından kadın, sarhoş bir ezikliğin elindeydi. Belki de yirmi yıllık bir özlem ve birdenbire, sanki kendiliğinden olan bu buluşma, kadını bir deniz serinliği ve tatlı ürpertisi içinde eritiyordu. Elini erkeğe doğru uzatmak istedi. Yine sert kemikli, yine kıllı, yine güven dolu olarak kaldığını sandığı o yirmi yıl önceki eli tutacaktı. Ama birdenbire omuz başında bir noktadan, bütün kolu boyunca uzanan damarın çekildiğini, parmaklarını büktüğünü ve istemediği hâlde elini geri çektiğini duydu, güvenemiyordu.

Erkek, “İstersen daha geriye, şu ışığın altındaki masaya gidelim, seni iyice görmek istiyorum.” dedi. Bu aslında “Beni iyice görmeni istiyorum” demekti. Belki de “Yüzümün, senin yüzünden değişik olmadığını, saçlarımın ak bile değil cascavlak olduğunu görmeni istiyorum” demekti. “Yaptığını, eserini görmeni istiyorum.’
Kadın, o zaman bu yere, bu biçimde oturmanın da önceden ve kendisi tarafından hazırlanmış olduğunu anladı. Yirmi yıl önce soğuk ve biçimsiz bir evde bırakıp gittiği erkeği şimdi, kötü bir portre olarak görmemek, bir saat için de olsa yirmi yıl önceki ışıklı portreyi hatırlamak için onu böyle, deniz feneri arkasına gelecek biçimde oturtmuştu. Bu buluşmayı hazırlarken, bile bile bu karanlık saati ve bu karanlık yeri seçmişti. “Burada kalsak” dedi, “Daha iyi değil mi? Işığı sevmiyorum artık. ”

Aşağıdan denizin sesi geliyordu. Yumuşak bir hışırtı yukarıya doğru çıkıyor, sonra karanlığa ve deniz fenerinin ışığına karışıyordu. Çok uzaklarda, denizle gök yüzünün birleştiği yerde belli belirsiz bir beyazlık ve kümelenmiş kara bulutlar vardı

Erkek bir cigara yaktı. Çakmağın alevi yüzünü çok yakından, biraz da mübalâğalı bir kızıllıkla aydınlattı. Ve kadın, istemediği hâlde erkeğin bu kadar perişan, yaşlı ve umutsuz yüzü. nü gördü. Yirmi değil de bir yüz yıl oturmuştu bütün ağırlık ve bütün korkunçluğu ile bu yüze. Kadın gözlerini kapadı. Erkek “Keşke” dedi “keşke ışığı her zaman sevseydin.” Cigarasından arka arkaya birkaç soluk aldı. “içinde bir ışık yanmışken onu söndürmeseydin.”

Kadın “Onu ben söndürmedim” dedi. Erkek, “Şimdi beni suçlayacak” diye düşündü. Ama kadın “Kendisi söndü” diye devam etti. “O ışığı yakmak ve söndürmek benim elimde değildi. İsteğim dışındaydı. Sende olduğu gibi.” “Doğru” dedi erkek de. “Bende olduğu gibi ama ben, ve sen diye düşünmemiştim. Sen derken biz demek istiyorum. Biz de ışığı yitirmemeliydik demek istiyordum. Yoksa…”

Cigarasını aşağıya, denizin karanlık bir uçurum gibi derinleşip hışırdadığı boşluğa doğru fırlattı. “Seni bilmiyorum ama ben yirmi yıldır işte şu karanlık boşluk gibiyim. Derinden derine hışırtılı bir boşluk. Arada sırada fırlatılan yanar bir cigara bu boşluğa düşüyor. Ama o küçük ateş bir ışık olmadığı için aydınlatmayı değil yalnız yakmasını biliyor.

“Suçluyum” dedi kadın birdenbire. “Bunu, seni bırakıp gittikten sonra daha iyi anladım ama bunu bana şimdi hatırlatma. Beni suçlama.” Sustu. Sanki deniz ve denizin ötesi de birlikte susmuştu. Erkek, “Seni hiç bir zaman suçlamadım” dedi. “Bunu düşünmedim bile, zaten, her akşam, seni evde bulamayacağımı, bırakıp gitmiş olacağını düşüne düşüne eve dönmek beni buna alıştırmıştı. Gidişin, sadece korkumun doğrulanması oldu. Ve o korku içimdeki ışığı söndürdü. Belki de o ışık daha önce sönmüştü de ben o gün, gittiğin gün, söndü sanılını.”

“Nasıl?” diye coşkuyla sordu kadın. “Demek sen de istiyordun bunu? Gitmemi sen de istiyordun?”

Erkek bir tuhaf güldü. “Böyle bir şey söylemedim” dedi, “hatırlıyor musun?” diye ekledi. “Seni ilk gördüğüm günlerde, bir gün yine böyle oturmuştuk; o zamanlar ellerimizi korkusuzca tutabiliyorduk. Gözlerimiz dışarıya, içeriye bakıyordu. Yüzlerimizde yabancı çizgiler yoktu. İçimizde yanan ışığın aydınlığı saçlarımızda dolaşırdı. Sana, lisenin ilk sınıfında, daha çocukken Tanrı’yı nasıl gördüğümü anlatmıştım. Bir bahçede idim. Uzaklara bakıyordum. Sabahtı. Henüz güneş doğmamıştı. Şehrin evlerinin üstünden tâ uzaklarda, kül rengi bir aydınlık içinde sivrilen bir dağ bana gittikçe yaklaşıyordu. Bulunduğum yerde o dağ bana hem evlerin üstünden elimi uzatıp tutacak kadar yakın, hem yüz yıllar boyu uzaktı. Birden nasıl oldu bilmiyorum, ortalık mavinin, kırmızının ve yeşilin en duru, en aydınlık tonlarıyla parıldadı. Milyonlarca kilovat gücünde bir ışık gök yüzünden o dağın tepesine akmağa başladı. Birleşme noktasından dönerek savrulan ışıklar bütün kenti sardı. Pırıl pırıl yıkadı. Sonra dağ eridi. Küçülmeye, bana doğru akmaya başladı. Tanrı, ışık olup yayılıyordu, beni de şehirle birlikte yuyup arıtıyordu. Ve ben büyüyordum. Küçülen dağ ayaklarımın altında ışık olup kalmıştı. Her yer ışıktı. Sessizlik bile ışık olmuştu. Uyandığım zaman titriyordum.

Bunu sana, ilkin sana anlattığım zaman titredin, ürperdin daha doğrusu.”

Fenerin ışığında erkek kadının yüzündeki çizgilerin silindiğini, pürüzsüz pırıl pırıl parıldadığını gördü. Sanki az önceki kadın görünmeden kalkmış, yerine otuz yıl önceki kız oturmuştu. Elini uzattı düşünmeden. Kadın ılık, yumuşak ve dost elini tuttu. Kadın, “Evet ürpermiştim” dedi. “Çünkü ben de Tanrı’yı görmüştüm. O gün, çok istediğim hâlde sana anlatamadığım düşümü, şimdi anlatabilirim.”

“Orta okuldaydım. Bir gece her zamanki gibi yatmıştım. Bir beyaz ışığın aydınlattığı mermer bir yolda yürüyordum. Gümüş parlaklığında bir ışık yolumu hem aydınlatıyor, hem bütün çevremi kaplayan mermerleri bir pamuk yığını gibi yumuşatıyordu. Sabahtı iyice biliyorum. Birden Türkçe bir ezan sesi duydum. Sıcak, yürekten gelen, öylesine bir tatlı ses, sağımdan bulutları yırtıp göğe yükselen bir minarede ezan okunuyordu. “Tanrı uludur” diyordu. “Tanrı’dan başka yoktur tapacak” diyordu. Ve ses bir ipek yumağı gibi dağılıp gök yüzünde toplanıyordu. Orada, o sesin toplandığı yerde birden bir ışık, göz kamaştıran bir ışık dalgalandı. Ve, daha bir eşini görmediğim bir yüz, ışık olup gülümsedi. Sonra o ışık konuştu. “Ben Tanrı’yım kızım” dedi. “Ben Tanrı’yım korkma.”

Kadın sustu, Erkeğin avucundaki eli garip bir ateşle yanıyordu. Çekmek istemedi. Erkek, “Sonra?” dedi “Sonra niçin yitirdin içindekini?”

Kadın, öteki elini cigara paketine uzatırken “İçimdeki zenginliğe dayanamadım” dedi, “Belki de sendeki ışığı görünce, ben içimdekinin güçsüzlüğünü anladım. Benimkini gölgeliyordu. ”

“Ne kadar yanlış” diye haykırdı erkek deli gibi. “Ne kadar yanlış! İçimdeki ışığı güçlendiren sendin oysa. Bunu anlamalıydın”.

Kadın sarsıldı. Yirmi yıl önce “Acaba?” diye kuşkulandığı sorunun karşılığını bu kadar kesin ve inandırıcı almak, onu birdenbire ihtiyarlatmıştı. Erkek, çaresizlik içinde elini çekiyordu. Kadın bırakmadı. “Bırak” dedi, “Elin eskisi gibi gerekli bana.

Sustular. Aşağıdan denizin hışırtısı daha çok duyuldu. Deniz feneri, ışıklarını dört bir yana yine sessizce dağıtıyordu. Kadın, bu ışıklardan saklamak istediği yüzünü tâ ötelere, denizle gök yüzünün birleştiği yere çevirmedi. Orada biraz önceki beyazlık iyice artmıştı. Kapkara bulutlar öbek öbek dağılıyordu. Ay, bir şerit gibi görünüyordu. Yavaş yavaş denizden ve karanlıklardan sıyrılıyordu. Kadın, bir düş içinde konuşuyormuş gibi “Ay doğuyor” dedi, “Gecikti ama; yine de güzel doğuyor.”

Erkek de baktı; karanlıkların ve denizin kalın bir sessizlik içinde parçalandığını duyuyordu sanki. Ay, bu parçalanışın içinde mutlu bir tebessüm gibiydi. Kadın, öteki elini de erkeğe uzattı. Fenerin ışığı, kadının yüzünden bir daha geçerken, yüzündeki yirmi yıllık çizgileri de alıp götürmüştü.

MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 20 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın