Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.

Karımı düşünmek istedim. Henüz kendi, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi… Ne yapmalı?

Radyo’ya gittim uzun dalga bomboştu. Orta dalgada öyle… Uzun uzun esnedim. Kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…

Her şey canlanıverdi. İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim

– Hürrem

Görpecik seni işittim.

– Efendim!

Gelsene biraz, dedim.

– Ne var? diye sordum.

Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?

– Gel hele, dedim.

— Ama yemek yemek yetişmeyecek sonra.

Varsın yetişmesin, diyecektim fakat lüzum kalmadı. Keman susmuş bed bir ses hiç sevmediğim bir dilde konuşmaya başlamıştı. Bana içim yeniden boşalıverecekmiş gibi geldi. Mutfağa geçtim keman sesinin getirdiği iştiyak ile ılık hatırayı kaybetmek istemiyordum.

O bir şeyler yapıyordu: başını bile çevirmeden, rastgele bir gülüşle:

– Ne var diye sordu.

– Hiç! Dedim. Hâlbuki aynı an içinde, saçlarını avuçlayıp yüzünü bu kadar geri çevirmek ve ‘sen niçin o günkü gibi değilsin?’ diye bağırmak istiyordum.

Masanın üstü karmakarışıktı: bir tepside pirinç vardı; onu sabahleyin karşı karşıya ikimiz ayıklamıştık. Sabah hava güzeldi, gezmeyi tasarlamıştık. Ötede soyulmuş havuçlar duruyordu… Ve o bana bakmıyordu bile…

Umursamadan:

– Ne düşünüyorsun? dedi.

Dişlerimi sıktım, birdenbire başını çevirerek!

– Ne yapıyorsun orada? diye bağırdı.

Ekmek bıçağını almış, havuçlara hücum etmiştim. Ben bunun farkında değildim fakat istifimi bozmadan:

-Hiç! dedim. Pilav için hazırlıyorum.

Bu esnada: demin ‘havuçlar benden mühim diye düşünüyordum.

– Delirdin mi sen, Allah aşkına.

İşime daha dikkatle devam ettim. Biraz hırçınlaştı:

Sonra bir işe yaramayacak havuçlar

Oralı olmadım. Sesini biraz daha yükseltti.

– Bırak artık, aklanmaksa bu kadar kâfi… Hayretle ona baktım. Sesim gayet sakindi.

Sen bunu eğlence mi zannediyorsun?

Oda tıpkı benim gibi sakinleşiverdi.

Demek havuçlu pilav da oluyor?..

İzah ettim:

— İnsanlar umumiyetle böyledir yavrum. Bilmedikleri şeyleri asla olmazmış farz ederler. İlim zihniyeti işte bununla mücadele eder Tavada yağ cızırdıyor, o beni ses çıkarmadan dinliyordu. Havuçların en güzelini seçerek devam ettim.

— Sen şimdiye kadar havuçlu pilav görmediğin için şimdi bunu olmaz zannediyorsun.

— Peki, sen gördün mü? Diye sordu.

— Hayır! Dedim, fakat neden olmasın?

— Olsa ne çıkar? Sen bildiğimiz pilavı beğenmiyor musun?

— Anlayışsızlığa açıyormuş gibi güldüm.

— Beğeniyorum hem de çok beğeniyorum. Hatta daha da çok beğenebilirim. Fakat bu ondan da daha çok beğenilecek pilavı arayışıma mani olabilir mi? Ben iktifa etmenin fazilet olduğuna inanıyorum. İnsanlığı bu hale getiren bu fazilettir. İlmin anası bu fazilettir. Benim istediğim, bu faziletin mutfağımıza da girmesidir.

– Bu mutfak sadece benimdir, yani demek istiyorum ki sen şimdi burada fazlasın.

Açık ela rengi iri gözleri çakmak çakmaktı. Güzel kaşlarının arasında incecik bir çizgi belirmişti. Kasılı dudakları hafifçe titriyordu. Sesine korkunç bir tatlılık vererek ilave etti:

– Haydi sen odana git, kitap oku, esne veya uzan!

– Pilavı hazırlamadan nasıl giderim canım? dedim.

Ve mani olmasına fırsat vermeyecek kadar süratle, fakat sükûnetimi bozmadan pirinci maltızın üstündeki suya salıverdim. Arkasından havuçları boca ettim. Atıldı, fakat geç kalmıştı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Bu haliyle ilk randevumuzdaki kadar güzeldi. Ve bu hiddetini mağlup edebilmek bana ilk aşkı kadar tatlı gelecekti. Birden bire kucakladım; öptürmedi. Üstelik iki tanede tokat attı.

— Sana ne oluyor böyle gözüm? dedi.

Fakat dinleyen kim?

– Çık buradan. Git diyorum sana! dedi.

– Şaşılacak şey! dedim. Buradan çıkarım da nereye gideyim o bana evin dünya kadar geniş, uçsuz bucaksız olduğunu anlatmak istiyor; bense, belki de doğruluğunu sezdiğim için, o da mutfaktan başka bir yer olabileceğini kabul etmek istemiyordu.

Demek beni evden kovuyorsun? dedim. Bunu da nereden çıkardın?

Fakat izaha lüzum gördüm:

– Mademki öyle istiyorsun, peki. Beni bu kadar anlayışsız mı zannediyorsun? Zaten bu sabahtan belliydi. Sinemaya gidelim dedim, yağmuru bahane ettin. Tavla oynayalım dedim. Okuyacağım dedin. Mademki istiyordun niçin şimdiye kadar durdun. Seni tutan kim, hadi ne duruyorsun vakit kaybetme.

Ona gözlerimi kısarak bakarken bıçağı kuvvetle masaya sapladım ve dışarı çıktım. Arkamdan tekrar:

– Git! diye bağırdı. Biran durakladım. Niye gidecekmişim sanki… Ona bir galibiyet vesilesi olsun diye mi? Nasıl olsa geri döneceğimden emin, göğsünü gere gere ‘git!’ diye meydan okuyor.

Fakat olmadı! Sandalyeleri devire devire gittim. Bu sırada ‘dönüşten dönüşe fark var’ diye mırıldanıyordum.

Sokak kapısına vardığım zaman mutfağın eşiğine çıkarak:

– Pilavı berbat ettin şimdide gidiyorsun, dedi.

*

Caddeye çıktığım zaman içimde şu zıkkımı adam gibi içmeyi hala öğrenemedim diyerek bir arkadaşa hasret vardı.

Pilavı berbat etmişim. Sesi kulağımda yeniden belirdi. Fakat bunu söylerken bir tuhaftı.

Ben arkadaş falan istemiyorum bir kurt gibi yalnız olmalıydım; yalnız ve yepyeni bir yaylada

Yağmur ne güzel çiseliyordu. Fakat insanlar bana yabancı bana aldırış etmeyen insanlar. Hâlbuki ben, meselâ şu kadını sevebilirim, şu adamla pekâlâ dost olabilirim, ama onlar geçip gidiyorlardı. Rastgele bir meyhaneye girdim. Büfenin ortasındaki taburelerden birine oturdum. Bir hamlede bütün şişeleri boşaltmak istiyordum. Bir kadeh, bir kadeh daha, bir kadeh daha…

Yanımdakiler mesut insanlardı. Hele biri ki beni saadetten kolayca tiksindirebilirdi, çocuklarından, karısından binlerce liradan bahsediyor. Hâlâ isimleri sayıyordu. Büfeci ona votkasıyla birlikte bir parça da limon getirdi. Adam limonu kadehe sıkmak için bir hayli uğraştı. Su yerine çekirdek sıkıyor ve beni eğlendiriyordu. Alay etmek için mükemmel bir fırsattı.

Halinden anlamam ama beyefendi dedim. Şu elinizdekinin ilk görüşte limon olduğunu söyleyebilirim. Adam bana tuhaf tuhaf bakarak;

Limoncu musun? Dedi.

O budala, bu sözdeki nükteyi asla kastetmemişti bana eminim. Fakat gene de çileden çıktım.

– Evet, dedim. Ben limon üzerine ihtisas yaptım. İtalya’da, Tirino’da, mektebin bahçesinde seksen yedi çeşit limon vardı!

Adamın gözleri hayretle açılmıştı:

-Seksen yedi çeşit mi?

– Pardon dedim, acele ile yanlış söyledim, sadece yetmiş sekiz çeşit. Bakın istiyorsanız size isimlerini sayayım ama ne lüzum var değil mi? Çeşit çeşit limonlar, renkleri ayrı sekilerli ayrı tatları ayrı limonlar.

Büfeci de beni dinliyordu:

– Tatları ayrı limonlar da var mı? Diye sordu.

Onu ‘sen işine bak’ der gibi şöyle süzerek:

– Siz bana bir porsiyon havuçlu pilav getirin! Dedim.

–Havuçlu pilav mı?

– Sahi dedim siz bilmezsiniz. Pilaki olsun!

Yanımdaki adam gözlerini bana dikmişti. Derin derin içimi çektim:

-Bu benim karımın, rahmetli karımın yemeğiydi.

–Rahmetli mi dediniz?

Dik dik baktım:

– Bu şaşılacak bir şey mi?

Adam kekeledi:

– Hayır! Estağfurullah! Gençsiniz de!

— O benden gençti. Ve biz beş aylık evliydik.

Adam bana karşı bir kardeş kesilivermişti. Bu bana pek dokundu.

– Deli gibi severdik birbirimizi… Sonra havuçlu pilav…

Gözlerim yaşardı. Garson pilakiyi getirmişti. Fasulyelere kinle, nefretle bakarak:

– Ben artık yemek yiyemem ki, dedim!

Artık ağlıyordum.

*

Borcumu o adam ödedi sokağa beraber çıktık. Beni gezdirmek, avundurmak istiyor, ısrar ediyordu. Nihayet hüznüm onu mağlup etti ve ben yalnız kaldım. Oh karıma doğru uçma istiyordum. İçimde vicdan azabına benzeyen fakat aynı zamanda çılgın bir neşeyi müjdeleyen bir şey vardı. Bir taksiye atladım.

Yatak odasına yıldırım gibi girdim onu omuzlarından tutarak var kuvvetimle sardım. Saçları dalgalanıyordu, kurtulmak için çırpınıyor fakat gülüyordu. Bıraktığım zaman:

-Sen çıldırmışsın dedi.

Öptüm, yüzünü buruşturdu.

– Sarhoş! dedi.

– Ben havuçlu pilav isterim, açım… dedim.

– Gel!.. dedi. Mutfağa geçtik tabağı getirdi, yarısından fazlasını yemişti. Gülerek:

– Biraz daha itina edilse fena olmayacak, dedi. Vakit bırakmadın ki dedim.

Tağrık Buğra

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 22 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın