Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Türk romanında Tanzimat yazını dönemi “hazırlık”, Edebiyât-ı Ce­dide (Servet-i Fünûn) Dönemi “olgun bir başlangıç” olarak kabul edilir­se, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yazarların roman ve öykü birikiminin de üçüncü dönemi oluş­turduğu söylenebilir. Bu dönem yazarları, artık daha öncekiler gibi te­maları ve yazış biçimleri birbirine benzeyen yazarlar değildir; bunlar, et­kilendikleri akımlar, yerli ve yabancı romancılar bir yana, her biri birbi­rinden farklı roman anlayışları, dilleri ve anlatımları olan yazarlardır. Bu dönemde Türk romanı, ilk kez bilinçli olarak hem İstanbul dışına, Ana­dolu’ya açılmış, hem de roman kahramanlarının birer toplumsal varlık olduklarının farkına varılarak, “bireysel” kişiliklerden uzaklaşılıp, içinde yaşadıkları toplumun ve bu toplumun tarihsel koşullarının belirlediği kahramanlar yaratılmaya başlanmıştır.

Yakup Kadri, sanat yaşamının ilk yıllarında Fecr-i Âtî topluluğu­na katılır; bu akımın “Sanat şahsî ve muhteremdir.” savsözüyle özet­lenen bildirisine imza atar. Bu dönem ürünlerinde toplumdan soyut­lanmış bireyin duygu ve düşüncelerini coşumcu ve melânkolik bir tavırla yansıtır. Kısa bir süre sonra, yaşanan toplumsal felâketlere ilgi­siz kalamayarak Millî Edebiyat topluluğuna katılır; “Sanat, önce bir toplumun, sonra bir milletin malıdır; sonra da bir devrin ifadesidir.” düşüncesini benimser. Bu tarihten beriye de çalışmalarını roman üs­tüne yoğunlaştırır.

Yakup Kadri’nin romanları bir tür “ırmak roman” türüne sokulabi­lir. Bunlar, Osmanlı – Türk toplumunun Tanzimat’tan 1950’li yıllara kadar geçirdiği tarihsel ve toplumsal dönüşümleri ele alır: Batılılaş­ma sürecinde kuşaklararası çatışma, konak yaşamının ve büyük ai­lenin çözülüşü, geleneksel kurumların yozlaşması (Kiralık Konak [1922], Nur Baba [1922], Hüküm Gecesi [1927]); işgal altındaki İstanbul, İstanbul kentsoylusunun ihaneti ve işbirlikçiliği, Ulusal Kurtu­luş Savaşı sırasında Türk köylüsünün ve aydınının durumu (Sodom ve Gomore [1928], Yaban [1932]); savaş sonrasında Ankara’nın ge­lişmesi, devletin yeniden yapılanması ve devrimlerin yeniden yapı­lanması ve devrimlerin gerçekleştirilmesi (Ankara [1934], Panorama [1953]) Ona göre sanat, tarih ve toplumla hesaplaşan bir uğraş; sanatçı da toplumsal koşulların ortaya çıkarıp biçimlendirdiği bir insandır.

Tanzimat’tan 1950lere Tarih ve Romancı

Yakup Kadri yazmaya 1920’de başlar. Daha önce yayımladığı “mensur şiirler, oyunlar ve öykülerin, yazmaya hazırlık olduğu söy­lenebilir. Yakup Kadri gazetecidir, politikanın içindedir, diplomattır; her şeyden önemlisi yaman bir gözlemcidir. Yazı yaşamının başlan­gıcında dönemin genel koşulları ve eğilimleri nedeniyle “sanat şahsî ve muhteremdir” ilkesini benimsediyse de Balkan bozgununu, kan ve gözyaşı içindeki göçleri, Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisini, 600 yıllık imparatorluğun çözülüşünü noktalayan Mütâreke’ye, işgalin ge­tirdiği onursuzluğu ve zulmü, yerel nitelikte başlayıp Mustafa Kemal’in önderliğinde ulusal mücâdeleye dönüşen direnişi gördükten sonra, sanatın kişisel değil toplumsal bir yaratım olduğunu kabul eder. Kuşkusuz onun bu sanatsal dönüşümünde, sanatın toplumun dertlerini dile getirmesi gerektiğini söyleyen Millî Edebiyatçıların da büyük etkisi vardır.

Onun romanındaki, dolaylı yoldan geçmişle hesaplaşma ve ya­şadığı dönemi eleştirel gözle betimleme anlayışının, kendi vicdanındaki bu kişisel ve ruhsal hesaplaşmanın bir uzantısı olduğu söylene­bilir. Kimi romanlarında dayanamayarak (çağdaş roman uygulayımı­na aykırı olsa bile) olayı anlatmaya ara verip kendi düşüncelerini söylemesi buna bağlanabilir. Romanlarının genel çizgisi, toplumsal çözülüşün ve yeniden kuruluşun çeşitli katmanlardaki kişiliklere yan­sıması biçiminde özetlenebilir. Buna göre Yakup Kadri’nin romanla­rında ele aldığı tarihsel dönem, Tanzimat’dan 1950’lere kadarki dö­nemdir.

İlk Romanlar: Eski Yeni Çatışması

Yakup Kadri’nin ilk üç romanı aynı zaman dilimindeki değişik çevreleri ve kişileri irdeler: Kiralık Konak, 1908-1918 arasında XIX. yüzyıl ortalarında başlayan “Avrupâîleşme” değişimini, konak yaşa­mının büyük aile yapısında simgeleşen ortamında anlatır; artık bü­yük ailenin geleneksel yapısı, genç kuşaklarla eski kuşakların çatış­ması nedeniyle çatırdamaktadır. Nur Baba, aynı dönemde, İmpara­torluk döneminde kültürel ve toplumsal yaşamda önemli bir yeri olan kurumların çözülüşünü, ailenin ve toplumsal yaşamın değişimini, Nur Baba tekkesini, Eşref Paşa konağını ve Safâ Efendi’nin yalısını betimleyerek verir. Hüküm Gecesi ise, 1908-1911 arasında İttihâd ve Terakki döneminin siyasal çalkantılarının toplumsal yaşama yansı­masını, muhalif bir gazetecinin, Ahmet Kerimin gözüyle anlatır. Her üç romanda da yazar “çatışma” motifinden yola çıkar. Nur Baba’da tekke-konak karşıtlığıyla duygu ve akıl, ölçüsüzlük ve ölçü karşıtlığı simgelenir. Bu da değişmenin karşısında oluşu değil; ölçüsüzlüğün egemenliğiyle, olması gerekenin arasındaki çatışmayı vurgular. Bu çatışmada akıl ve ölçüyü Celile Hanım temsil eder. Hüküm Gecesi’nde Ahmet Kerim, İttihâd ve Terakki döneminin ölçüsüzlüklerini eleştirirken, parti ileri gelenlerinden birinin kız kardeşi olan Sâmiye’yle aşk ilişkisine girer. Partinin onu tıpkı muhalif arkadaşı Ahmet Samim gibi öldürme girişiminden Sâmiye kurtarır ama Ahmet Kerim yine de Sâmiye’den uzaklaşır, Sinop’a sürgün gönderilir. Yarı belge­sel bir yapıt olan bu romanda tarihsel olaylardan izler ve başta gaze­teci Ahmet Samim olmak üzere gerçek kişiler de yer alır.

İşgal Dönemi Romanları

Sodom ve Gomore ile Yaban, Birinci Dünya Savaşı sonundaki mütâreke ve işgal dönemini anlatır. İlki, işgal altındaki İstanbul’u, Tevrat’taki ünlü öyküye konu olan Sodom ve Gomore kentlerine anıştırma yaparak anlatırken, ikincisi savaş sırasında bir kolunu yiti­ren ve işgalden sonra emireri Mehmet Ali’nin Sakarya’daki köyüne sığınan Ahmet Celâl’in anı defteri biçiminde, taşrayı betimler. Sodom ve Gomore’de İstanbul, artık çürümüş ve çökmüş bir imparatorluğun simgesidir. Leyla’nın amacı bir İngiliz subayı tavlamaktır ama aslın­da Alman kültürüyle yetişmiş olan Necdet’le nişanlıdır. Necdet, yoz­laşmış Leyla ile ulusal onur arasında bocalar. Kurtuluş Savaşı’nın başarısından sonra, hem de Leyla’nın aşkından kurtulur. Yazar, ulu­sal bir tragedyayı ve bu tragedyanın sonuçlanmasından sonraki fe­rahlığı, bir aşk öyküsüyle vermektedir. Jackson Reed, Leyla ve Nec­det ilişkisi, aslında dönemin İstanbul’unun çeşitli kesimlerinin öykü­südür.

İstanbul’da bunlar olurken, Yaban’da köylünün Kurtuluş Savaşı’na olan ilgisizliği ve yüzyıllardan beri kendisini dışlamış olan “ay­dın”! bir “yaban” olarak görüşü tartışılır; yazar yer yer Coşumcu ro­manlara özgü seslenişlerle aydını suçlar.

Çölde Bir Feryat: Yaban

Yakup Kadri’nin 1922’de yayımlanan Yaban romanı, yazarın en beğenilmiş ve en çok okunmuş yapıtıdır. Bunda, konusunun 1930lu yılların toplumsal düşüncelerine denk düşmesi kadar, yazarın öteki yapıtlarına göre daha basit, okunması daha kolay olması da etkin ol­muştur denebilir.

Yazar, Sakarya Savaşı’ndan hemen sonra, Tedkik-i Mezâlim Heyeti’ne (Yapılan Zulümlerin İncelenmesi Kurulu) görevli olarak katıl­mış, düşmanın çekilirken yakıp yıktığı yerlerde gözlemlerde bulun­muş, bunları sıcağı sıcağına öykülerinde kullanmıştır. Ahmet Celâl’in anı defteri biçiminde yazılan Yaban’ın temel malzemesi de yine bu gezi sırasında edindiği gözlemler ve izlenimlerdir.

Büyük savaşta bir kolunu yitiren Ahmet Celâl, işgalin başladı sırada, emireri Mehmet Ali’nin önerisiyle İstanbul’dan uzaklaşır; emirerinin Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne çekilir. Yenilginin utancını yok eden, yitirdiği kolunun onurudur ve o, köyde köylüler için yitirdiği kolunun onuruyla saygın biçimde karşılanacağını sanmaktadır ama köy, hiç de “bildiğini sandığı” köy değildir. Sakat, açlıktan bir deri bir kemik kalmış, aydınlıktan payını alamamış, hocaların ve şeyhlerin elinde oyuncak olmuş insanların yaşadığı bir yerdir köy. İstanbul’un işgali, imparatorluğun çöküşü, bu insanları zerre kadar ilgilendirmemektedir. Ahmet Celâl, korkunç bir düşlem kırıklığına uğrar. O, köylüleri direniş için örgütlemeyi düşünürken köylüler onu bir “yaban olarak görmekte, onun bu köye neden geldiğini anlayamamaktadırlar.

Romanda tema, köylüyü tanımayan “aydınla “aydının ilgisizliği sonucu karanlıkta yaşamaya mahkûm edilen” köylünün karşıtlı çelişkisi, giderek çatışmasıdır. Aydın kökünden kopmuştur, halk ihmâl edilmiş, çağdışına itilmiştir. Yazar yer yer araya girerek aydınlara seslenir; köylünün Kurtuluş Savaşı’na ilgisizliği konusunda “aydının ektiğini biçtiği”ni, bu nedenle “hayret etmemesi” gerektiğini haykırır.

Romanın sonunda, düşmanın köye yaklaşması üzerine bütün köy halkı kaçar. Ahmet Celâl, gönül yakınlığı kurduğu, Mehmet Ali’nin kardeşinin karısı Emine’yle birlikte kaçmak zorunda kalır. Emine ağır yaralanır. Ahmet Celâl anı defterini Emine’ye bırakarak uzaklaşır. Nereye gittiği belli değildir ama yazar, daha sonra Ankara romanında, “aydın”ın “nereye” gittiğini ve “ne” yaptığını anlatacaktır.

Yakup Kadri, ilk yayımlandığı sırada “köylü aleyhtarı” oldu köylüyü aşağıladığı gerekçesiyle suçlanan Yaban romanının iki basımına eklediği önsözde, kendisine yöneltilen bu suçlamanın haksız olduğunu çünkü romanının nesnel olmadığını, aslında köylü değil; köylüyle ilgilenmeyen, onu kendi hâlinde yazgısıyla ve derdiyle baş başa bırakan aydınları suçladığını söyleyerek “Yaban, çölde bir feryattır.” der.

Yer yer söylev anlatımının egemen olması, yazarın araya girerek kendi düşüncelerini söylemesi, betimlemelerde doğalcı tutumu benimsemişken yazarın kendi ağzından yazdığı bölümlerde Coşumcu yazarlarda görülmeyecek bir duygusallığa yer vermesi, romanın yazınsal yapısını bozmaktadır. Bununla birlikte Yaban, yazarın öteki romanlarından daha içtenlikle yazılmıştır.

Kemal Bek, Anlatıdan Eleştiriye

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 16 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın