Aciz-Tektaş Ağaoğlu

Orada yeşil, yumuşak çimenlerin üzerine oturmuş, gözlerinden biribiri ardısıra yuvarlanan gözyaşları arasından bana bakıyor, bir eliyle bacağını tutarken öbür elini bana doğru Uzatıyordu. Üzerinde mavi renkli bir hırka vardı. Hırkanın kolunun ağzı geriye, kendi üzerine kıvrılmıştı. Ona doğru ilerledim.

Fakat beni karşılayan gözlerinin gerisindeki acıdır.

Bu acıya benim vereceğim cevap ne olacak? Bu acıyı avucumun içerisinde tutup yatıştırmağa, bağrıma basıp uyuşturmağa, onunla paylaşmağa mı çalışacağım? Çünkü kendi kendime diyorum ki, işte o orada mevcut, bu acı, işte orada, karşımda bir gerçek. Fakat…

Ona doğru ilerlerken çimenlerin sarı yeşil parıltısı gözlerimi kamaştırdı. Gerideki bahçe duvarını gözden saklayan mor leylâklardan etrafa hafif, serin bir koku yayılıyordu. Elini tuttum. Islak, yapışkan, titreyen bir eldi avucumun içerisine gelen. Parmaklarıyla elimi sımsıkı kavrayıp bütün kuvvetiyle tutundu.

— Bak, dedi, ne yaptım! Bak, ne oldu! Aaaa!..

Biribirine sımsıkı yapışmış titreyen dudaklarına, parıl parıl buğulanmış yaşların gerisinde garip, dokunaklı bir ifadeye boğulmuş gözlerine baktım. Evet! Gözlerinin gerisinden beni karşılayan, beni karşılamağa çabalayan, elimin altındaki bu ıpıslak, sımsıcak titreyen acıdır. Bir tarafa doğru öyle uzanmış kalmış bu bacağın ta içerisinden, kemiğin tam ortasından, etrafından kabarıp gelen, bütün vücudu geçip beynin içerisine yayılan, gözlerin arkasına dolduran, gözlerin ince, şeffaf, parlak perdesine dayanıp gözlerin gerisini karartan çılgınca acı… Ona nasıl ulaşacağım? Varlığına nasıl nüfuz edeceğim? işte orada, gözlerinin gerisinde, beni bekliyor, elele tutuşup leylâkların birden ağırlaşan kokusu içerisine beraberce karışmamızı bekliyor. Nasıl? Nasıl?

— Ne oldu? Nasıl oldu?

— Düştüm.

— Nasıl düştünüz?

— Düştüm… Acıyor..

— Çok mu fena?

— …

Birden elimi bıraktı. Etekliğini yukarı doğru çekip elleriyle bacağının üzerine bastırdı. Bacağının dizine kadar kısmı yer yer kırmızıyla karışık bir nevi esmer renkte ve sert görünüşlü, dizinden yukarısı bembeyaz ve yumuşaktı. Elimi uzatsam, bu andaki bu tuhaf biçimli, tuhaf renkli, tuhaf görünüşlü et parçasının üzerine koysam; belki onu yumuşak bulacağım, parmaklarımın ucu hafifçe içeri doğru gömülecek, beyaz derinin ince sertliğinden sonra etin hafif sıcaklığı parmaklarımın arasında oynayıp avucuma yayılacak… Fakat elim orada ne bulacak? Aradığım, elde etmek istediğim, elimin altındaki bu yumuşak, biçimsiz, şekilsiz manasız cismi, için için yakan, kavuran, çılgına döndüren acıdır. Her zamanki ağır başlı, sakin, vakur, simsiyah gözlerini sanki tâ içerisini görüyormuş gibi insanın yüzüne diken bu kibirli kıza daha dün tanıdığı yabancı erkeğin yanında, gün ışığında, bacaklarını çırılçıplak ve bembeyaz açtırtan acıdır…

Elimi uzatsam, elimin altında bu acıyı bulacak mıyım?

— Söyleyin, dedim, size nasıl yardım edebilirim? içeri girmenize yardım edeyim mi? Yoksa azalıyor mu? Burada biraz daha kalmak mı istersiniz?

Üzerindeki mavi hırkanın düğmeleri beyaz kemikten diye düşünüverdim birden. Etraflarında iki sıra incecik oymalar var. Sağ elinin orta parmağında altın nişan yüzüğü, elmas kakmalı. Şimdi benim yerimde o uzun boylu, dalgın, hazin, bakışlı adam olsaydı…

Avazı çıktığı kadar bağırmamak için müthiş bir irade kuvveti sarf ederek, biraz sakinleşmiş bir sesle :

— Lütfen yardım edin de dedi, şu arka bahçedeki şezlonga kadar gideyim.. Belki biraz sonra azalır…

Ona doğru eğildim. Ellerimle koltuklarının altından tutup ayağa kalkmasına yardım ettim. Sonra o bir kolunu benim boynumun, ben bir kolumu onun belinin arkasına dolayıp yanyana şezlonga doğru yürüdük. Ilık sabah güneşi şezlongun tek başına durduğu, âdeta birisini beklediği yerde çimenleri yeşilli sarılı bir parıltıya boğmuştu. Gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu. Onun hırkasının mavi yününü boynumda hissediyordum. Birden tam karşıdaki evin kapısı gürültü ile kapandı. Yanıbaşımda, kollarımın arasında ılık, hafifçe ıslak, hafifçe titreyen, bir ağırlık vardı. Bu ağırlık şimdi, şu anda bütün mevcudiyetiyle bir tek şeyle meşgul, bir tek şeyin hâkimiyeti altında; ve benim yanıbaşımda, kollarımın arasında, avucumun altındadır. Fakat ona hâkim olan şey… o nerede? Ne biçim bir şey? Ona nasıl erişeceğim, beni ondan ayıran, ona bu kadar yakın iken beni ondan, o kadar uzak tutan engeli nasıl aşacağım? Nefesini yanağımda hissettiğim, gözyaşları elime bulaşan, sıcaklığı, sertliği, ağırlığı vücuduma yaslanan bu vücudu benden ayıran, ayrı tutan ne?..

Halbuki onun şezlonga oturup arka üstü yaslanmasını, gözlerini kapatıp derin derin nefes alışını gördüğüm anda, güneşin sıcaklığında, biliyordum ki, göz kapaklarının altında ve göğsünün inip kalkışında beni karşılayan hâlâ o acıydı…

TEKTAŞ AĞAOĞLU

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 20 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın