Portakalcı İsmet Bey-Emine Işınsu

Alnımın kabağında, “Aptal” mı yazıyor ne, benim göre­mediğim ve başkalarının pek iyi gördüğü. Portakalcıları an­latacağım ya, hayır canım mağazalarda falan da bazen öyle hatta bakkal dükkânlarında.

Ben şahsen saygılıyımdır insanlara, tanımadığım herkese karşı dikkatliyimdir, ilk tanıştığım insanın bir kötü tarafını görünce­ye kadar, onu hemen iyiler hanesine yazarım. Gerçi bende kötüler hanesi pek yoktur ya, neyse. Ama bak portakala, İsmet Bey için düşüneceğim bir kolaylık. Hele bi gelsin pa­rasını almaya… Bir ay evvel kapı çalında, ben beşinci katta oturuyorum, neyse, baktım, bir koca naylon torba portakal yüklenmiş bir adam, şu İsmet Bey… ismini daha sonra öğrendim, ille satacak portakalları, bir metih bir metih. “Bak, az portakal yok bu torbada, dedim, bir de kötü çıkarsa..” Yemin billâh etti, olmadı, “Kötü çıkarsa, çocuklarıma bed­dua edersin ablacığım.” dedi.

“Hadi hadi, dedim, hiç çocuklara beddua mı edilirmiş..” Yan gözle parmağına baktım, bak bu uyanıklık işte, ken­dimden memnun kaldım, parmağında yüzük yoktu… Demek evli bile değil, doğmamış çocuklarına beddua ettire-irice ve şişko dolmakalem misâli bir âlet çıkarıp tarttı; yirmi kilo… Eh verdim kırk bin lirayı, ismini sordum, artık müşterisi olmuştum, on beş yirmi günde bir uğrayacaktı bana. Gülücüklerle kapıyı kapattım..

Doğrusu iyi çıktı portakallar, çocuk çoluk zevkle yedik, hatta benim ortanca pek üşenir portakal kabuğunu soyma­ya, bu kez hiç mızmızlanmadı, pekâlâ soyup soyup, yedi..

Portakallar bitti, ben o gün manavdan üç kilo mandalina alıp geldim ki eve, kapı çalındı, bu kez tüyü taze bitmiş, on beşlik bir oğlan çocuk. Elinde bir koca torba, sıkma portakal… “A yavrum iyi olurdu ama, ben portakala İsmet Bey’in müşterisiyim, ondan başkasından almam, çünkü eli kulağındadır, bugün yarın gelir.” dedim.

“Ablacığım” dedi, neredeyse anneannesi yaşındayım ya, neyse, “Ben İsmet Bey’in oğluyum, kendisi köye gitti, müşterileri bana ısmarladı.” İlk tanıştığıma, hemen iyi damgası basan ben bile, bir an tereddüt ettim, çocuğa inanmadığımı söyledim. Pek bozuldu, eliyle havada anla­şılmaz bir işaret yapıp: “De he şöyle bir adam di mi bu ismet Bey, işte ben onun oğluyum, yalan söylüyorsam gözüm çıksın, iki gözüm önüme aksın..” Ben düşündüm, yaşıtları okul talebesi, bu zavallım karda kışta sırtında torba portakal satmakla uğraşıyor, içim pek acıdı. “Hadi dedim, hadi söylediğine inanmadım ama, alacağım bu portakalla­rı.” Böylece yalanını yutmadığımı, aslında uyanık olduğumu, beni kandıramayacaklarını bir iyice belirttikten sonra, sordum: “Kaça?” On yedi bin beş yüzmüş, benim elli bini bozamadığı için, beş yüz liramı da veremedi, on sekiz bine aldım sıkma portakalları.. İsmini sordum. “Bir daha gelme Muharrem.” deyip kapattım kapıyı.

“İyi, iyi de., diye düşünüyordum, şu portakalları kim sıkacak şimdi, iş yine bana kalacak!” Az pişman mı oldum aldığıma ne, işte tam o an kapı çalındı, açtım soğuktan morarmış bir yüz; “Geçen geldim sen yoktun ablacığım, bey de almadı, yine geldim, çünkü sana söz verdim.” dedi. işte o dakka kıpkırmızı oldum, “Ayol, dedim, senin on beş yaşlarında Muharrem diye oğlun yok mu?” Azca alaylı gülümsedi, “A ablacığım, bi bak bana, daha gencim nerden on beş yaşında oğlum olacak, benimki on iki yaşında anca var.” dedi.. Meseleyi anlattım. “Sakın kusura kalma ama seni aldatmış o çocuk.” dedi.. “Yok, dedim aldanmadım da, acıdım hâline, ne de olsa bu kışta kıyamette, kapı kapı dolaşmak, kolay değil..” İsmet Bey, bu sefer esef etti, “cık cık”ladı, başını salladı: “Elâlemin küçük itine acıyorsun da be ablacığım, bu kışta kıyamette diyorsun da, bak ben sırf sana söz verdiğim için ikinci defa çıktım şu merdivenleri, bana hiç acımıyorsun.” dedi, doğru söylüyordu, ne de olsa ben onun müşterisiydim… yarım ağız; “Çocuğun sattıkları sıkmaydı zaten..” dedim.. “Tamam ablacığım bunlar waşington, bunları da al,bak şimdi istemem parasını, o ite verdin, sende kalmadı biliyorum, ay başında gelirim ben.. “Dur yahu..” dememe kalmadan, yine o dolmakalem tartısını çıkarıp, torbanın ucuna takıverdi, “Yirmi üç kilo, iki bin liradan kırk altı eder, ama ben senden kırk beş alacağım, çünkü ablamsın.” dedi, düşündüm, taksitle bir şey aldım mı, ille fazla para vermek zorunda kalırsın, bu adamcağız, bin lira tenzilât yapıyor, doğrusu kârlıyım… “Olur, dedim, ay başında uğra, al paranı..” Torbayı içeri alırken, biraz ha­fif gibi geldi, yani pek yirmi üç kilo değilmiş gibi… Söylen­dim kendime; “A kadın, senin elin terazi mi, işte o dolmakalem molma kalem, tarttı. Eli yüzü düzgün bir adam, seni aldatacak değil herhalde, hem ben onun müşterisiyim!” böyle dedim, mutfağa sürüklediğim torbayı, sıkmaların ya­nına bıraktım. Derken, şöyle bir baktım, iki koca torba portakal, pek fazla göründü gözüme, Bey kızmasın? Ya bak iyi telef olsun bir şey.. Aldı mı içimi bir endişe.. Ne yapsam Ya-rabbim, saklanıp gizlenecek bir şey değil, portakal bu, çürür, bozulur.. Önce Muharrem’e, sonra İsmet’e acımanın lüzumu var mıydı, işte yine tatsızlık çıkacak, kadın sen, ona buna merhamet edeceğine, biraz kendine acısana…” Yaa, değil mi ya!

Bir sigara yaktım, düşündüm, en iyisi, Nermin Hanım’a gidip sorayım, eğer portakala ihtiyaçları varsa, benden alsın, dedim. Nermin Hanım karşı komşum, doğrusu iyidir, sohbetine can dayanmaz, ama biraz… ne bileyim… Yani pek akıllı geçinir, şimdi şu benim macerayı baştan sona ona anlatmanın gereği yok. Komşum alırken, seni de dü­şündüm.” derim. Öyle de söyledim. Tatlı tatlı güldü. “Sağ olasın benim canım, ama ben dün beş kilo aldım, tombalak bir çocuk getirmişti hani, sana uğramadı mı?”

“Yoo, dedim, yoo tombul çocuk uğramadı, ben İsmet Bey’in müşterisiyim!”

“İyi, dedi, kaçtan alıyorsun?” Soruş tarzında vardı zaten bir bit yeniği, ona ne canım, kaçtan alırsam alayım; söyledim tabii, kahkahayı patlattı: “Ayol komşum, şimdi iki bin liraya portakal mı var, tombul çocuk bana bin beş yüz dedi, tabii pazarlık ettim, bin iki yüze aldım, seni aldatmış bu İs­met Bey!” O dakka, yer yarılsa, yerin içine girsem razıydım.. Çalışmayan kafam bir anda hesabı yaptı, kilo başına tam sekiz yüz lira kaybetmişim, hem de yirmi üç kilo! “Ama benimkiler de waşington, pek güzel.” falan gibi bir şey söy­ledim, “wasingtondan başka portakal mı var şimdi, benim­kiler de waşington tabii..” dedi, “Sana bir kahve yapa­yım..” çıktı odadan., yerimde duramadım, içimde bir sıkıntı., onların evi caddeye bakar, pencereye yaklaşıp etrafa bir göz atayım dedim… Amanın işte orada, portakalcının küçük kamyoneti, direksiyona bizim İsmet Bey kurulmuş, yan pencerenin önünde duran Muharrem’le tombul bir oğlana karşı apartmanın bir dairesini işaret ediyor. Pencereyi açıp bağırsam mı, bir anda aklımdan geçerken, adam bastı gaza, sürüp kayboldu.. Arkada biri tombul, bir sıska iki çocuk bıraktı. İkisinin de ellerinde iki koca torba portakal, gülüştüler galiba, itişip kakıştılar, sonra tombulu karşı apartmana girdi, Muharrem, İsmet Bey’in işaret ettiği apartmana doğru yürüdü.

Nermin Hanım içeriye girerken, sanki o da bakıp; her bir şeyi görüp, anlayacakmış gibi, hemen kaçtım pencerenin önünden, koltuğa çöküp, kahvemi aldım.. “Acaba diyor­dum, hakikaten oğlu mu Muharrem onun, yoksa iş ortağı mı?” O an bundan daha önemli bir mesele yokmuş gibi, düşündüm durdum. Derken aklıma, alnımın kabağında, “Aptal” yazıp yazmadığı geldi.. Mamafih bir daha uğrayacak o ismet Bey bana, eli mecbur parasını alacak.. Kırk beş bin lirayı şöyle bir, hani yüksekten, hani aldanmamış edası ile uzatıp artık müşterisi olmadığımı söyleyeceğim, bak o za­man…

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın