Nar Çiçeği-Kamuran Şipal

Koşar adım sokaklardan geçti. Açıklardan, kapı ve pencerelerin, kapı önlerinde çene çalan Ermeni kadınlarının, merkezkaç gücüyle ayaklarına bağlanmış topları döndüren çocukların, evler yıkanların, evler yapanların, mahalle kahveleri önüne atılmış sandalye ve taburelerde oturan erkeklerin, köşe başlarında ikisi üçü bir arada dikilerek çevreyi gözetleyen ya da gizli saklı konular üzerinde alçak sesle konuşan delikanlıların, mini etekli genç kızların açığından geçti. Bir evin önünde bir adam kabaca bir oğlanın eline bir paket tutuşturuyor ve soruyordu: “Annen evde yalnız mı?” Bir başka evin önünde yere diz çökmüş geviş getiren bir koyun gördü. Sarı sarı gözleri vardı ve boynuna dolanmış mavi bir kurdelânın ucundan göz biçiminde bir nazarlık sarkıyordu. Bir evin çok yüksek pencerelerinden bir baş uzandı ansızın, bir kadın sesi aşağılara seslendi: “Sergiiiis!” Ses açığından geçti, sonra ilerde durup bekledi, derken yine güçlü bir atılışla ötelere savruldu, büyüdü giderek, sağlı sollu binaların taş duvarlarına çarparak yankılandı. Sonra yeniden uzandı arkalardan: “Sergiiis!”

Cebinden dağınık anahtarları çıkarıp kapıyı açmaya uğraşırken, kendiliğinden açıldı kapı; biri daha önce davranıp otomatiğe basmıştı. Bir başkası için mi? Çevresine bakındı. Kimseler yok; kimseler izlememişti kendisini. Tam merdivenleri çıkıyordu ki, onu çekip gerilere almak isteyen bir el gibi yetişti arkasından: “Sergiiiiis!” ikinci katın sahanlığına gelince gördü: Sağdaki dairenin aralanmış kapısında yaşlıca bir kadın dikiliyor, yukardan aşağı yılışık gülümsüyordu. Ayaklarının altında kamburunu çıkarmış bir kedi yavrusu dolaşıyor ve gülümsüyordu. Kimdi bu kadın? Gülümsüyor ve gülümsemesiyle bir şeyler anımsatıyor ya da anımsatmak istiyordu. Kapı aralıklarında durup bekliyor, kendisi geçerken gülümsüyor, acaba bugün, hayır bugün olmaz, gülümsüyordu. Çokluk üzerinde dekolte bir giysiyle kapı aralığında dikiliyor, kırmızıya çalan döş etleri açık saçık görülüyordu.

Merdivenleri pek hızlı çıkmıştı, kapı önüne gelince bir an durdu. Kalbinin hızlı hızlı çarptığını işitir gibiydi. Sonra kapıyı açıp girdi içeri, âdeta birinin de kendisiyle beraber girmesini önlemek için çarçabuk kapadı yine. Yerde bir mektup; tedirgin ellerle eğilip aldı. Zarfın üzerini okuyunca kendisine gelmediğini anladı mektubun, rahatladı, kapının altından gerisin geri dışarı iteledi. İskarpinlerini bağlarını çözmeksizin ayaklarından sıyırıp atarak doğru küçük yatak odasına yürüdü, karyolanın üzerine bıraktı kendini. iki somya sığar mı bu odaya? Sığar. Siz ikiniz? Sığarsınız tabii. Arka üstü uzanmış yatarken kırmızı döş etleri canlandı gözlerinin önünde, Kırmızı döş etleri sağdan soldan sarkıyor, aşağılarda birbiriyle kavuşup derin bir oluk yapıyordu. Yatakta sağdan sola, soldan sağa döndü. Âdeta farkmda olmaksızın sağa sola vurdu ellerini. Bu ne kadar. Göz. İstekle yanıp tutuşuyordu. Göz. Havuz başında oturuyordu. Kırmızı balıklar. Göz, Nar çiçeği gömlek. Daha sonra kırmızı balıklar. Nar çiçeğine konup konup kalkan gözler. Demek böyle. Evet, böyle. Nar çiçeği gömlek. Evet. Giydiniz. Evet. Bir hortum gibi gözleri üzerinize çektiniz. Gözlere battımz. Birilerinin gözleri kamaştı. Bakamadı. Kamaştı. Böyle başladi, evet. Bir havuz, kırmızı balıklar ve nar çiçeği, evet. Nar çiçeği, kırmızı balıklar, bir havuz. Gözler kalkmak istedikçe havuza düştü baş. Bundan böyle kesik baş. Nar çiçeğinden kamaştı ve düştü, Bundan böyle. Evet, bundan böyle. Ellerini sağa sola vurdu, elleri acıdı. Bundan böyle evet. Sıçrayıp kalktı yataktan. “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi diledim”. Aynanın karşısına geçti. Aynada nar çiçeği. İrkildi. Bu ne kadar sivri yakalar. İlk giyilen giysi. Bir konuşma, sessiz, içten içe sürüp giden. Sürüp gitti, evet. İlk. Ayna karşısında sürüp giden ilk sessiz.

“Peki bu gömleğiniz niçin nar çiçeği kırmızısı?” “Böyle hoşuma gidiyor.” “Böyle mi hoşunuza gidiyor? Böyle hoşunuza gidiyor demek. Koyu esmer ve yuvarlak bir yüz, kahverengi gözler, koyu siyah saçlar. Biraz uzun tutulmuş kalın dudaklar. Yaş? Önemsiz. Yüksek yaylalarda doğdu. Demek bu nar kırmızısı? Evet, bu nar. İki dizi diş. Dizi dizi dişler. Sorulara karşı gülümsemelerde beyaz. Hiç bir şey sezinlemeyen, gene de bir şeyler sezinleyen kuşkusuz, saf. Demek siz beğendiniz. Demek bu nar çiçeği yakalar. Sipsivri. Başkalarının gözüyle aynaya baktınız, beğendiniz ve giydiniz. Başkalarının dikkatini çekmek için. Tabiî nar çiçeği kırmızısı. Başkalarının da tabiî beğenmesini istediniz. Kırmızı dikkati çeker. Kırmızı sizde hangi görüntüyü uyandırır? Kırmızı görseniz neler düşünür, neler geçirirsiniz içinizden.” “Bilmiyorum”. “Bilmiyorsunuz demek. Saf bakışlar. Yüksek yaylalarda doğdu. Kırmızının çeşitleri. Ne kadar da çok kırmızı. Hep bir araya toplansalar. Bir araya bütün kırmızılar. Nar çiçeği gülümseme. Nar çiçeği gömleğin sivri yakaları. Kalkıp iniyor, havalanmak istiyor. Bütün vücut havalanmak istiyor. Nar çiçeği kırmızının ardına takılıp yürümek, ardı sıra koşmak istiyor. Hop hop hopluyor, sıçrıyor. Diri ve dingin. Derken kırmızıları saymaya başlıyor nar çiçeği gülümseme. Karpuz kırmızısı, kiremit kırmızısı, kan kırmızısı. Kan kırmızısı mı? Evet, kan kırmızısı. Peki kan görseniz? Nasıl yani? Bayağı kan. Ama siz devam edin saymanıza. Bordo. Fransa’da bir kent. Bordo şarabı. Demek bordo şarabı kırmızı oluyor. Beyazı da vardır, ama kırmızısı daha makbul. Siz şarap içer misiniz? Ara sıra, daha çok rakı. Ha aklıma geldi, bir de tavşan kanı var. Demli çaykarın kırmızısı. Dem mi? Hangi dem? Dem. Bu dem mi? Bu dem. Yataklar içerisinde. Çarşaflarda örtülerde biraz. Yorganlarda biraz. Nar kırmızısı. Siz neden bahs ediyorsunuz kuzum, ben neden bahs ediyorum. Ben diyorum ki, Siz diyorsunuz ki. Bir gece geldiniz. Çok eğlendiniz. Bir tango çaldı sizin için. Piste çıktınız. Alkışlara karşı çıktınız. Gözler üzerinizdeydi. Ve bir el vardı elinizdeydi. Pistte sağa sola döndünüz. Başınız döndü. Sonra döndüler. Mutluluğun dönemecinde yalnız kaldınız. Bir evin döner merdivenlerinden bir fildişi kuleye çıkar gibi çıktınız. Bir bekçi düdüğü işittiniz ve irkildiniz birden. Ve aradınız, bulamadınız, irkildiniz. O dem. Bekçi düdükleri. Bir dövüşten çıkmış gibi yorgundunuz. Uzun bir geceydi ve çok bekçi düdüğü çaldı. İrkildiniz çok ve eliniz bir türlü varmadı. Ertesi sabah elleriniz çay bardaklarına uzanırken aradınız, bulamadınız. Dem. Bu nasıl çay. Tavşan kanı. Koyu. Bu ne kadar dem. Yataklarda çarşaflarda biraz, örtülerde nar çiçeği. Sabah erkenden gelen yaşlı kadının yüzü ne korkunçtu.

Siz neden bahs ediyorsunuz Allah aşkına. Ben neden bahsediyorum. Siz diyorsunuz ki: Ben diyorum ki. Bu nar çiçeği gömleği giydiniz ve aynaya baktınız ve kendinizi güzel buldunuz. Kendinizi tanıdınız aynada. Kollarınızı boynunuza dolamak istediniz. Durgun ve berrak bir pınar gibiydi ayna. Henüz yaylalarda ve kırlarda otlayan hiç bir hayvanın, havada uçan bir kuşun ağzı ve hiç bir yaprak sularını bulandırmamıştı. Nar çiçeğiyle donatılmış boyun, bal rengi gözler ve yasemin beyazlığında dişler ve seyrek rastlanır bir mermerden yontülmuş gibi esmer bir yüz karşısında vecde daldınız, birçok defalar içinizi yakıp kavuran bir arzuyla kendi kendinizi sarmak istediniz, kaç kez dudaklarınızı uzatıp gül pembe dudaklarınızı öpmek istediniz. Ama her seferinde aynanın yüzü aşılmaz bir duvar gibi dikildi karşınızda, sizi kendinizden çekip aldı. Utandınız, aşağılanmaların utancını nerelerde sakladınız? “Boetia”lı delikanlılar ve “Nymphe”ler size kavuşmak için can attı, ama nar çiçeği güzelliğinizin mağrur duvarı karşısında size ellerini dokunduramadan, ateş karşısında bir balmumu gibi eriyip gittiler.

Siz neden bahs ediyorsunuz Allah aşkıma. Ben neden bahs ediyorum. Bu nar çiçeği gömlek. Bu sivri yakalar. Beğendiniz, giydiniz. Kırmızının dikkati çekeceğini biliyordunuz. Bir arkadaşla bir odada kalıyordunuz hani. Bir gün odayı biraz süslemek istediniz. Bir sürpriz yapacaktınız. Nar çiçeği bir giysi diktirmiştiniz, ondan arta kalan biraz kumaşınız vardı. Bu kumaşı aldınız, ince dilimlere doğradınız. Dergilerden çıplak kız ve kadın resimleri keserek odanın dört bir yanına yapıştırdınız. Resimlerin altına ve üstüne nar çiçeği kumaş dilimlerini tutturdunuz. Nar çiçeğiyle ve çıplak kadınla doldu oda. Şimdi daha kolay soluyabiliyordunuz.
Sonra bir kadın falınıza bakmıştı. Parkta çimenler üzerinde oturuyordunuz. Bir çingene kadın. Uzaktan tanıdınız, uzaktan tanıdı sizi. Karşınıza gelip diz çöktü. Yanında beş-altı yaşlarında beyaz tenli şirin bir kız vardı. Kızı başka bir yerden almadığını, kendisinin olduğunu ileri sürdü. İnanmadınız. Kadının kucağında bir bebek vardı. Bebek ağladı. Kadın yüzünüze baktı, meme istiyor dedi. Ve memesini çekinmeden önünüzde çıkarıp çocuğun ağzına tutuşturdu. Gözleriniz kadının memesine takıldı. Dipdiri memeleri var diye geçirdiniz içinizden. Bebeğin de kendi çocuğu olmadığından şüphelenmiş gibi yaptınız. Kadın yemin etti. Kendisinin fena bir kimse olmadığını, kocası öldükten sonra düştüklerini açıkladı. İnanmış gibi yaptınız. Ama bu kız çok beyaz, ne güzel bir kız bu böyle dediniz. Bunun üzerine kız geriye çekildi. “Manyak, ne söz atıyorsun öyle” dedi. Annesi sözde kızar gibi yaptı. “Sus sus, bizi rezil ettin” dedi. Sonra, biz çingene değiliz, dedi. Ve falınıza bakmak istedi. Koynundan bir bez çıkarıp bir gazete serdi yere. Bez kese İçerisindeki baklaları kâğıt üzerine boca etti. Baklalardan birini alıp size uzattı. Elinize bıraktı, elinizi yumdu sonra sizin. Ne güzel sıcak bir eli var diye düşündünüz. Avucunuzu açtınız, o kapadı, siz açtınız, o kapadı ve* sonunda bir daha açmamanız için elinizi yumruk yaparak sımsıkı tuttu elinde. Baklaları toplayıp rastgele gazetenin üzerine serpti. Falınızı okudu. Genç ve güzel bir kızdan haber beklediğinizi, ilerde çok güzel ve zengin biriyle evleneceğinizi bildirdi. Fal bitti, bu kez siz kadının falına bakmak istediğini söylediniz. Küçük kız çimenler üzerinde koşarken arkasından baktınız. Ne güzel saçları var, at kuyruğu gibi diye geçirdiniz içinizden. “Sahi bu kızı nerden aldın?” diye sordunuz. Umursamaz bir tonla : “Ne yapalım kardeşim, biz çingeneyiz” dedi kadın. “Bu kızın babası zengin bir adam. Beni kandırdı, bu kız oldu işte. Ne yapalım, yalan mı söyleyelim yani. Geçen günü uğradık, ayakkabı aldı ayağına.” Kadın giderken ertesi günü gene parkta olacağınızı söylediniz. Küçük kız ikide bir arkasına dönüp dilini çıkardı.

Siz ne diyorsunuz Allah aşkına. Ben ne diyorum. Bir gece köhne bir eve girmiştiniz hani. Önce kapıdaki dört köşe küçük bir pencereden içerisini seyr etmiş, dört köşe küçük pencereli bir sürü kapılar önünden geçerek gelmiştiniz. Ve siz içeri girince kapı arkadan sürmelenmişti. Bir kadınla basamakları gıcır gıcır eden tahta bir merdiveni tırmanmıştınız. Geniş bir karyolasıyla eski moda bir konsolu olan bir odaya girmiştiniz. Kadın soyunmuş ve bir koku yaymıştı çevreye ve kokudan yüreğiniz bulanmıştı. Ve aynaya bakınca görmüştünüz. Ve bir resim görmüştünüz sonra. Ay yüzlü bir kadının başının çevresinde bir hâle ve hâlenin içinde ay yüzlü kadınlar görmüştünüz. Bir sülün iz süren bir köpek önünden can korkusuyla bir dala atlamıştı; görmüş, görmezliğe gelmiştiniz.

Siz ne diyorsunuz Allah aşkına. Ben ne diyorum. Bu nar çiçeği gömlek. Böyle sivri yakalı. Bu kadar sivri. Uzanıyor, gözlere batıyor. Suç mu. Suç değil tabiî. Değil. Bir gece uyuyamamak, neden uyuyamadığını bilememek. Sağdan sola, soldan sağa dönüp durmak yatakta, kitap okumak, uyuyamamak. Sonra fırlayıp kalkmak yataktan. Sırta nar çiçeği bir gömlek geçirmek. Issız yollarda bir o yana, bir bu yana seğirtmek. Neden seğirttiğini bilememek. Suç değil bir sabah pembe düşlerden uyanmak. Anımsamak: Saraylar, şatolar, billûr avizeler, köşkler. Güzel bir kadının peşi sıra yürümek. Adımlarını kadının adımlarına göre ayarlamak. Suç değil tabiî. Hani elinizdeki kırmızı gülüp bir kır kahvesinin önünden geçerken, masaların birinde oturan bir genç kıza doğru fırlatıp atmıştınız. Sonra kızın gülü hiç renk vermeden yerden alıp burnuna götürdüğünü, koklayıp masa üzerine, hemen önüne bıraktığını seyr etmiştiniz. Düşlemiştiniz sonra: bir kayıkta siz ve bir başkası. Elinizi kayığın kenarından tuzlu sulara daldırmış, sonra kadifemsi bir yüze bir isim yazmıştınız. Sonra bir şarkı mırıldanmıştınız, bir gondola benzemişti kayık. Fenerler yanmış, fenerler sönmüştü. Suç değil tabiî. Hani karşılarda bir tanker ışıklarını yakmış ve siz bir dünya gezisi düşünmüştünüz. Bir ada vardı, akşam olunca genç kızlar iri ateş böceklerini saçlarına örüyorlardı ve yanıp sönüyorlardı. Sonra bir ada daha: Kızlar geldiğinizi görünce koruluklara kaçmıştı. Sonra delikanlılar görmüştünüz, kumlarda genç kızların ve kadınların ayak izlerini görünce bir duvarla karşılaşmış gibi duruyor, dalgalar izleri silip götürene kadar bekliyor, sonra yollarına devam ediyorlardı. Ve bir anneye rastlamıştınız, oğluna siz diye hitap ediyordu. Ve bir oğlan kızkardeşinden kaçıyor, kızkardeşinin adını ağzına almaktan çekiniyordu. Suç değil tabiî.

Siz ne diyorsunuz Allah aşkına. Ben ne diyorum. Ben diyorum ki: Hani birinde perde arasından oturduğunuz evin önündeki arsada köpeklerin çiftleştiklerini seyr etmiştiniz. Kızgın kedilerin böğürtülü seslerine içerlemiştiniz çok vakit. Yolda önünüz sıra giden bir kızın eteklerini rüzgâr havalandırınca endamlı bir çift bacak görüp ürpermiştiniz. Mahalle içlerinde dar sokaklardan geçerken kimi evlerin balkonlarına asılmış çamaşırlar arasında ilk gözünüze çarpan kadın külotları olmuştu. Sonra günün birinde bir müzeye gitmiştiniz. Bir vazo görmüştünüz: Bir erkek bir kadını kovalıyordu. Kovalıyor ve önünde uzanıyordu. Sonra bir mozayik önünde dikilmiştiniz bir süre.

Bir aslan bir karacayı altına almıştı. Aslanın sırtında bir sütun altlığı yükseliyor, altlık üzerindeki bir saksıda bir ağaç büyüyor ve ağacın gövdesinden iki sürgün üzerinde iki tavus kuşu görülüyordu. Ve ağacın tepesinde bir nar: Bronz rengindeki kabukları çatlamış, beyaz dişleri açığa çıkmıştı. Nara bir türlü anlam veremediniz, sordunuz; açıkladılar: Proserpina lal rengi çiçeklerin açtığı bir korulukta menekşeler ve beyaz zambaklar koparırken Zevs’in kardeşi Plüton tarafından yer altı ülkesine kaçırıldı, orada bir ağaçtan bir nar kopardı, kabuğunu soyup içinden yedi nar tanesi yedi. İşte bunu yapmayacaktı Proserpina. İşte bu nar çiçeği gömlek. İşte bu nar çiçeği gülümseme. Gülümsediniz. “Bir nar gibi yanaklarınızın yanıp tutuştuğunu gördünüz, bir peçe altında yanıp tutuştu yanaklarınız”. Size bir şıra ikram etmek isterdim diye söylendiniz kendi kendinize, baharatlı nar suyundan bir şıra.

Siz neden bahs ediyorsunuz. Ben neden bahsediyorum. Siz diyorsunuz ki. Ben diyorum ki: Eskiden Roma’da gelinler yüzlerine kırmızı peçeler takarlardı. Ve çok eskiden ölülere giydirilen kefenler kırmızıydı. Ve ölülerin üzerine kırmızı topraklar serperlerdi. Ve fahişeler kırmızı giysiler giyerlerdi. Nasıl yürürlerdi. Kırmızı giysiler giyerlerdi. Dar pantolonlar giymekten sakınırdınız. Neden yolda bir tanıdığa rastlayınca iki kat yerlere eğilirdiniz. Delikanlı erkeklerle karşılaştığınız zaman neden yürüyüşünüze bir düzensizlik gelir, koşup kaçar, kuytulara saklanırdınız. Gülümsediniz. Gülümsedi. Ağladınız. Ağladı. Ellerinizi dokunduramadığınıza göre bari yüzünü seyr edeyim diye geçirdiniz, içinizden. Nafile sevdiğiniz çocuk. Arada bir ayna olmasaydı, Mermer gibi beyaz kollarınızla göğsünüzü dövdünüz. Örselendi vücudunuz. Kızgınlığınız yatıştı. Adiyö!. dediniz. Ses aynalarda yankılandı: “Adiyö!”

Aynaya sırtını döndü. Üzerindeki nar çiçeği gömleği çıkarıp sandelyanın arkasına geçirdi. Kendini yüz üstü yatağın üzerine attı. Bir ara nar çiçeği gömlek üzerinde yatar gibi bir duyguya kapıldı. Tuhaf bir ürperti belirdi vücudunda. Gözlerinde nar çiçeğinden bir buluz canlandı. Buluzun peşine takıldı. Sokaklar içinden geçti. Nar çiçeği bluz durdukça durdu, yürüdükçe yürüdü. Derken aradaki açıklığı iyice kapattı. Bütün bedeni titriyor, oynuyor, kımıldıyor, kasların ve sinirlerin gerilmesinden yatak gıcırdıyordu. Ansızın bir boşluktan düşer gibi oldu. Yastıklara yorganlara sımsıkı tutundu. Bir nar şerbeti; biraz giderildi. “Nafile sevdiğim çocuk”. Kendi vücudunu saran kollar gevşedi.

KÂMURAN ŞİPAL

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2017

Konu hakkında yorumunuzu yazın