Firuzan SOKAKLARINDAN GEMİLERİN GEÇTİĞİ KENT

Yaşını doğru dürüst bilmeyen, polise ilk kez yakalanan Bünyamin Doksan, araba sapağa girmeden önce ardına dönüp baktı. Her yanı allı pullu bayraklarla bezenmiş bir geminin sokağa yanaştığını gördü. “Ne İstanbul bura, hey anam!” dedi, gülümseyerek. “Sokağından gemiler geçer, balıkları toprağa oturmuş, uğultusu dinmez. Güzel ki, bir masal, masal…”

Bünyamin bunları düşünür düşünmez gözleri yandı.

Sirkeci’nin denizinden bir sokak olduğunu öğrenmek onu yeniden ağlatacaktı.

Yanında oturan, kafası sıfır numara tıraşlı, saçkıran yerleri ekilmemiş tarla boşlukları gibi duran Cansu’ya baktı.

Adını kimin akıl edip koyduğunu bile düşünmeyen Cansu, polislerce bir kış gecesi bulunmuştu. Fırınlardan herkesin sıcak ekmekleri bağırlarına basarak, ‘Tanrı ne verdiyse,” deyip, evlerine sığındıkları, sonra da dededen oğula geçmiş eski bir kuşkuyu dile getirdikleri, “Bu kar on gün daha sürerse ne olur bilmem?” dedikleri.
Oysa karın en geç beş altı gün sonra eriyiverdiği İstanbul lodoslarını unutturan kışlardandı. Gün döner dönmez herkes sokaklardan çekildiği bir gece, karakolun kapısında paçavralardan bir yığına devriyeden dönen polislerden biri takılmıştı.

— Tanrı seni inandırsın komiserim, diyordu. Üstüne basacaktım az daha. Tövbe tövbe, çocukta ses soluk yok yahu! Ne çocuğu? İttireyim dedim, gülmeyin, ince bir ses duyar gibi olunca nasıl korktum. Sırtüstü düşecektim merdivenlerden.

Eğildim, ne göreyim? Karların savrulduğu pırtıların arasında bir buruncuk. Cansu’yu gitmemiş sübyancığın, dedim; belli ki dalışı göreceği var dünyamızda.

Böylece badanası boz karakolun masasının üstüne kondu kundak.

Eski koltuklara geçti görevli polisler, oturdular.

Bir zamanlar meşin kaplı bu koltuklar için, “Neredeyse İkinci Meşrutiyet’ten kalma,” diyordu Başkomiserleri. Bilgili adandı açıkçası. İkinci Meşrutiyet ha!

Beş numara Şakir Zümre taşkömür sobasının sıcağına yaklaştırdılar bebeği. Paçavraları açtılar. Biri bağırdı,

“Oğlan bu! Vay anasını!”

“Oğlan sahi yahu!”

“Baksanıza arslan gibi.”

“Garibim be! Garibim ulan! Anasına dinine…”

“Nasıl koyverirler buncağızları!”

“Deme deme! Kim bilir nedir başına gelen kadının.”

Çocuğunu it enciği gibi kapıya bırakandan ana mı olur? Bırak be!”

Komiser konuşmalara ağır başlı tutumuyla hiç katılmamış, en uygun dönemde sözü almıştı.

“Adını buldun sen,” demişti, Cansu’yu getiren polise.

“Cansu olsun. Şöyle iyi bir saralım. Bir şeyler bulun yahu! “Saat, Beş buçuk, Başkomiserim.”

“Vay, kışın beş buçuğu zifiri karanlıktır. Hiçbir yer daha açılmaz. Açtır bu sübyancık. Sesi soluğu ondan duyulmuyor.”

Gece nöbetindekilerin üstlerine örtüp şöyle bir yana kıvrıldıkları kalın battaniyeyi Cansu’ya sardılar. Isındıkça çocuğun incecik sesi çözülüp duyulmaya başlamıştı. Ara bezini değiştirmeye kalkınca da, Başkomiserin odasına ait toz bezinden başkasını bulamadılar. Bunun için olumlu olumsuz uzun uzun tartıştılarsa da, yapacak başka şey de yoktu. Battaniye yığınının sesi duruldu, polislerse olayın kendilerine anımsattığı değişik şeylere dalıp gittiler. Çoğunluğu sevinçten uzak şeyler olmalıydı ki bir sessizlik aldı ortalığı.

Gün ağarırken, elleri ayakları buza kesmiş, çevrelerine anlamsız bir iyimserlikle bakınan iki hırsız getirdi bekçi.

Hırsızlar sık sık gözlerini kırparak arsız bir anlamla Komisere doğru eğiliyorlardı.

Komiser canı sıkkın,

“Oturun ulan!” dedi. “Kış bastı ha! İçeri girme zamanınız geldi belli. Emekli öğretmen Sadi Beyin evinde ne bulacaktınız.

Hırsızlardan daha uzun, daha sıska olanı,

“Abi valla bir şey çalmadık: Şu Şimendifer marka saatten başka.”

Hırsız, gümüş bir kösteğin ucundaki yuvarlak, kalın saati çıkarıp sallamaya başlayınca Komiser yerinden fırlamıştı. Aynı anda iki hırsız ellerinin ayasıyla yüzlerini örtmüşlerdi.

“Sizin ar damarınız patlamış it oğlu itler! Ya çuvalda saatin kutusunu mu taşıyorsunuz?” diye bağırmıştı Komiser. “Bu kentin her yerini sizler doldurdunuz. Hepinize bir polis gerek!”

Hırsızlar, gözlerini yere indirip beklemeye girişirlerken, battaniyenin içinden güçlü bir haykırış duyulmuştu. Kısa boylu hırsız korkma rolünü unutarak yerinden sıçramıştı.

“Bu ses nereden geliyor? Artık İstanbul’daki kundaklık çocukları da mı tırnakçılıktan içeri tıkıyorsunuz? Dinime imanıma, yaşasın be!” diye bağırmıştı.

Hırsızlar, gerçek bir şaşkınlığın vurduğu yüzleriyle öylesine değişmişlerdi ki, bekçi onları bu hâlleriyle görse tanımaz, yanlarından geçer giderdi.

Komiser, hırsızlık malların doldurulduğu çuvala baktı.

“Yok,” dedi, “onu büyüdüğünde yakalayacağız. Garibin alnına böyle yazılı.”

Hırsızları yan odaya geçirdiklerinde, paçavra yığınının sesi giderek gürleşiyordu.

Cansu, ona sokulup duran Bünyamin’e baktı.

— Ne dedin oğlum köylü? Sokaktan gemi mi geçermiş?

— He abim, öyle. Bakaydın görürdün. Bizden yana saptı dalgalanarak; güzeldi ki, can alıcı.

— Oğlum, düdük, buranın her yanı deniz ve tepedir. Bunu böyle belle. Sokaklarından da gemi geçmez. Manyak bu kereviz be…

Bünyamin, sokaktan toplanırken Cansu’nun yanına düşmüş olduğundan beri onun korkusuz davranışlarından ötürü bulundukları yeri pek önemsemiyordu. “Kim olduklarını, yaşlarını” soracaklarmış. öyle diyordu aralarında çocuklar.

Tabiî ilk yakalananlar içindi bu sorgu.

Bünyamin nüfus kâğıdında on üç yaşında çıkıyordu. Daha küçükmüş dediklerine göre, sekiz yaşında kadarmış.

O sekiz yaşında olmanın neleri gerektirdiğini de bilmiyordu.

Çocuklar onca kısa ömürlerinde öğrendikleri Cansu’nun deyişiyle “her türlü manita ve gırgırı” ağızlarına geldiği gibi sıralıyorlardı.

Biliyorlardı, bazı sözler yanındakiyle güçlü bir anlam kazanırdı: “Deli manyak,” “puştun karanfillisi”, “herifi kafaladık ki mayıştı”, “suyu dibine akmış Çanakkale testisi” gibi sözcüklerin tadını çıkararak, bağrışarak Bünyamin’den yana döndüler.

Bünyamin kulaklarını sarsan gürültüden korktu.

Öylesine korktu ki, hemşerilerinin onu köyünden çıkarıp da, kimi kimsesi kalmadığından – öyle demişlerdi – Büyük Antalya Ambarı’nın gece bekçisine teslim ettiklerinden beri öyle korkmamıştı.

Gece bekçisi ona şöyle uzaktan bakıp,

“Gözünü yiyeyim; bu oğlan hiç mi ekmek yutmamış? Yok kardaş, yok! İstanbul denen yerde buna iş, aş bulmak olmaz.

Bünyamin’in getiricileri,

“Ne edek?” demişlerdi. “İyiden tek kaldı. Köy göçtü. İnsanlar Almanya’ya, İzmir’e, Adana’ya, İstanbul’a bölündüler. Dört yüz hanenin ocağı söndü. Yirmi hanede anca aş pişiyor. Onların da hepsi mezara dönük yaştadır. Otobüsçü paraya saymadı bunu. Aldık da getirek. Sen bunun babasının askerlik arkadaşı olursun, he mi?”

“He,” demişti, o kaşları gözlerini örten.

Bünyamin onunla kalmıştı.

Güneş sarısı iri taneli tespihini bir aptes alırken bırakan, ambarı dolduran yüklere, balyalara, tahtadan çakma sandıklara doğru okuyup ara sıra, “Eşhedüenle lailahe illallah ve eşhedü…” diyerek üfleyen, sonra da tespihini usta bir alışkanlıkla bileğine akıtıp yüzünü sıvazlayan bu adamla uzun süre orada kalmıştı.

Bünyamin, ambarın içinde korkuyordu.

Küçüktü.

Oranın kurşun rengi, rutubetli boşluğunda kimi kez gövdesinin yitip gittiğini sanarak ellerine bakardı. Babasının askerlik arkadaşı olan hemşehrisi, gece bekçisini, ona sezdirmeden gözden geçiyor, adamın kıpırtısızlığının şaşılası değişmezliğinden bunu algılamadığını ayrımsıyordu.

Kentin gürültüsünün kapıyla duvar arasında yıllarca oluşmuş oygulanmalardan sızışı bile ikisine ulaşamıyordu o saatlerde.

Bünyamin düşünemez oluyor, çuvallara sarılı yüklerden birine sığınıp uykuyla sanrı arası koyu bir dalgınlığa düşüveriyordu. Çuvallardan ekşimiş, belki ilk süt emdiği zamanlardan kalma, toz ve kıtık kokusunu anıştıran havayı soluyup yatışıyor, korkuyordu siliniyordu.

Kendisini okşayan, saçlarındaki her beliğin ucunda çıngıltılı boncuklar, gümüşçükler salınan bir kadın yüzü görüyordu. Bu yüz ambar bekçisinin tespih tanelerinin sürüp giden ölçülü, tok vuruşlarına denk bir sallantı içindeydi. Bu uyum, belikler, gümüş çakıntıları, pestil kokusunda ezilen sidik kokusu, ardından soluk soluğa yaklaşan bir köpeğin koca boz başı, kadının köpeği Bünyamin’in anlayamadığı bir dille özendirici karşılayışı, tespih sarısı gözleriyle köpeğin Bünyamin’e bakışı ve onun küçük gövdesinin gömüldüğü çuvalların itici yumrularından, gecenin sabaha dönen ayazından çekerek ılıklıkla saran bağır… Bünyamin, onu kavrayan kollarda sütlü gergin bir göğsün bastırışıyla titreyerek uyuyor, kızıl saçlarının eşi kızıl kirpiklerinde kalakalan bir damla gözyaşıyla sabahı ediyordu. O damlacık, Bünyamin’in ağlaması değil gülmesiydi. Neredeyse Bünyamin kadar olan o boz köpeğin çakıldaklı kuyruğunun çuvalların dokusundan ayıramadığı sertliği, sayrılığa benzer bir yarı uykululuğun diline getirdiği pas, yüreğinin ışımasının acıya dönüştü.

Sabah, ambarın açılan kapısından içeri bastıran kentin gürültüsü.

Bünyamin’in ilk gördüğü, ambara doğru peş peşe yaklaşan gemilerdi hep. Sanki kamyonlar değil gemiler gelip alıyordu yükleri.

İş bitiminde birlikte ayrılıyorlardı.

Tahtakale’nin oralarda, güneşin hiçbir saatte dik düşmediği sokaklardan geçerek, altında bir aşevi bulunan, etli lahana dolmasının salt pirinçle yapıldığı, bir bütün ekmekle tek tabak yemek yiyen insanların dolduğu yerin kapısına bitişik, yanlamasına bir merdivenden alçak tavanlı bir kata çıkarlardı.

Yüzlerce yıl önceden kalmış, yağlı karaya kesmiş bir niştin içine sarı küçük çıkınını bırakırdı gece bekçisi. Elinde tespihi, pek rastlaşmadıkları birilerinin onlardan önce yattığı yataklardan birine çöker ve o an dönüp Bünyamin’e bakardı.

“E, sen ne edeceksin de bakayım? Hep uyudun ya gece.”

Bünyamin uyuduğunu başıyla onaylar, beklerdi.

Bekçi lâstiklerini çıkarır, kalın yün çoraplarını sıyırırdı. Odayı keskin bir ayak kokusu kaplardı. Bünyamin bu kokunun ambarın öz sıcak kokusu olduğunu düşünüp iğrenmezdi. Yine gece olsa, gidip çuvallardan birine sığınsa, boz koca kafalı köpekle, saçları belikli ak göğüslü süt kokan kadını bulsa diye özlemle içinden geçirirdi.

Adam çoraplardan kurtulunca dal dal yayılan ayak parmaklarını, kemik çıkıntılarıyla dışa taşan topuklarını, iri ayaklarını gözden geçirir, sonra kime söylediği belirsiz,
“Sabah namazını kıldım, iyi iyi…” diyerek birden yatardı yatağa.

Hemen horlamaya başlardı.

Giyimliydi, yalnız ayakları çıplaktı. Baş ucunda, tabanları kararmış yün çorapları, dökme lâstikten yapılma ayakkabıları dururdu. Bileğine takılı safran sarısı tespihi, gür, koyu görünen bıyıklarıyla sırtüstü yattığından daha gencelmiş olurdu yüzü, buna karşın gözkapakları derinleşir, içine çökerdi sanki.
Odaya aydınlığın tek düşme yeri olan dar bir mazgaldan oluşan deliğe yaklaşır dururdu Bünyamin.

İstanbul’a benzersiz bir ışıkla seller gibi yayılan güneşe bakardı.

Gemileri görürdü.

Trenden ilk indiğinde yadırgayıp binmek istemediği gemileri.

Ağlamaya kalkınca, kendi gibi kızıl saçlı, çok uzun boylu, çok ince; sık sık öksürdüğünden trenin tahta sıralarına çarpan kafası, dinmez öksürüğüyle geceler boyu süren yolculuğunu bir bungunluk olarak anımsayacağı o boz günlerin kişisi, o hiç uyumayan köylüsü, hani, “Şoför paraya saymadı bunu,” diyen adam, Bünyamin’in sırtını kaktırıp susturmuştu.

“Ağlama, bak hele yavrum şu minare kesimi yere. Yürü de yürü. Çaresiz binecez?” Kuleye bakardı.

Baktıkça bir gün üstüne çıkıp da öteleri, herkesin göç ettiğini söyledikleri yeri, boz köpekle kadının orada durdukları yeri görebileceği umudu içinde boy veriyor, büyüyor büyüyor, isteklenmesi dayanıksız, kıkırdaksı göğüs kemiklerine dayanıyordu. Bir arı havanın çevrelediği, mavilikte titreşen o yere, kadının boynunu okşadığı çoban köpeğinin bozluğuna bakmak, ulaşmak, değmek istiyordu.

Mazgal deliğinin önünde, ne kadar saat geçtiğini bilmeden dikilip kalıyordu. Ortasından köprü geçen denizin gemilerine, vapurlarına, çatanalarına, mavnalarına, motorlarına, kayıklarına, römorkörlerine giderek sevinçle bakıyordu. Kıpırtısız koyulup duran dubalara gözü ilişince, onları gece bekçisi yaşlı adama benzetiyordu.
Odaya bir girene dek öyleceydi.

Giren de çocuğu görmemiş gibi davranıyor, nereden edindiği belirsiz derin karanlık bir yorgunluğun yer ettiği yüzündeki aldırmazlıkla,

“Ne o, bizim Hasso türküsünü iyi söylüyor bugün,’ deyip, uyuyan gece bekçisine gülüyordu.

Oysa yaşlı adamın adı Hasso değil, Kirman’dı.

Bunu kesinlikle biliyordu Bünyamin.

İşsiz oldukları söylenen bu adamlara karşı çıkmıyor, dediklerine yanıt vermiyor, doğrudan hiç bakmıyordu onlara.

Sonra adam dar merdivenin bitiminde, odaya girmeden önce aralıktaki musluk ve helânın olduğu yere yürüyor, kayboluyordu. Burnunu, boğazını temizleme sesleri, sümkürmeler, gırtlağını sökerce zorlanıp balgam çıkarmalarla orada bir süre kalıyordu.

Yeniden korkuyordu Bünyamin. Kuleye çıkıp görmeyi istediği o yerleri içi yarılarak özlüyordu.

İnsanlar orada hayvan toynaklarının ezdiği çayır çimenin nemiyle bezeli, diri soğuğu soluklarıyla buğuluyorlardı. Kara çadırların içinde, güzel gümüş alınlıkları kaşlarına inen ince belli kadınlarla, seslere olağanüstü duyarlı, uzun boylu, çevik adımlı erkekler ak dişleriyle ışıldayarak dağlara bakıyorlardı. Kuzulayan bir koyunun sonunu sevecenlikle toprağa gömüyorlardı. Sürüsünü, “De ha, ha…” diye ünleyen on beşlerinde bir delikanlının bağırışı koyaklardan pınarlara iniyordu. Göçüşün seslerine çan, bağlı yüklerin ırgalanırken çıkardığı gıcırtılar, bir de türkü katılıyordu. Masallardan artma bir ıssızlıktan yürüyüp çevrelerindeki mavilikle gerilen arı havayı da sürüyerek gidiyorlardı. Süt damarları gergin, belikli genç kadın, ikide bir dönüp ardına bakıyordu. Kış pırnallarının koyulttuğu tepelere sürüler durma tırmanıyordu, üstlerindeki buğulu, ılık aylanın saydamlığını çoğaltarak. Çocuk çoban, “de ha, ha… diye ara ara bağırıyordu dağları yankılandırarak.
Sonra Kuleyi ona yaklaştıran güneşin ışıklarıyla gelen oyununa, Bünyamin başını sallayarak,

“Bu sokaklarından gemiler geçen ulu yeri bırakıp gitsem, ey büyük Allah’ım!” diyordu.

“Ey büyük Allah’ım!” derken, babasının askerlik arkadaşı olduğu söylenen gece bekçisi gibi oluyordu eksiksiz.

Boğazını, burnunu temizlemiş adam gelince, uyuyan yaşlı adamın ayaklarına daha çok bakıyordu.

Bünyamin sıkılıyordu bunu ayrımsadığında.

Adam çocuğun tedirginliğini sezmiş gibi, odadaki kıyıda köşede bırakılmış teneke tütün kaplarını, arkası ezilmiş kunduraları, ipliklenmiş kordondan sarkan çıplak ampulü, içinde neyin sarılı olduğu belirsiz gazete paketini ayrı ayrı gözlüyor, sonunda yeniden mazgal deliği önünde duran çocuğa çeviriyordu yüzünü. Bünyamin’in sırtı terliyordu.

Adamın artık yatacağını anladığında başını kaldırıyordu.

Adam boş yataklardan birine giriyordu. Pamukları deşilmiş, ilk rengini ele veren hiçbir parçası tam kalmamış yorgana sarılıp sessiz, kıpırtısız bir uykuya dalıyordu.
O adam, uyumadan önce yanına, cebinden çıkardığı yasemin bir ağızlık, plâstik bir para cüzdanı bırakırdı. Bu cüzdanın üstüne boncuklarla yarı balık, yarı kadın bir motif işlenmişti. Altında da tarih ve yazı, Sultanahmet 19… Ah minel… Gerisi dökülmüştü boncukların.

Gün Kulenin oradan çekilip karşı yöne düştüğünde, martı sürülerinin kulakları sağır eden çığlıklarıyla kafası boşalmış duran Bünyamin’e bekçi uyanıp,

“Ezan okundu mu?” derdi. “Duydun mu? Allah’ım sen büyüksün.”

Bünyamin utançla önüne bakardı.

“Türkçe bilmezsin sen ha? Ezan, dedim. Bilirsin, bilmelisin,”

Gece bekçisi kalkar, ara muslukta aptes alır, uzun uzun dualar ederek yıkanır, dönerdi. Yan yatakta, sanki örtündükten sonra yok olup gitmiş adamı bilmezce davranır, sonra da,

“İstanbullu kaçta gelmiş?” derdi. “Bu esrar içermiş. Allah taksiratını affetsin. Dönüş yok bize. Allah güzel huylarımızı bozmasın.”

Bünyamin yanıtlardı:

“Köprünün kapalı deniz yanından on vapur geldi geçti, İstanbullu geldi.”

Gece bekçisi başını sallardı,

“Olmaz, ey koca Allah’ım olmaz!”

Durur, odayı çepeçevre süzer, her gün yeniden bulmuş gibi köşeye çakılı çivilere asılı çıkınların içinden kendininkini alır, bir örtüyü çıkarıp, odanın duvarlarından birine karşı, yanlamasına sürer, sonra Bünyamin’e,

“Dolaşmayasın,” derdi.

Bünyamin o uzun namaz sürecinde günah olur korkusuyla küçük görüş açıklığına bakmaz, sırtını dönerdi.

Namaz bitimi duaları yükselir, odayı sarar ve o sıra Kulenin camlarından güneşin balkımaları yansıyarak odanın içine fiske fiske düşerdi. Bünyamin yüreğinin büyüdüğünü, sıska omuzlarına dek vardığını, ambara gideceklerini, orada çuvallardan birine yaslanıp özlediklerine uyurken kavuşacağını bilir, sevinçle başı dönerdi.

Namaz biter, gece bekçisiyle aşağı aşevine inerlerdi.

Yemeklerin sunulduğu cam vitrinin ardında salçalı kızıl sularında yüzen yiyeceklere bakarlar, yağın doygunluk sunan pırıltısını süzerlerdi. Bu görüntünün ardındaki aşevi sahibi iki çocuk garsona seslenirdi:

“Beylere masa göster, fırla!”

Gece bekçisi, Bünyamin daha önce oturmuş yemek yemeyi sürdüren iki adamın yanına ilişirlerdi. Önlerine sadeyağlı kuru fasulyelerini sürerdi çocuk garsonlar, bir bütün ekmekle.

Bünyamin kendi tabağını bitiremezdi. Sıcak ekmekler güzeldi. Oraların aşevlerinin en büyük sunusu buydu. Ekmekler sıcacıktı ve asla bayat olmazdı. Çünkü az öğünlü yemeklerin müşterileriydi oradakiler. Adam başına bir ekmek yiyip geride artık bırakmazlardı.

Gece bekçisi fasulyesini yerken Bünyamin’e,

“Haydin!” derdi. “Hava kararmakta. Ye ye, doyur kendini.”

Bünyamin, ekmeğini salçalı, yağlı suya banıp yerken, duvardaki sağlam taşlara kakılmış, ne işe yaradığı anlaşılmaz iki demir halkaya bakar, ardından Kâbe resmine, sonra koca dalgalarda yol alan bir savaş gemisinin ucundaki bayrağa dalardı. Bu resim denizin, esintisini yüzünde duyana dek.

Radyodan haberler okunmaya başladığında Kulenin üstündeki aydınlık tümüyle yiter, koyu kadife mavisine dönerdi.

Çıkarlardı aşevinden.

Çevrelerini alan tezgâhlara, ıslak kaldırma, çamurlara belenerek yatmış dilenciye, pazarcı artıklarının doldurulduğu bidonları karıştırıp bir yandan da artlarını gözleyen insanlara, elindeki filesini ikide bir yere bırakıp göğsünü tutan ihtiyar adama, kokuşmuş artıkların içinde çamurdan yuvarlaklar yapmaya çalışan yalınayak çocuklara, kadınların çevreye görünmek istemezmiş sandıran hızlı hızlı yürüyüşlerine bakarak ambara doğru giderlerdi.

O saatte limana kesinlikle büyük bir gemi girerdi, onun sesini duyardı Bünyamin. Hemen Kuleyi arardı gözleriyle, göremeyince de, “Kulenin camlarından artmış kızıllıklar, gelen geminin bayrağı olmuştur,” diye düşünürdü.

Gece bekçisi salt bir kez, babasından söz etmişti ona.

Minarelerin ışıklarla süslendiği, gece bekçisinin daha sık namaz kıldığı bir zamandı.

Babasının anasını kaçırdığını, ardından askere gittiğini, askerde öldüğünü söylemişti.

“Öldü garip.”

Öylesine söylemişti ki bunu, Bünyamin babasının ölmesinin bir kaçınılmazlık olduğunu anlamıştı.

Susup bakmıştı yaşlı adam. Bekçi, birlikte yaşadıklarından beri ilk kez en uzun konuşmasını yaptı o gün.

“Bir sabah kalktık ki baban ölmüştü. Gençti. Çok yiğitti. Anan ona isteyip de kaçmıştı, sevdaları şanlansın diye. Askerin yüzbaşısı doktor geldi. Ciğer kalmamış bunda ne deyim, dedi.”

Ciğeri bitmişti demek ki babasının. Ciğeri bitmiş, tükenmişti demek. Bunun nasıl bir şey olduğunu ancak büyüdüğünde öğrenirdi Bünyamin, daha fazla sormadı.

Unutmamalıydı, askerde ölmüş bir babası vardı. Anasıyla sevdalarını şanlandırıp dağlara doğru yürümüşlerdi. Nefti çamların altına ak keçeler serip el ele tutuşup birlikte yüz yüze verip uzanmışlardı.

Sonra kış bastırdı.

Artık geceler uzundu, soğuktu.

Karanlığın onmazlığını kışla tanımıştı Bünyamin.

Gece bekçisi nereden bulduğu belirsiz bir eski asker kaputunu, bir kat daha yün çorabı, tiftikten bir başlığı, aynısından tek parmaklı eldivenleri giymişti. Bünyamin’e çok büyük gelen bir ceketle, paçalarını birkaç kez kısalttığı çuha bir pantolon giydirdi. Bünyamin, bunlarla hemen hemen ancak yürümeyi başarabiliyor, başkaca hiçbir devinim yapamıyordu. Üstündekilerin ağırlığıyla daha da sessizleşmiş gibiydi. Bu kumaş yığınından ona ait göze çarpan tek şey kızıl saçlarıydı.

O yıl kış uzun sürdü İstanbul’da.

“Bir zamanlar Boğazdan buzlar inmişti,” diye konuşabilen gerçek İstanbullulara göre uzun sayılmazdı ya… Bünyamin’le yaşlı adama uzun gelmişti.

Onlar için ısınmış tek yer aşeviydi. Çocuğun orda gevşediğini, daha çok kalmak için ağır ağır yemek yediğini ayrımsayan bekçi:

“Böğrünü, yanını kolaya neye alıştırma çocuk,” dedi. “Sayrı düşersin. Soğuk iyidir, bize soğuk iyidir. Allahım sen büyüksün çok şükür…”

Camilerle göğün rengi birbirine karışıyordu.

Güneş hiçbir yerde görünmüyordu.

Bu çamurlar kentinde, kurşun rengi onmaz kışın gecelerinden birinde Bünyamin’in içindeki bir yer kar tuttu sanki.

O zaman üstündeki ağır koca giyimleriyle kalktı.

Bünyamin, ilk kez gece bekçisi hemşerisine yaklaştı. Konuşmaya girişebilmek için ceketinin boş kollarını salladı havada.

“Dede,” dedi.

Adam, benle kimdir bu konuşan dercesine döndü.

“Kimdir bana dede diyen bu karanlık yerde?” diye düşündü.

Soluklarını duyumsuyorlardı karanlığın içinde, ılıklıkları yaklaşıyordu birbirine.

Lâğım farelerinin, karınlarını yağlı yağlı sürüyen kırkayakların, çağlık geçeneklerinde kör kara yılanların yuvalandığı, cenk kanlarının kahverengiye kesip gittiği bu yerde, toprağın güngörmezliğinin yapışkan sızıltılı kuytuluğunda yaşlı adamla çocuk karşılıklı durdular. Bekçi, el lâmbasını yaktı. Çocuğa iyice yakından eğildi, kaşları açıldı. Gözlerinin yeşil olduğunu gördü kocamış adamın. Bünyamin, soluğunu tuttu bir an. O iri başlı boz köpeğin bayırlardan sürerek taşıdığı o yabanıl yeşildendi bu.

“Nedir? Söyle,” dedi, yaşlı adam.

‘Babam sen gibi dede miydi?”

“Yok, yok… Baban civandı. Öyle de öldü. Ben bilmem o hâlimi… Ziyade kara gözlüydü.”

“Dede, ben derim ki, gemilerle yük taşısalar ambarlara. Denizler buza kesmez. Kış tez gider.”

“Öyle iş mi olur?” dedi gece bekçisi. “O masal… Senin dediğin bre yavrum bir masal…”

Günler bahara dönerken her günkü gibi çıktılar ambardan, yürüdüler.

Cami avlularında yağmur birikintilerine ilkyaz güneşi uzak uzak yansıyordu. Güvercinlere yem satan kadın görünürlerde yoktu. iki er konuşmadan duvara dayanmış uzaklara bakıyorlardı. Serindi her yan. Durup bir salep içtiler.

İlk kezdi salep içmeleri.

Dede sık öksürmekteydi. Her öksürüşünde tespihini hızlandırıyor:

“Ey büyük Allah’ım!” diyordu. “Nedir bu böğrümü dalayan.’

Salep içtikleri gün, salepçi, Bünyamin’in başını okşamışti, sonra:

“Geç kalmışsın yahu babacağım çocuk yapmaya,” demişti.

Bünyamin, bekçinin elini aradı, buldu, tuttu. Nesi andırıyor acaba yaşlı adamı diye hiç düşünmedi.

Çünkü bekçinin gözlerinin rengini tanıdığı geceden sonra, kendisininkinin de aynı renk olduğunu ileride ancak, bir karakolun helâsında görecekti.

Şu kafası tıraşlı Cansu’yu ve öteki çocukları onunla birlikte toparladıkları gün. Helânın çillenmiş aynasında ona kendinden öte biri bakıyor sanarak öylesine uzun kalacaktı ki, gözlerini tanımaya durdukça ürkmesi taşkınlaşacaktı.

“Haydi bakalım delikanlı!” demişti genç polis. “Yoksa sende mi artist olacaksın?”

Çocukların yanına geldiğinde içini saran yabancılamayı anlayamıyordu. Oradakiler,

“Ulan Zafer, Cansu’yu kızdırma ha!” diye konuşuyorlardı.

Oturuşundaki ağırlıkla kendisine ikide bir laf atılamayan “Karakol Cansu”nun yanına, sessizlik en çok orada diye süzülüp ilişmişti.

Zafer’in uzanarak Bünyamin’in kafasına bir tokat atmasıyla Cansu’nun onun elini yakalayıp bükmesi aynı hızda oldu.

Zafer sertleşen yüzüyle baktı Cansu’ya. Cansu, büktüğü eli bırakmadan arabanın camından dışarıyı çok ilginç şeyler oluyormuş gibi gözlemeyi sürdürdü.

Zafer elini acımıyormuşça çekmeye çabaladı ya, kurtaramadı. Ardından işi şakaya dökmeyi uygun gördü, yüzünde yırtılırca gerilen gülüşüyle,

— Ne o Karakol Cansu, yoksa senin meydancın mı ‘bu düdük, bu akılsız cüce?

Cansu döndü, yanında oturan, neredeyse yok olmak çabasıyla uçup havaya karışacakmış gibi duran Bünyamin’e baktı.

Bünyamin bu bakıştan etkilenmiş, ellerini dizlerinde kavuşturdu. Atalarının, o hiç görmediği atalarının, bir dinginliğin anlatımı olan duruşunu eksiksiz edinivermişti. Yüzü küçük yaşına karşın derin bir hüzne büründü. Çevresindeki seslerde arındı.

—Ey büyük Allah’ım ey! dedi.

Zafer,

— Gırgıra bakın ulan! diye bağırdı. Ulan, haşlağa bakını…

Çocuklar birden gülmeye başladılar. Demin kendisiyle yüz göz olmaya kalkan Zafer’e dersini veren, alabildiğine çatık bir yüzle durmasını sürdüren Cansu da, kendini tutamadı güldüp Zafer’in elini saldı,

— Ne matrak adamsın sen de, be Bünyamin! dedi Cansu. Gemiydi, Kuleydi, Allah’tı… Allah polise düşeni unutur, bir kere bunu böyle bil oğlum kereviz. Büyük Allah’ın öyle çok işi var ki, onunla sohbet yapacak bir sen mi kaldın, garibin zurna bölümü piyadesi. Hayda!..

Zafer, bu boş vermişlik anından yararlanıp,

— Değil mi ya? Kerize bak! dedi.

Cansu yeniden öfkelenerek,

— Sus ulan kör Zafer! dedi. Seni de biliriz biz. Söyletme adamı. Bunun kaydı kuydu yok. Yaşını bile bilmiyor. Paşalanıp durma, bırak Allah’ın garibini. Yoksa başlarım kitabından, hıyarağa…

Arkadan Bünyamin’i ilk ele veren çocuk,

— Cansu, ayıp ettin, ama dedi. Hangimiz garip değiliz yavrum şu İstanbul’da? Akşam olduğunda, şu evlerden birinde bizi bir bekleyen mi var?

— Evet, dedi Cansu. / Olgunlukla başını salladı. / Üstelik, amma da çok bina vardır ha!… Bizimki başka. Biz buranın ıcığını cıcığını, iliğini kemiğini biliriz. Sinema koltuklarında çektiğimizi kim çekmiş. Köprü altında az mı dalga saydık, az mı polis yorduk? Hem evcilik, adam olan adamı sıkar yavrum. Bünyamin daha yeni. Herifin geçmişi bile yoksa da, dua etmesine diyecek yok.

Zafer, Cansu’yla bozuşmanın götürülüp tıkılacakları yerde hiç de iyi olmayacağını bildiğinden,

— Doğru konuştu Cansu, dedi. Hepimiz garibiz ya, şu kentin her çeşit çift dikiş düzülmüşlüğünü biliriz. Bu da işi kolaylaştırır. Kardeşim Bünyamin, söyle bakalım sen nerede oturuyordun? Hangi indeydin?.

Bünyamin Cansu’ya baktı. Cansu ağzının yanındaki derin yara izini yumuşatan gülüşüyle,

— Söyle söyle, dedi. Bu aval Zafer kuru sıkı atar, ama korkağın kerevizin tekidir. Takdir ettiğim yanı, yanar döner anasına kafa tutup hayatını kazanmaya çıkmasıdır. Siktir etmiş karıyı, bu kıyak işte…

Bünyamin gülmeye çalıştı. Gerçekten de yüzünde ince bir yumuşama belirdi.

— Hani Kurtuluş’tan aşağıya inen hem dik yokuş var ya, orada çalışıyorum bir aydır. Çingenelerle atışılıyor, dövüşülüyor ya, iyi idi. Kastamonulular, Sivaslılar kalabalığız. Malbora satıyorduk. Çok para var işte. Biriktirip biriktirip Kuleye çıkacaktım.

Zafer arsız arsız baktı,

— Bak sen hele! Bir Kule meraklısı eksikti aramızda. Senin kaç tahtan noksan yavu? Bizim kafalar çatlak ya, bunun ki yağmur oluğu…

Cansu, Zafer’e döndü, çatılmıştı yüzü.

— Haklı değil miyim be Cansu! dedi Zafer. Karığın biri de bu…

— Ulan Kule dese n’olacak, cami dese n’olacak? Bu Zafer de senin işten tutar Bünyamin. Nişantaşı’nın köşesinde durur, şu Ankara Pazarının orada. Şık bayanlara yapışıverir, pat satar sigaraları – Cansu burada yüzüne komik bir anlam verip sesini incelterek – Dayanamaz kadınlar buna, bahşiş de verirler. Herifin gözü çok işine yarıyor. Bu manyağın körlüğü şansı vallahi.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Eklenme Tarihi: 30 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın