Çıkmaz Sokak

Eşek kayaların arasındaydı. Bize kalsa belki göremeyecektik ya, Arap Niyazi’nin yaygarasıyla hepimiz o tarafa döndük.

— Eşeğe bakın, diye bağırıyordu Arap, bu cehennemin dibinde eşeğin ne işi var yahu?

Denize girdiğimiz yer, adanın arka taraflarında öyle pek kimsenin uğramadığı bir koydu. Biz Arap Niyazi, Avcı Saim, Kızgın Zeki, iyi Ahmet, hep beraberdik. Avcı bu kayalık denizin tiryakisiydi. Onun zoruyla tepmiştik yolları. Arap’ın ağzı hâlâ açıktı.

— Bu eşeğin ne işi var bu kayaların arasında yahu? Nasıl gelmiş, nasıl inmiş o uçurumlardan?

Avcı:

— Aptal Arap, dedi, senin aklın erer mi o eşeğin hesabına… Canına tak demiştir çalışmak fakirin, kirişi kırıp soluğu burada almıştır işte… Sahibinden saklanmıştır.
Gerçekten, eşek öyle bir yerde duruyordu ki, buraya nereden geldiğine akıl erdirmek zordu. Bir taraftan dik, çam ağaçlarının bile zor tutunduğu bir uçurum iniyor, iki taraftan sarp kayalar yükseliyor, beri taraftan da deniz yolu kapıyordu. Eşek, uçurumun, kayaların, denizin arasındaydı. Hiç kımıldamaksızın, heykel gibi duruyordu. Kızgın Zeki kaşlarını çatıp:

— Eşeğin bu kadar gururlusunu ilk defa görüyorum, dedip hiç sallanmıyor, kendini beğenmişin züppesi..

Avcı:

— Ben şimdi kımıldatırım, onu, deyip yerden bir taş aldı.

Tam nişan alacağı sırada iyi Ahmet tuttu kolunu..

— Yapma, dedi acıtırsın hayvanın bir yanını… Avcı :

— Ulan, dedi, sen de her şeye mani olursun. Seni anan dünyanın işlerine engel olasın diye doğurmuş garanti.

Taşı hızla fırlatıp attı. Taş eşeğin biraz ötesinde yere düştü. Eşek kımıldamadı. Arap Niyazi kıkır kıkır gülmeye başladı.

— Yaşşa be Avcı, dedi, sen de tam avcısın ha… Manda kadar eşeğe rastlatamadın taşı… Bak oğlum, hedef nasıl bulunur, gör de öğren…

Arap yerden bir büyükçe taş aldı. Uzun parmaklarıyla taşı kavrayıp, kalın, sarkık dudaklarını büzdü, gözünün tekini kapayıp olduğu yerde yaylanarak hızla fırlattı. Taşın eşeğin karnından pat diye ses çıkarmasıyla eşeğin kıpırdaması bir oldu. Hayvan ileri doğru bir yürüdü. Ama, birden topallayıp olduğu yerde kaldı. Eşek, sağ arka ayağını yere basamıyordu.

Avcı:

— Vay, dedi… ayağı kırık bu garibin be… Bırakmışlar kimsesizi buraya.

İyi Ahmet:

— Hadi bakalım, dedi, taşlasanıza bakalım, engel olmuyorum işte…

Arap:

— Elim kırılsaydı da atmasaydım taşı, diye söylendi.

Kızgın Zeki:

— Hangi eşşeoğlueşşek, dedi, hangi eşşoğlueşşek bıraktı bu hayvanı buraya kim bilir?

Denize girmenin, güneşte yatmanın tadı kalmamıştı. Birdenbire ne emiz, kahkahalarımız bıçakla kesilivermişti sanki…

Burada, bu canım güzelliklerin ta ortasında, bir can ölüme bırakılmıştı. İnsanlık, merhamet falan, hep düzmeceydi, hep süstüp sahteydi. Yahu… Hey Allah’ım.. Şu garip eşeğin ne günahı vardı be? Ne suç işlemişti bütün hayatı boyunca bir canavar herife para kazandırmaktan gayri? Ve o herif hangi deyyus ise, hayvancığın kafasına üç kuruşluk bir kurşun sıkmaya kıyamamış, onu işte böyle açlıktan, susuzluktan yavaş yavaş erimeye, bitip tükenmeye bırakmıştı. Adadaki çiçekçilerden tanıdıklarımı birer birer gözümün önünden geçiriyordum. Ama boşunaydı. Onları gözümün önünden geçirsem de geçirmesem de boşunaydı. Hiç bir şey değişmeyecek, eşek burada günlerce can çekişip, “bir su veren yok mu?” bile diyemeden susuzluktan göçüp gidecekti.

— Daha şimdiden sıfırı tüketmiş hayvan, dedi Avcı, bak nasıl sendeliyor. İyi Ahmet:

— Bir şey yapamaz mıyız çocuklar, dedi, şu hayvana bir yardımımız dokunmayacak mı?

Kızgın Zeki:

— Dokunmayacak, diye kestirip attı, şimdi ahlanıp vahlanıp şuradan gider gitmez de keyfimize bakacağız. Ne ayağı kırık eşek kalacak aklımızda, ne de bir şey… Oğlum, ayağını kırmamaya bakacaksın bu dünyada… Yoksa gittin gürültüye.

Arap Niyazi:

— Hiç olmazsa hayvana yaklaşabilecek bir yol bulsaydık, dedi, belki su falan getirirdik.

Avcı:

— Ona en büyük iyilik kafasına bir kurşun sıkmaktır, diye karşılık verdi.

Arap:

— Ne yapsak, dedi, bucak müdürüne mi söylesek acaba?

Kızgın Zeki:

— Gülerler sana, deyip acı acı güldü, hem acırlar, hem de gülerler sana yavrum. Kibarcası saflığına, mertçesi aptallığına gülerler senin.. Ulan, sen hangi hayal dünyasında yaşıyorsun hacı? İnsanları kollamaya gücümüz yetmiyor, elin eşeğini kim ipler senin?

— Zaten dedi, Avcı, sahibi öyle bir yere getirip bırakmış ki, hayvanı, Azrail’den başka kimsenin yardımı dokunamaz ona artık.

Arap:

— Azrail’in işi yok da, dedi, eşekle uğraşacak. Muhakkak unutur; unutunca da hayvan ölemez burada bir türlü.

Kızgın Zeki, yakışıksız gülüşüyle tekrar güldü:

— Ne haber, dedi, demin hayvana yardım edelim diye can atıyordunuz, şimdi de ölmeyecek diye oturup ağlayacaksınız, nerdeyse. Avcı, sen git getir tüfeğini de hayvanın kafasına bir kurşun sıkıver.

Avcı :

— Benim tüfek, dedi, ta Küçükçekmece’de.. Ordan buraya tüfek mi gelir?

Arap:

— Bırak yahu, diye bağırdı, zaten hayvanı yanlış bir yerinden vurursun sen… Demin attığın taştan belli senin avcılığın…

Eşek, uzaktan bizi görmüştü. Öyle, düşünceli düşünceli bizden yana bakıyordu. Gözlerini hiç ayırmıyordu üzerimizden.

İyi Ahmet:

— Bu eşek, diyordu, bu eşek şimdi hepimizden daha insandır. Siz anlayamazsınız bunu..

Arap:

— Kim bıraktıysa bu hayvanı buraya, Allah belâsını versin, dedi.

Avcı birden ayağa kalkıp:

— Ben çok yandım, diye mırıldandı, atlıyorum artık..

Kayanın üzerine çıkıp balıklama suyun içine daldı. Biraz sonra başı suyun üzerinde göründü.

Arap merakla:

— Nasıl su, diye bağırdı, sıcak mı?

Avcı denizin içinden:

— Hamam gibi, diye seslendi, ısıtılmış gibi vallaa..

Birer birer kalktık. Suya doğru yürüdük.

ZEYYAT SELİMOĞLU

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 20 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın